28 Aralık 2011 Çarşamba

BİRKAÇ FOTO - 2

Yenilerini üretemiyorum madem (geçici olarak) eskilerden bir şeyler paylaşayım da...fotoğrafik bişiler yapmış olayım bari:)
Araya bi de Safiye Ayla koydum...dün akşamdan bu yana dinleyip duruyorum, dursun burda, uygundur.


SAFİYE AYLA - yaşlı gözlerimi kuruttum bu gece










27 Aralık 2011 Salı

MELANKOMİK NOTLAR - 15

Tutarlılık sevimsiz sebeplere dayandığında, tutarsızlık da sevimli sebeplere dayanmadığında sevimsiz oluyor. Sevim de izafi iyi mi!


Dün fark ettim ki 1.5 aydır deklanşöre basmamışım hiç! 5 yılın rekoru bu, hiç bu kadar uzak olmamıştım fotoğrafa...2012'de acısı çıkar...umarım!

Sabah az daha ofisi yakıyordum! Elektrik kaçması:p

Elektrik çok kaçmadı şükür de…Kompresör bozuldu! Vida grubu dağılmamıştır umarım! (inşallah)

Eski bir şarkı gibi hissediyorum son günlerde! Ama hangi şarkı bilemedim. (klasik türk musikisi)

Viva La Muerte’ye yeniden başladım. İkinci kez okuyacağım az sayıdaki kitaptan biri olacak. Özetini falan çıkartasım var onun! Ardından da “Empatinin Yitimi’ni yeniden okumayı planlıyorum…Yaşlanıyor muyum ne!

Ama Empatinin Yitimi hakikaten özeti çıkartılası! Okurken bi duvardan ötekine savurdu durdu beni! Neler demiyor ki…Her şeyi diyor.

Profesör : savı olan kişi.
Doktor : iyileştirici.
Profesör doktor : uzmanlık alanını iyileştirici savları olan kişi!
Bu kelimelerin kök anlamları bu şekilde.
Yani bu ünvanların öğrenci eğitmekle bir ilgisi yok, ona hocalık deniyor.
Yani bir şey (fikir, nesne vs.) icat etmeden, sav (teori, kuram vs.) üretmeden olunan profesör doktorluk kağıt üzerinde bir ünvandan başka bir şey değil…
Türkiye’deki profesörlerin kaçı gerçek anlamda profesör doktor acaba? % 1? Yok canım, nerde, yoktur o kadar! Bilimi camda görse taş atar cinsinden ne kadar çok “bilim adamı!”mız var!

Ustası geldi bakıyo şimdi, edindiğim intiba vida grubunun dağılmadığı şeklinde. Eğer öyleyse çok şükür.

Yüksek markalı yüksek doktorlar inanılmaz paralar kazanıyor. Kendileri inanıyordur ona şüphem yok da…gecenin geç vakitlerine kadar da hastanedeler. Ne aralık yiyorlar o kadar parayı yahu! Yiyemiyorlar tabi...Evet paragözler belki ama yaptıklar işi para için yapmıyorlar. Karşılarında çok küçük hissediyorsunuz.

Şikayet ederken ölüp gidecez bi gün, bir çoğumuzun son sözleri şikayet içerecek. Bkz. müşteki  ölenler.

Ne olur hayatın soruları bildiğim tek dilde (Türkçe) gelse de açık seçik anladığım soruya açık ve anlaşılır bir yanıt versem. Isı transferi sınavına kril alfabesiyle girmeye zorlanıyor gibiyim.

Bazen…çok fena oluyor di mi? evet.

Gururla kibir farklı şeylermiş gibi düşünülür ama aslında bir farkları yok ve her ikisinin kaynağı da özgüvensizlik, onay beklentisi , öz değersizlik hissi. (Sanki bunu daha önce yazmıştım, bilemedim şimdi bak!)
Ve bunların özsaygı ile ilgisi yok, “alçaldıkça yükselirsiniz.” dedikleri tam da böyle bir şey. Gözünü sevdiğimin Japonlar’ı ne süper çözmüştür bunu.

Yarışma seviş :p

21 Aralık 2011 Çarşamba

DEVRİLMEYE TERCİHLİ ROM KADEHİ YAHUT BOR MADENİ


“Kesinlikle öyle” sandığın bir şeyin öyle çıkmayışından çok daha kötü bir şey “kesinlikle öyle değil” dediğinin öyle çıkması…Şaşırma duygun böyle böyle zamanla yalama olsa bile seni şaşırtabilecek yanılmalar her daim vardır ve nöbettedir. "Kendini ne kadar sakınırsa sakınsın insan denen canlının içinde dostluk arzulayan nurlu bir kutu vardır" diyen Latife Tekin ne kadar da haklı, sistem çalışmaya tam da onun dediği yerden başlıyor. Arzulayan insan inanmaya meylediyor, inanmak da yanılgıların ve devamında belki de travmaların kapısını aralıyor. İnsan inanır çünkü inanmak ister, gözünün önündeki olumsuz gerçeği göremez çünkü görmek istemez…çünkü muradı “öyle olmadığı”ndadır.
"Hakikat zorbası"ysa öyle belalı öyle yapışkan bir yiğittir ki yedi kat yerin dibine saklansan seni bulup yumruğunu suratının ortasına patlatmadan rahat etmez, en çok kaçtığın da seni ilk bulan olur.

Yaşadığımız ilk travma doğum. Sadece korunaklı bir yeri terke zorlanmanın yarattığı ruhsal travmadan bahsetmiyorum, doğumun bebek üzerinde hatırı sayılır fiziksel travması da var. Sonra bizi bir türlü anlamayan, asıl ihtiyacımızı bir türlü belli edemediğimiz koruyucularımızın üzerimizde yarattığı travmayla tanışıyoruz ki o koruyucuların varlığı nasıl çok zaman dehşetse asıl dehşet yokluk ihtimalleri. Dilsiz ve çaresiz dönemler bitip de dillenince huzura eremiyoruz ne yazık ki çünkü bize dayatılmış anlamlarıyla kelimeler derdimizi anlatmaya hiçbir zaman yetmiyor, ses düzeyine indirgenmiş gerçeklikten çok daha başka türlü ve çok daha bütüncül bir gerçeklik içinde bulunuyor benliğimiz.  Sonunda adını bilmediğim birinin dediği gibi “sizin istediğiniz gibi olursam bana dokunamazsınız.” prensibine iltica edip başka biri olarak tutunmaya çalışıyoruz hayata…

Muhteşem uygarlığımızdaki en büyük suç kendin olmaktır! Aptal ve parlak kişisel gelişim kitaplarında bize “mutluluk” diye tarif edilen ödülü kapmak için kendimiz olmamaya zorlanıyoruz ve bir gün artık geri dönüp bulamayacağımız kadar uzaklaşmış oluyoruz “asıl kendimiz”den.  En büyük ödüller kendinden en çok uzaklaşmışlara gidiyor…görüntüde!

Bize insan olmanın ferahlığını yaşatan şey samimiyettir… ve yine aynı samimiyettir bize yanılgıların, güven kırıklıklarının kapısını açan. Bir samimiyet asla cezasız bırakılmaz muhteşem uygarlığımızda… En büyük hakaretlere en büyük cezalara maruz kalmamıza sebep hep samimiyetimizdir, kendimiz olmakta direnmemizdir.
Seni ruh hastası ilan eder bu sistem eğer lüzumundan fazla samimiysen. Samimiyetten pişman olmak da bir samimiyettir...ama unutmamalıdır ki ekmek hamurundan pasta olmaz!...

Bu bir tercih meselesidir…
Ya insan olmanın ferahlığından ayrı kalmamak için kendinle ters düşmeyi göze almazsın ve samimiyetinden ödün vermezsin ki bu insanın kendi içine yaptığı bir yatırım olduğu için bir bakış açısıyla bencilce hatta kibirli bir tercihtir…
Ya da bu yüce uygarlık senden ne istiyorsa verirsin... “Şeyler” alırsın karşılığında. Şeyler, yani arabalar, evler, mevkiler…onaylanmış ilişkiler, onaylanmış yuvalar, onaylanmış çocuklar, onaylanmış metresler...onaylanmış kirlenmeler, onaylanmış kendinden vazgeçmeler…itibarlar, iltifatlar alırsın…yeter ki samimi olup olmadığını göz ardı edebiliyor ol, en büyük iltifatı sen alırsın, en çok sen alkışlanırsın, en çok ilgiyi sen çekersin...
Sarhoşluğun ve sapkınlığın bile onay görebilir eğer sistem lüzum görürse, eğer doğru oynarsan.
Peki ya aşk? hayır, onaylanmış aşk alamazsın çünkü onun onay mercii yoktur, pazar gazetesi eklerinden, kadın dergilerinden falan takip edersin ancak aşkı... 
Meşrebine uygun olanı seçersin, tatmin diye yaşarsın.

Son bir şey…kendin olma lüksünde gözün varsa yekpare yalnızlığının farkında olmayı da göze almışsın demektir. Kaçmayı, inkar etmeyi reddetmişsin demektir.  Buna yüreği olan önden buyursun. Malum “herkesin bir kimsesi vardır, bir de kimsesizliği.”

"üşümüş gökte o yalnız bulut  
kendini hiç yerinde hissetmeyeceksin
keyif senin
istersen talihini billur akıntılarla bir tut
ellerini göğsüne kavuştur
doğu batı kuzey güney diyerek
koştur
bir üç ve beş istersen rom kadehleri gibi
nasıl ki unutulmuşsun
devril
ve bitir maceranı.”

19 Aralık 2011 Pazartesi

SEHVEN ŞİKEST

Vazgeçmenin ferahlığı kaybetmenin karanlığıyla birlikte hissediliyorsa olan şey aslında kaybolmanın tenhalığıdır. Güneş ufkun bir yerlerindedir ve her an doğabilirdir ama herkes göremeyebilir. Doğmayabilir de yani, kişiye göre değişken, izafidir yani…güneş bile.

Beri yandan her kaybettiğin kaybettiğin yerde bulunmayabilir. Bu durumu uzmanlar “bir yerin kaybedilen yer zannedilmesi” şeklinde açıklarlar. “O yer” aslında o yer değildir yani, bir yanlış yerdir o yer. Yürümüştür belki de kaybedilen…kaybedilenin yürümesi hadisesini de uzmanlar “zaman” diye açıklarlar.

Zamanlar doğru zamanlar, yanlış zamanlar diye ikiye ayrılır. “Kayıp zamanlar” vardır bir de ki uzmanlar bu konuda büyük ölçüde dilsizdir. Bir kısım uzman kaybın söz konusu olamayacağını, her şeyin, “her şey bir gereklilik arzeder paradigması”nda nefessizlikten boğulması lazım geldiğini savunurken bir başka kısım uzman “pişmanlık” kelimesinin lazım olmasa icat edilmeyecek bir kelime olduğunda hemfikirdir. Bu 2. kısım uzmanlara göre o arzedilen gereklilik lüzumsuz bir gerekliliktir, yani gereksizliktir, sıfırdır. Sıfır da çarpmada her şeyi yutar malum. Olan şeyin bir çarpma mı yoksa dokunma mı olduğu upuzun tartışmalara yol açarken  yutulan şeylere ne olduğuysa bambaşka çeşit bir takım uzmanların konusudur.


Sonra...akıp geçen zamanlar, niyeyse geçen zamanlar, boşa geçen zamanlar, makbule geçen zamanlar...sustum tamam.

Gidilecek  bir yer (en az bir yer) hep vardır. Gidilmekten vazgeçilen yerler için var olansa gitmeyişler ya da gidemeyişlerdir. Bazı uzmanlar buna “yazık” der. Bazıları da demez. Bazen de içinden çarpılır insan, içinde çarpılır.
"

"kırk dokuz kışını bir yol daha yaşasam
ubangi-şari’ye gitmeye kalkmam
margot’yu bıraktığım bulutlu akşam
camlar kar suyundan sırılsıklam
kulaklarımda notre-dame’ın çanları

sabahın tamtamlarıyla sarsılan sarhoşlar
beyoğlu’nda cam çerçeve bırakmamışlar
lokomotif hışmıyla bitiriverdiğim kışlar
sonradan nasıl bütün yıla yayılmışlar
çıkarıp aradan sonbaharı ilkbaharı"

20 Kasım 2011 Pazar

YARI AMORF


Gerçek bir aydın, aydın olduğunu kabul etmez. Gerçek bir şairin büyük bir şair olduğunu dillendirmesi ise son derece normaldir.

Aydın için aslolan farkındalıktır ve bu farkındalığı neleri bildiğine değil bilmediği ne kadar çok şey olduğuna dairdir.  Şairin tüm sermayesi ise kendi içine yönelmiş narsist bakışlarıdır ki yazdığı şiirin kendi içini titretmiyorsa başkasının içini titretmeyeceğini bilir gerçek şair.

Aydın yerçekimine ram ve tabidir, şairse yerçekimiyle mücadele halindedir.

Düşsüz aydın sıkıcı ve bir yere ulaşmayandır. Gerçeklerden kopuk şairse hedefe kuru sıkı mermiler atan avcı gibidir, gürültüden ibarettir.

İnsanın gerçeği bu ikisinin arasında bir yerlere düşer…ya da bir parçası bir tarafa, diğer parçası öteki tarafa düşer. Aklı düşer, gönlü düşer, kendi düşer…parçalanmakla malüldür beşer.

14 Kasım 2011 Pazartesi

PAZARTESİ

Güzel bir gün değil mi?
Ne bakımdan?

Güzel bir gün değil mi?
Amerikan mısın?

Güzel bir gün değil mi?
Ay eveeet, parlayan güneş insana yaşama sevinci veriyor, çiçekler hep bütün açmış, mutlu olmak için ne kadar da vır vır vır…

Güzel bir gün değil mi?
Değil.

Güzel bir gün değil mi?
Ne ki bu gün günlerden?

Güzel bir gün değil mi?
Daha iyilerini görmüştüm.

Güzel bir gün değil mi?
Elhamdülillah.


Güzel bir gün değil mi?
Aynısını Eminönü'nde bi milyona satıyolar.

Güzel bir gün değil mi?
Yess, nurtopu gibi maşallah. Şiir şiir!

Güzel bir gün değil mi?
Dünkünün aynı işte be.

Güzel bir gün değil mi?
O senin gözünün güzelliği be gülüm, nasıl bakarsan öyle görürsün ki. Hayat da böyle değil midir zaten :p

Güzel bir gün değil mi?
Yağmur varmış öğleden sonra, radyo dedi.

Güzel bir gün değil mi?
Velev ki öyle, ne olacak?

Güzel bir gün değil mi?
Bi sigara versene.

Güzel bir gün değil mi?
Aynı amcaoğlu gibi konuştun ha!

Güzel bir gün değil mi?
Ay! Çekil be sapık!

Güzel bir gün değil mi?
Şüphelerim var!

Güzel bir gün değil mi?
Güzellik göreceli anacım!

Güzel bir gün değil mi?
Bi git yaa anam ağlamış sabah beri!

Güzel bir gün değil mi?
Yakalamışlar mı teröristi?

Güzel bir gün değil mi?
Hem de nasıl, tiramisu tadında valla.

Güzel bir gün değil mi?
Hayat sana güzel lan!

12 Kasım 2011 Cumartesi

VADİM ÖYLE KENARSIZDI Kİ

Sevmek bir eylem değil bir karşı duruştur. Duymak da bir eylem değildir bir sokuluştur. İnsanın erime iştihası varlığın çıkarttığı seslerden rahatsız bir kayboluşsa aşk doğrudan yok oluştur.

İnsan, içinden tek bir yolun geçtiğini kabul edebilmek için fıtratını inkar etmek zorundadır,  bütün yolların kendiliğinden içinden geçiyor olması doğası gereğidir. Neye “var” diyorsa o var olur ama yokluğa erişimsizliği her söylediğini yanlış ya da eksik olmaya mahkum kılmıştır.

Bir şeyin en önemli sebebi hep kendinden bir öncekidir  ve durmak istediği halde duramayan tele benzer insan…zira titreşmeye programlıdır. En temel muradı durmak olduğu için durduğunu sandığı da çok olur. Rakamları tanımayan muhasebecinin tuttuğu defter gibi bir muhasebe defterine benzer bu yüzden ömrümüz.

Her tarif tek boyutlu bir yol parçası, her bilgi bir sanrıdır. İrili ufaklı tatminler seni gerçek gerçeklerden korur ama bu korunma belirli bir kara parçasında, sonlu bir zaman dilimiyle sınırlıdır. “Buldum” dediğin anda kaybolursun. Kim gökyüzü büyüklüğünde bir şemsiyeye sahip olabilir ki?

Karanlık  bir gecede bilmediği bir yolda yürürken uzaktan-yakından gelen köpek havlamaları değildir insanı korkutan. Başka yolların varlığından haberdar olmak, başka mümkün yollar olduğunu bilmek korkutur insanı asıl. Rüzgarın sesi elbette huzur vericidir ama rüzgarın nereden geldiğini  merak etmek huzursuzluk verir.

Belaya talip olmaktan daha kötüsü varsa o da belayı satın almak. Evet, hafıza-i beşer nisyan ile malüldür ama asıl malül, nisyandan nasipsiz beşerdir.

Kubrick’in reçetesine (bkz. eyes wide shut, son cümle) tabi olmaktan başka bir reçete var ise telle aynı frekansta titreşen bir saba makamında kaybolmaktır.

9 Kasım 2011 Çarşamba

BOYUMDAN BÜYÜK LAFLAR


Akıl bulaştığı her şeyi kusurlulaştırıyor ki bulaşmadığı şey de yok gibi…Aklın bulaşıp da kusurlulaştıramadığı tek şeyse mağlubiyet.

Kadınlar ne ister? Tercih edilmek ve tercih edenler arasından seçim yapmak isterler. Bir de garanti isterler. Tarih öncesinden devraldıkları genetik kodlardır bunlar. Güzel görünme gayretleri tercih edilme isteğinden, dillerinden düşürmedikleri özgürlük isteği de tercih edenlerden birini seçme özgürlüğünden başka bir şey değildir. Garanti isteklerinin kaynağı da hamilelikte çocuğu kendilerinin taşıyor olmasıdır. Bu sebepten kadın defansif, erkek ofansif olmak durumundadır.
Bu eğilimler sadece karşı cinsle olan münasebetinde değildir, tüm davranışlarına yaygındır.
İnsanların iki temel itkisi var; hayatta kalmak ve üremek. Tarih öncesinden devranılan genetik kodlar gereği her iki itki için de erkek lazım kadına ki bu sebepten bir kadının kendisini “en kadın” hissettiği an erkeği tarafından korunduğu andır. Erkeğin de “en erkek” olduğu an kadınını koruduğu andır.
Koruma  meselesinden dolayı tercih edilecek erkek güçlü olmalı, garanti meselesinden dolayı da kararlı-cesur olmalıdır…ya da öyle görünmelidir!
Entelektüel birikim arttıkça tarih öncesinden gelen genetik kodların etkisi azalır ancak asla kaybolmaz. Entelektüel etkilerle hareket eden bir erkek kararlılıktan uzaklaşır zira düşünme yeteneği yeni ihtimaller-handikaplar  tarif edebilmesine ve dolayısıyla kararsızlığa sebep olur. Hiç kimseyi beğenmeyen hoş bir hatunu cahil cesaretine ve kararlılığına sahip bir kıronun kolunda bu kadar sık görmemizin altında yatan sebep budur.
Bu söylediklerim histrionik kadınlar için özellikle geçerlidir.

İnsanların sürekli bahsettikleri şey bünyelerinde eksik olandır. Aptal olduğunu düşünen biri sürekli zeki olduğunu ima eder mesela. Anahtar kelime “şüphe”dir. Zekasından şüphesi olan kişi zeki olduğundan dem vurur ki zeki olduğuna başkaları inansın, o inananlar da kendisini inandırsın. “Ben zekiyim.” iması “Evet sen zekisin.”i duyma beklentisinden başka bir şey değildir.
Gerçekten güçlü olduğuna inanan güçlü görünmeye çalışmaz, gerçekten güzel olduğuna inanan güzel görünmeye çalışmaz vs.

İnsanlar aşk değil ilişki isterler ki bu ikisi birbirinin zıddıdır, malum vuslat aşkı öldürür. Aşk seratonini (mutluluk hormonu) azaltır, insanlarsa mutlu olmak ister yani seratoninin artmasını ister. Bu sebepten bir aşk varsa derhal vuslatla boğulmak istenir.
Aşk varsa aşık dilden düşürülmez, aşk da ilişki de yoksa aşk dilden düşürülmez, ilişki var aşk yoksa dile vuracak bir şey yoktur zira rahattır insan.
Aşkın en iyi besleyicisi imkansızlıktır.
Aşk hayatın en büyük anlamıdır. Anlamla mutluluk bir arada bulunamaz. Aşk mutsuzluktur. Aşkın seratonini azalttığı için mutsuzluğu körüklediğini fiziksel ispat kabul edersek  bu 3 cümleyi de düşünsel ispat olarak kabul edebiliriz.
Benzer şekilde insanlar özgürlüklerinin artmasını değil azalmasını isterler, teslim oldukça güvende hissederler. Özgürlük; belirsizlik ve kaybolmuşluktur. İnsan doğası bu ikisini de sevmez.

Dünyayı erkekler, erkekleri kadınlar yönetir. Yani erkekler taşeron, kadınlar asıl olandır. Hayat uniseks değilse kesinlikle kadındır.

İnsanın en temel eğilimi tanrı olmaktır. Kontrol-iktidar manyaklığının sebebi budur.

İnsanın hayat enerjisi olmuş- olmakta olan güzel şeylerden değil, gelecekte olması muhtemel güzel şeylerdendir.

İnsanı en bozan şey belirsizliktir. Bu yüzden derhal yargıya varma eğilimindedir insan. Aptal saptal önyargıların varlık sebebi budur, ön yargılar insanı belirsizliğin zulmünden korur.

4 Kasım 2011 Cuma

NİNNİ

Rahatsızlık vermiş olmaktan tedirgin bir rüzgar kapının altından yokluyor önce: orda kimse var mı?
Kapının dışında, yeni yağmaya başlamış kar taneleri yere düşmeden önceki son dansını rüzgarla yapıyor, alçalıyor, yükseliyor, dönüyor, savruluyor...  Konacak yer beğendiklerini söyleyebilirim…yere kavuşur gibi inen, mutlu, gülümseyen bir kar.
Ve her nasılsa yağan karların arasından görülebilen sarı-yeşil bir ilkbahar var az ileride. 
Yan yana iki mevsim bir kapının arkasında ve bu çok normal bir şeymiş gibi gülümseyen bir ilgiyle izliyorum her şeyi.
Derken yine her nasılsa kendiliğinden açılıyor kapı ve çocukluğum giriyor içeri. Hep ordaymış, hiçbir yere gitmemiş meğer.
Sonrası…sonrası yok, bu kadar!


Dünden beri çevirip çevirip bu parçayı dinliyorum ve gözlerimi kapattığımda yukarıdaki tasvire benzer şeyler geliyor gözümün önüne.
Adı “lullaby” parçanın ve anlamını merak etmek az önce geldi aklıma, “ninni” demekmiş!..Kesinlikle öyle, kesinlikle bu kelime bu manaya gelmeliymiş ve bu parçanın adı da “lullaby” olmalıymış, bu ne şaşırtıcı uyum!
Bu parçanın bana hissettirdiği şey rüzgarlı ve karlı bir yaşanmışlıktı, bir varlığı hissetme, yaşadığından emin olma hissi idi, tıpkı karlı bir günde gezinirken paltonun yakalarını yukarı kaldırdığında yakalardan yanağına değen ıslaklığın verdiği ürperti gibi…  hüznü çok temiz ve yaşanmışlığı çok kesin bir ıslaklık…
ve ilkbahar…kesinlikle görülebilir bir mesafede ama şimdi değil.

2 Kasım 2011 Çarşamba

MELANKOMİK NOTLAR - 14


Bir film arasındayım. Sonu iyi bitmeyecek galiba, eyvah!

Bu “akşam”…böyle katiyen, nasıl da oluveriyor!

“Arzu nesnesi” ne yaaa!


Mühim olan akıl değil ayaklardır. Aklının bir kısmını rehin bıraksa da ayakları varsa gidebilir çünkü insan. 

Geçen gün benzincide kart çektirdikten sonra kasiyer çocuk “abi ayın ürünü, fıstık ezmesi, ister misin?” diye sorunca “hayır” anlamında “ben olmuşum fıstık!” dedim…çocukcağıza.
Neden öyle yaptım ki?

Dalgalı falan değil bu piyasalar, kesin yollu!

Bu gün elektrik satmaya gelen çocuk (evet elektrik satıyordu) lafı öyle döndüre döndüre ve uzun anlatıyordu ki bir ara aklıma bir bloknota “efradını cami, ağyarını mani” yazıp eline tutuşturmak geldi! Muhtemel “bu ne?” sorusuna da “eve gidince google’a yaz bunu” demeyi planladım saniyeler içinde. Yapmadım… ama ramak kaldı.

Yok yok, bu piyasalar dalgın aslında.


“Öyle sermestem ki idrak etmezem dünya nedir?
  Ben kimem, saki olan kimdir, mey ü sahba nedir?”



Bir mesajı gönderdiğinizde Facebook'ta "mesaj başarıyla gönderildi." diye bir ileti çıkıyor. Süpersin Facebook, keşke senin gibi başarılı olabilsem ben de bu konuda:)

“al bu nisan akşamını benimkini ver
sual sorup durma sevmiyorum”

Bu Penelope Cruz insan değil şerefsizim!..ki az önce filmde kendisinin bir sanat eseri olduğu iddia edildi. O nasıl bir bakıştır, nasıl bir uyumdur! Harbi manyak bir dizayn.

Güzel kadınlar geceleyin uzunlarını yakmış arabalar gibi, gözlerinizi alıyorlar ama görünmüyorlar. Safi ışık ama araba yok.
Çirkinleriyse açık kalmış kitap gibi oku…neden okuyacaksan artık!
"Açık unutulmuş kitap!"... çok pisim gerçekten:)

Sıradan bir olayı (tavla oynamak mesela, çekirdek yemek falan) en unutulmaz anım olmaya aday türden ayin kıvamında yaşatan insanlar da tanıdım, unutulmaz anı olması gereken ihtişamlı şeyleri süflileştiren insanlar da…İkinci türden çok çok daha fazla tanıdım ama. Hayat adil değil hiç.

Pencereyi açıp “canım sıkılıyoooo!” diye bağırasım var.

Bir hayat “hep tam olmak üzere olmuş ama kalmış.” diye tarif edilebilir mi? Elbette edilir.

Akşamları gidebileceğim bir kahve olsa keşke. Mis gibi ıstaka saadeti…ki buralarda kahve bile yok, sitesel yaşam alanı buralar.
Gerçi sevmiyorum okeyi, sıra bi daha bana gelene kadar geçen sürede canım sıkılıyor. Bi de taş takip etmek falan…çok saçma.


Bakmayın böyle şeyler yazdığıma bunalımda falan değilim valla ama kafam çok fırfır şu son günler. Panik halinde eğleniyoruz aslında cümbür cemaat :)

31 Ekim 2011 Pazartesi

ROMA







Goethe’yi Goethe yapan İtalya seyahatleriymiş. Öyle derler. Zamanında Goethe’nin “İtalya Seyahati” adlı  kitabını okumaya başlayıp  da yarıya gelmeden sıkılıp bırakmışlığım da vardır nitekim. Onun seyahatleri benimki gibi 2 gün sürmüyordur muhtemelen ama keramet İtalya’da değildir bence zira ömrünü italya’da geçirmiş bir dünya insan varken bir tane İtalyan Goethe yok:) Bir de Goethe’yi Goethe yapanın Frau Von Stein adlı yasak aşk yaşadığı kadın olduğu söylenir ki bu akla daha yakın bence…Ya da genetik olamaz mı yahu! Bu keramet bulma telaşı neden!

Bir gezi yazısını okumaya başlamışlığım çoktur ama bitirdiğim olmuş mudur emin değilim! Şimdi de oturup 2 günlük bir gezinin yazısını yazacağım. Aklıma geleni yazacağım, sonuçta bir gezinin yazısı olacak ama bir gezi yazısı olacağından şüpheliyim. Altı astarı iki günlük bir Roma gezisinin yazısı olacak işte.

Çok yer görmüşlüğüm yoktur ama tarihinin devamı gibi yaşadığını gördüğüm ikinci şehir oldu Roma, Halep’ten sonra. Bursa’yı da sayabiliriz azıcık aslında.  Çok fazla tarihi şey var ve aynen de kullanımda bu iki şehirde. Sonradan ilave edilen şeylerde de eskiyle uyum şartı aranmış. Bizde beni çok rahatsız eden “tarihi esere sahip çıkma” anlayışı bu şehirlerde yok, tarih yaşayarak yaşatılıyor, korunması gereken aciz bir nesne gibi davranılmıyor eski şeylere. Bizimkinden çok daha samimi ve insani bir bakış açısı. Biz Türkçe’ye de tarihi eser muamelesi yaparız ki en çok kullandığımız şeye karşı takındığımız bu gayri samimi koruma tavrı Türkçe’nin neden iyi durumda olmadığının sebebidir bana göre…ama bu başka bir konu.

Roma’da ” kocaman bina” enflasyonu var! Yüksek duvarlarla sınırlanmış yollarda yürüyorsunuz hep. Köşeli-keskin hatlı kocaman binaların arasında yürürken gözetleniyor, denetleniyor ve tuhaf bir  şekilde korunuyor gibi hissediyorsunuz. Bu üç hissin birleşimi, binalara Tanrısal bir mananın yüklendiği anlamına  gelir ki sokaklarda-caddelerde gezinirken aklımdan geçen de hep tam buydu. Tanrı adına Tanrı’nın koyunlarını güden baskın ruhban sınıfın kitleleri denetim altında tutmak için uygun gördükleri bir çözüm bu. Yani bu binalar “sen her zaman etkilenen pozisyonunda olmak zorunda olan küçük, çaresiz bir nesnesin, yanlışın cezasız kalmaz ama kurallara uyarsan (dediklerimizi yaparsan) o cezalandırabilen büyük güç sana zarar vermez, bilakis seni korur.” cümlesini kitlelerin bilinç altına sürekli fısıldıyor, insanda düzene uyma isteği uyandırıyor.  Tanrı’nın mükemmelliğiyle yarışa girmiş bu binalar kusurlu insanoğlunun elinden çıktıkları için de oldukça da nekrofil oluyor haliyle. Şu paragraf tek başına bir yazı hatta kitap konusu (ki Alev Alatlı yazdı, “Viva La Muerte”) olduğu için örnekleme falan yapmadan burda kesiyorum ama Roma’da en yoğun olarak hissettiğim şey nekrofilya olduğu için yazının ilk paragrafı böyle olmalıydı.

"Roma'da kaybol." diye akıl vermişlerdi gitmeden. İstanbul'da bile (ya da herhangi bir yerde) kolaylıkla kaybolabilen bir yapım olduğu için bu tavsiyeyi tutmakta zorlanmadım. Tosca'yı ararken özellikle, tek başıma yol sordum ingilizce bilmeyen İtalyanlar'a "it is a pencil" ingilizcemle ki çok şükür vücut dilim iyidir...onların ki de öyle :) Tosca'yı bulduk da ne oldu, ukde olarak kaldı, yekpare değilmiş gösteri, diğer 3 operayla birlikte parçalardan ibaretmiş! İstemem öyle parça parça...hem turistik bir versiyon olması da fena kötü bi ihtimaldi, kulağımın ayarını bozarlar korkusuyla yıllardır Akm'de izlemediğim Tosca'yı bir gün yekpare ve sağlam bir yorumuyla (Domingo mesela) izlemek için kendime verdiğim sözü pekiştirdim o akşam. Olsun ama, ihtimali bile güzeldi, gerçekleşmesi muhtemel bir muradım var hiç değilse:)

Mazbut buldum İtalyan’ları. Gece hayatını ya ben göremedim ya da bizim İstiklal’de aç kurtlar gibi “eğlenecem ben, eğlenecem ben!” diye dolanan insanların eğlence açlığı burada yok, eğlence anlayışlarının farklı olduğunu da söyleyebiliriz belki bilmiyorum. Ama bakışlarda, tavırlarda gördüğüm sükunet şaşırttı beni biraz, bunlar değil miydi en gürültücü Avrupa’lılar?...Bilmiyorum valla, bunu çözecek kadar uzun kalmadım, körlerin fili tarifi gibi olmasın yorumlarım. Bizden daha çok üşüdükleri kesin ama! Bende Avrupa’lıların daha az üşüdüğü şeklinde bir ön yargı varmış sanırım, bu yargım yıkıldı. Kuzey ülkelerindekiler öyledir ama İtalyanlar bariz üşüyor, ben tişörtle gezerken paltoyla geziyordu bir çoğu. Bazı kızlar hiç üşümüyor ama! Hava çok sıcak olmamasına rağmen mini etek pek bir revaçtaydı, jinekologların iyi para kazandığına şüphe yok. Hırsızlığın yaygın olduğunu biliyordum ama hiç öyle güvensiz bir hava hissetmedim. Turist olduğumuz için kazıklanmamaya da pek bir konsantreydik ama üç kağıtçı birilerine de rastlamadım…gelmeye 2 saat kalana dek! Collesium’da gladyatör kostümü giymiş birileri beni aralarına alıverdi, (arkadaşlarımdan ayrıydım o esnada) ısrarla fotoğraf makinemi istediler. Kafama bir miğfer geçirip elimde çakma bir kılıçla gladyatörlerle birlikte poz verdirmekmiş muratları. Yaptım dediklerini, gladyatörlerle birlikte çekilmiş salak bir turist fotoğrafım oldu sayelerinde, iyiydik ama…biri “20 euros” dedi! Oha! Bozuk vardı çıkardım, uzattım, “2 euros”. “ No no, 20 euros, this is we work” dedi biri... Onlar üç kişi ben tek, kılıçları falan da var! En suratsız halimle (normal halimle) “no, 2 euros” dedim. Bir çok “no” lardan sonra 5 euroya indiler ama ben 2 eurodan bir kuruş yukarı çıkmadım ve 2 euroyu ellerine tutuşturdum, helalleşip ayrıldık. Nerde görülmüş Osmanlı’nın üç tane üç kağıtçı çapulcuya pabuç bıraktığı:) İtalyan tarihinin bilinç altında Osmanlı işgaline uğrama korkusu ciddi yer tutar ki şimdiki İtalya’nın doğu kıyıları da bi zamanlar bizimdi neticede.  Çocuklarını “Türkler geliyor” diye korkuturlarmış, Türk korkusu temalı ninnileri falan var…mış zamanında. Benim suratsızlığım bilinç altlarındaki o arkaik korkuyu tetiklemiş olabilir:) Beri yandan 1936’dan sonra bizde de faşist İtalya’nın işgaline uğrama korkusu dış politikamızı yönlendiren temel amil olmuştur ki İngilizler’e dayanmışız İtalyan korkusuyla. İngilizler de güvence vermiş bize ki o yıllarda İngilizler herkese güvence veriyordu, verdiği o güvencelerin neticesi olarak da Almanlar’la savaşa oturdu nitekim. 2. Dünya savaşındaki Almanlar’ın küçük ortağı İtalya (Japonya’yı büyük ortak sayıyorum) kendisinden beklenenin çok çok azını vermiştir. Almanlar’ın kendilerine kolayca başarsın diye verdikleri küçük görevi dahi ellerine yüzlerine bulaştırmış, o küçücük işte bile Almanlar’dan yardım istemişlerdir, tam bir dağın fare doğurması hadisesi. Oysa Hitler’e faşizmi öğreten Mussolini savaştan önce cihana korku salarken pek bir güçlü görünüyordu, bu denli kof olduklarını bilseydi Hitler planlarını daha farklı yapardı herhalde! İlk Dünya Savaşı’nda karşı cephede yer alan İtalyanlar’ın ikincisinde karşı cepheye geçmesinin sebebi Versailles vb. anlaşmaların görüşmelerinde İngilizler’le Fransızlar’ın kendilerine dış kapının mandalı muamelesi yapmış olmasıdır temelde ama ikincisinin cepheleri belirlenirken İtalya tam bir pazarlık diplomasisi yürüttü ve daha fazla vaat verenin yanında savaşa girdi. (Küçük Avrupa ülkeleri gibi) Neticede savaşsal başarıdan nasipsiz İtalyanlar’ın ilkeli olmak konusunda da pek başarılı olduğunu söyleyemeyiz…demeye getiriyorum ki bu ilkesizliğin topyekun halka yaygın olduğunu da düşünüyordum. Roma’ya bu önyargılarla gittim, yargım hala çürümüş değil ama o 3 gladyatör bozması dışında da bir terbiyesizliklerini görmedim, gayet kibar ve makuldüler.
Aklımca İtalyan’ları tanıtıyorum bu paragrafta ama sanırım paragraf dağıldı!

Fotoğraf çekme isteğim yerinde olmasına rağmen fotoğraf işi iyi gitmedi ne yazık ki. Görkemli binaların “karşısına geçip deklanşöre basma” türünden turist fotoğrafları değil de kendimce farklı bakış açılarıyla üretilmiş, ışık, kompozisyon, grafik bakımından öne çıkan detay fotoğrafları çekmek istiyordum ama mümkün olamadı. Yüksek ve düz duvarların arasında bana ana konu olacak ayrıntılar bulmakta zorlandım, hasbelkader işe yarayacak bir şey bulsam bile kadrajda ona denge olacak başka bir şey bulamadım. Işık mevsim dolayısıyla iyiydi ama ışığı parçalı hale getiren bir şeyler yukarılarda hep vardı. Bir de tramvay telleri ve ne işe yaradığını anlamadığım başka teller her kadraja girip duruyordu.  Hasılı beceremedim. Ben de “ben burayı gördüm” türünden turist fotoğrafları ürettim, bir şeylerin karşısına geçip deklanşöre bastım hal böyle olunca. Çektiklerime bilgisayarda baktım…işe yarar bir şey yok:(

Bir kast sisteminden bahsetmek kesinlikle mümkün. Boktan işleri zenciler, asyalı’lar falan yapıyor hep. Bizim Sabiha Gökçen onların havaalanının yanında ay gibi parlıyordu! Arabalar genelde küçük ve çok büyük oranda hatchback. Benim tercihim de bariz hatchbackten yana olduğu için sevdim bu tercihlerini. “Yaya geçidinde arabalar duruyor.”un ne demek olduğunu gördüm.Küçük bir pet şişe suya 0,7-1-2-5 euro ödüyorsunuz (bu fiyatların hepsine su satın aldım) ve su hiç bir şey benzemiyor, tatsız ve tuzsuz buldum.

Devasa tarihi binalarını ve o binaları donatan sanat eserlerini küçümsemek haddim değil elbette ama bu şehir bir marka. Marka değeri olan bir ürün gibi kotarılmış-pazarlanmış koca şehir. Kapitalist mantık iş başında ve başarı bariz…Bir de romantikmiş! Şehrin dokusunda romantizm telkin eden bir hal asla yok, bu şehrin romantik olduğu düşüncesi şartlı refleks ürünü bir sanrı sadece. Tıpkı meşhur İtalyan yemekleri gibi!

Ne yemeği yahu! İstanbul’da yediğim pizzalar oradakilerden daha iyiydi! Ha, oradaki en iyi pizzayı yememişimdir tamam ama İstanbul’daki en iyi pizzayı da yemedim ki. Makarna da öyle ki bunlar aperatif türden basit gıdalardır yahu, her tarafı lezzet olsa kaç yazar! Oteldeki açık büfe kahvaltıyı gördüğümde de bayılacaktım az daha!..Otelimiz gayet güzeldi Allah’ları var, hiç şikayetim yok ama bir açık büfe kahvaltı o kadar fakir olabilir mi? Hasılı bizim mutfakla mukayese dahi edilecek bir durum yok zira ortada bir mutfak falan göremedim ben, antrede yaşıyorlar resmen!

Netice-i kelam, iyiydi hoştu, felekten 2 farklı gün çalmış olduk, seninle tanıştığıma memnun oldum Roma, gittiğime asla pişman değilim, gene olsa gene…gitmem. Gördük işte ya, ne gerek var daha!

24 Ekim 2011 Pazartesi

DELİLER EVİNDEN CANLI YAYIN


Haberler kapkara son günlerde, küçük bir nefes boşluğu bile bırakmadan kötü şeyler oluyor sıralı, sırasız.

Adetim olmadığı için tv seyretmiyorum çok şükür. Seyretsem bile haberler olan kanal açık olmaz bende…kumanda bendeyse tabi. 4 yıl boyunca antenim yoktu, yokluğunu hissetmedim, son bir yıldır var, varlığının farkında değilim. Gazetelerin internet sayfalarından takip ediyorum olan kötü şeyleri, gündemi. Bir de o maksatla kullanıyor olmasam da Facebook’un anasayfasından…

Sabah Cnn’i açtım bilgisayardan, depremle ilgili son gelişmeleri merak ettiğim için. İki tane kocaman ağız haberlerde ombudsman olarak mikrofonları ele geçirmiş “böyle de olur muymuş hiç, nasıl da yapılırmış, ne kadar da yanlışmış, zaten zaten zaten vır vır vır” diye ötüyordu, kafam çekmedi kapattım!

Bu ülkede herkes her boku bilir, her olaydan sonra “ben demiştim” demesine imkan veren laflar etmiştir kesin o olay daha olmadan önce. Aklın kazığından kurtulmuş, bilgiden yoksun, düşünceyle zaten ilgisiz hariçten gazeller, saçmalıklar saçmalıklar! Hepsi haklı, hepsi biliyor, hepsi erdemli, hepsi dürüst, hepsi duyarlıdır...Peki ya bunca rezilliği kim yapıyor, bunca hastalıklı icraat kimin eseri? Herkesin hırsızlıktan yakındığı ülkenin hırsızları kimdir mesela?

Kimdir bunlar bimiyorum ama galiba Van’da deprem oldu diye sevinen hasta beyinler var! Bunlara “faşistler, duyarsız insanlık yoksunları” diye bağırma fırsatı bulduğu için sevinenler de var! Bu şekilde bağırabildikleri için kendilerinin duyarlılıkları ispatlanmış oluyor. Bir çeşit onay beklentisidir bu, kendinden emin olmamanın göstergesidir. Layıkıyla yapılanmamış kişiliğini aidiyet desteği ile tam hissetme ihtiyacından kaynaklanıyor bu insaniyet gösterilerinin çoğu. Anladığım kadarıyla yardımların ilgisiz hesaplara yönlendirilmesiyle Pkk’ya yardıma dönüşmesi de söz konusu olmuş. Depremi hükümete küfür etme fırsatı olarak görenleri de atlamamak gerek elbette.

Hiçbir cümlesi hiçbir işe yaramayan, hiçbir şeyi değiştiremeyen, düşünme-muhakeme yeteneği olmadığı için fikir sahibi olamayan ama kayıt ettiği sloganları fikir sanan ve fikirmiş gibi peş peşe sunan kalabalığın bağırtısı beynime zarar veriyor, kimyamı bozuyor!

Televizyonun zararlarından korumayı başardığım beynimi internetten de korumalı mıyım ki acaba? Şu Facebook’u düzenli olarak takip etmem bana zarar veren bir hastalık mı ki, söküp atsam mı ki şu internet kablolarını? Telefonumu internete giremeyen ucuz bir telefonla değiştirsem mi ki?

Ya peki ben? Herkese bir mikrofon sağlayan internetin bana verdiği mikrofonlardan birine söylemiyor muyum şu söylediklerimi? Neden bunları bir bloga yazıyorum ki? Her şeyden şikayet eden “toptancı müşteki”lerden muzdarip olduğumu bir şikayet olarak yazmıyor muyum şuraya? Topyekun bir reddediş…gerekli mi? mümkün mü? Gerçekten bilmiyorum ama bu sabah bunu düşünürken buldum kendimi!


Her şey mevcut, her şeyden fazlasıyla var...bir tek samimiyet eksik. Ya da benim samimiyet beklentim gereğinden fazla...


Bir koza lazım şimdi bana...Herhangi bir kitabın arasında unutulmuş bir kitap ayracına en çok özendiğim zamanlar bu zamanlar.

Pazarda annesini kaybetmiş çocuk gibi hissediyorum. Bütün pazarcılar en iyi ve en ucuz sebzenin-meyvenin kendilerininki olduğunu kulağımın en içine bağırıyor, tanıdık tanımadık herkes burada, çok fazla kalabalık çok fazla insan…ama hiçbiri annem değil!

21 Ekim 2011 Cuma

ÖLÜRSE TEN ÖLÜR, CANLAR ÖLESİ DEĞİL!


Hz. İsa doğduğunda dünya nüfusu 250.000 olarak tahmin ediliyor, yani şu anki nüfusunun 28.000’de biri kadar. O zaman da savaşlar vardı, Hz. İsa tahtaya çivilendi. 250.000 insan dünyayı paylaşamıyordu.

İlk cinayetin Hz. Adem’in oğlu tarafından işlenmiş olması bir çatışmayı şiddet yoluyla çözmeye yatkınlığımızın en yalın ifadesi. İnsanın insana tahakkümü insanlık tarihiyle yaşıt ve insanlık var oldukça yaşayacak bir olgu.

Peki koca dünyada neyi paylaşamıyordu da şiddete meylediyordu ilk fırsatta insan? Yetmeyen, az gelen neydi? Bu soruya verilecek türlü çeşit yanıt var ancak bu günkü kafamızla, güncel bilgilerimizle yanıtlarız biz hep bu soruyu, aynı dünyayı bu günkünden 28.000 kat daha az insan paylaşıyorken yetmeyen ne idi? Şu an yetmeyen ne ki?

Bu sorunun temiz bir yanıtı yok aslında…”Koyun kurt ile gezerdi, fikir başka başkolmasa.”
Evet, fikirler başka…Bizi “yarin yanağından gayrı her şeyi paylaşabilmek”ten alıkoyan tahakküm fikrinin kaynağı fikirlerin başka başka olması, iki derviş bir posta sığıyor ama iki sultan bir dünyaya sığamıyor, çünkü fikirler başka başka hep.

Sürekli gelişmesinden dem vurduğumuz, önünde saygıyla eğildiğimiz  “medeniyet, teknoloji” gibi kelimeler tahakküm yöntemlerimizin de gelişmesi, imha yöntemlerimizin, hilelerimizin, yalanlarımızın gelişmesi manasına da geliyordu ama biz o kelimelere saygıda kusur etmeyi hiç düşünmedik. En ileri teknoloji ilk olarak hep silahta denendi hatta teknoloji denen şeyin geliştirilmesinin ana sebebi hep daha etkili silahlar yapmak oldu.  İnsaniyetlik uğruna teknolojiden vazgeçilmesinin 1400’lerde Çin’de, 1600’lerde Japonya’da örneklerine rastlamak mümkün ancak mütehakkim batı tarihi asla böyle bir örnek üretmedi. Teknolojiden vazgeçenler de bu eğilimlerini değiştirmek zorunda kaldı sonradan.

Merkantalizm denen makyevelist tahakküm fikri dünyayı yönetirken en acımasız cani kendisini en insancıl diye kabul ettirdi, hümanizma denen sahtekar maskesi zulmün yüzünü tertemiz yıkadı hep. Filler tepişirken de olan hep ne olduğundan bihaber çimenlere oldu…

Dünyayı paylaşamayanlar 97 yıl önce o zamana dek görülmemiş bir kıyımın mimarı oldular, 1. Dünya Savaşı’nda 8 milyon kişi öldü. 25 yıl sonraki ikincisinin kıyım başarısı ise birincinin 7 katı oldu, 55 milyon insanı öldürdü o büyük dünya savaşı…ve yine de paylaşılamadı dünya, yine olmadı, ne tahakküm fikri zayıfladı ne de kıyım eğilimi. Stalin’in ensesine tek kurşun sıkmak süretiyle öldürttüğü Sovyet vatandaşı sayısı 30 milyon! Ki bu 30 milyon kişi savaşta ölmedi, ölme sebepleri bir düzenleme idi sadece…Pearl harbor baskınında ABD’nin zaiyatı 2500 civarındadır ki bu baskını ABD’nin savaşa girebilmek için kendisinin organize ettiği ya da gerekli önlemi almayarak göz yumduğu söylentileri hiç de hafife alınacak gibi değildir, tıpkı 4.000 kişinin öldüğü 11 eylül saldrılarında olduğu gibi…Çanakkale savaşı’nda bizim taraftan 250.000 kişi, Sakarya Meydan Savaşı’nda 6.000 kişi öldü. 12 eylül öncesi olaylardaki ölü sayısı da 6.000 olarak tahmin ediliyor.

Pkk’nın katlettiği şehit sayımız da sivillerle birlikte yaklaşık 12.000 olarak açıklanıyor.

Dünya’nın doymak bilmez mütehakkimlerinin son zamanlardaki satranç tahtası haline gelmiş Ortadoğu’da yapılan her hamle yüzlerce canın gitmesi manasına geliyor…Hamleyi yapanlar sadece sayılarla ilgilenir. Sayılarla ve sonuçlarla. Ölenleri tanımazlar, ölenlerin ardında bıraktıkları kalanları da tanımazlar.

Bu sevimsiz sayıları kafamda dolaştırıp durma sebebim anlamamın imkansız olduğu şeyleri anlama çabam olabilir ancak çok beyhude bir çaba bu…Tüm bu sayılar bir şehit annesinin yüzüne görünce anlamsızlaşıyor çünkü. İçime dönüyorum, bütün bildiklerimi unutuyorum, utanıyorum, hala "yaşayanlardan" olduğum için utanıyorum.
Olaya insan gibi bakarak anlamaya çalışmak boşuna…çünkü vahşetin mimarı insanlık değil insan!..ve istekleri hiç bitmeyecek.

19 Ekim 2011 Çarşamba

BU DA BU


Sayın sevgili günlük;
Aslında biliyorum ki sen bir günlük değilsin, bunu bildiğimi sen de biliyorsun ama kendi kendine konuşana deli yahut yazar dendiğini de biliyorsundur, her ikisi de olmadığım için biriyle konuşuyormuş gibi yapmam gerekiyor, idare et.
Şizoya da bağlama sakın, sadece bu seferlik böyle davranacağım sana!
Aslında Oktay'a yazar gibi yazasım var, "niçin"i bende saklı bir sebeple böyle olacaktı. Olsa güzel olurdu yani ama benim Oktay'ım yok! Ahmet abiliğe terfi ettirip "ah be" diye de başlayabilirdim. Fakat öyle de olmayacak.

Beş gün sonra kırkım çıkacak günlük! Teleffuzu ürkütücü bir sayı 40 ama öyle olacakmışım gibi de gelmiyor. Benim bildiğim 40 yaşındaki adam öyle kocaman falan bi adamdır, adam gibi bi adamdır, ne bileyim bıyıkları falan olur, bayağı bayağı ciddi bi adamdır yahu o adam... ama öyle hissetmiyorum ki, hiç de öyle değilim! Ne hissediyorum peki? Hiç bir şey...
Farklı hissetmek için neden yaşımın 10'un katı olan sayılardan birine denk gelmesini sebep sayayım ki ha günlük?! Hem 10'un katı olduğu için özel muamele gören bu 40 sayısının bu itibarı 10'luk düzendedir sadece, insanlık 9'luk düzeni kullanıyor olsaydı 4 yıl önce farklı hissetmek zorunda olacaktım. Hasılı hiç bir farklı şey duymak-hissetmek zorunda falan değilim, yaşımın kağıt üzerindeki ifadesinin artık 4 rakamıyla başlayacak olması benim sorunum değil...ki bu bir sorun değil:)
Kemiyetsel simetri obsesyonundan azadeyiz di mi günlük, aslolan mazruf di mi? Evet.

Bir şarkıyı çok sevdim bu günlerde ("bu günlerde" tamlaması "oktay'a"dan arak) ama o sevmedi. Şarkı beni sevmedi yani. Oluyor böyle bazen.

Gene bi tek kendimin anlayacağı şekilde yazıyorum, ne zamandır yapmamıştım böyle ama ne gam, okuyan varsa bile "illa anlayacam" takıntısında değildir ki yani bence kesin di mi? Bi fotoğraf sitesine yüklediğim sarhoş bir Sulukule yaşlı insanının hafiften dramatik portresine "miami sun" diye isim koymuştum da kimse sormamıştı "ne alaka?" diye, bakana hep "neyse odur" yani, bu da budur.
Gerçi bloga giriş sayısal olarak son 4 ayda kat be kat artmış durumda ama girenlerin okuyup okumadığına dair bilgi içermiyor istatistikler. Birilerinin girdiğini biliyorum ama girdikten sonra burda ne yapıyorlar, kimdir onlar? Hiç bir fikrim yok! Delil bırakmadan, girdikleri gibi çıkıyorlar:) 
Para çekecekleri için değil de (ne parası bankamatik kartları bile yok) dışarısı soğuk olduğu için bankamatik kulübelerinde uzun yatay saatler geçiren homelesslar gibi giriyor olabilirler mi? (Komik olmadığını ben de biliyorum:p)

Sabah çok kötüydü be günlük, haberler okunacak gibi değildi ama okuduk. Gerçi hala iyi değil, içimden kendim için güzel bir şey yapmak gelmiyor, hiç bir şeye hakkım varmış gibi gelmiyor ama... insan denen mahluğun en temel niteliği alışmak ve unutmak değil midir?..İki gün sonra aynı değil miyiz gene, lüzumundan fazla "gene" aynı olmayacak mıyız? "Gülemiyorsun ya, gülmek, bir halk gülüyorsa gülmektir" cümlesi de iki güzel dizedir sadece be günlük, okadar...
"Kanıksamak" ne kadar utanç verici ve ne kadar da insani, ikisi birden aynı anda...dehşet verici bir şey aslında bu.
Bir yanımız var plastik, plastik kaplı bir eşyanın plastiği gibi plastik, varlığı çok zaman rahatsızlık verici ama bir o kadar da elzem!

Sayı düzenini takmaz bir muhasebe canavarına mihmandarlık yapıyorum sanırım bir zamandır. Bilmem değişen havalardan mıdır yavaşım bi de son günlerde. Bi de eter gibi hissediyorum.

Kız isteme evlerinin full mutabakat sohbetlerinin vazgeçilmez kurtarıcı mevzusu "havalar"ın (ah o havalar di mi orhan abi) bir gelişkin versiyonu "havalardandır" gerekçesine serin bir çay bahçesi sonbaharında sarınılan ("eski ama çok bildik"e sarılır gibi sarınılan) yünlü bir hırkaya sarılır gibi sarılıp içimden içime "uzanıversegövdemtaşlaraboydanboyaalsabuzgibitaşlaralnımdanbuateşidalıpsokaklarkadaresrarlıbiruykuyaölsekaldırımlarınkarasevdalıeşi" diyesim çok bi de bu günlerde böyle muttasıl. Determinizm de bi yere kadar yani! Di mi sayın günlük, canım günlük.

12 Ekim 2011 Çarşamba

İSTİFHAM ÜZRE SALINCAK, TUTUK BİR C PLANI




-          Neden firar etmiyoruz Olric?
-          Gidecek yerimiz kalmadı çünkü efendimiz.
-          Hiç mi kalmadı?
-          Hiç kalmadı.
-          Kalsaydı?
-          Giderdik.


-          Çekim nedir Olric?
-          Bizi çekendir.
-          Kim çeker ki bizi?
-          Yer.
-          İyi midir yerçekimi?
-          Yüksekte değilsek iyidir. Ama yükselirsek en beklemediğimiz anda bizi alçaltacak olan da o yerçekimidir.
-          Yükselmemek mi lazım?
-          Çok zor soruyorsunuz efendimiz.
-          Pardon Olric.


-          Sence var mı Olric?
-          Sanırım yok efendimiz.
-          E vardılar, gördük ya.
-          Görmeyi biz istedik
-          Eee?
-          İstediğimizi de gördük efendimiz.
-          İstemek nedir Olric?
-          Ah bilsem…efendimiz.


-          Aklımdan ne geçer Olric?
-          Ne geçmesini isterdiniz?
-          Fırından henüz çıkmış sıcak ekmek kokusu geçsin isterdim ya da toprağa yeni düşmüş yağmur kokusu.
-          Çok iddialı olmadı mı efendimiz?
-          Haklısın Olric. Neden isteklerim mütevazı olamıyor?
-          Çünkü şımarıksınız efendimiz.


-          Mutluluk nedir Olric?
-          Cümle içinde kullanması hoşa gidendir efendimiz?
-          Önemsiz midir yani?
-          Çok.
-          E arayan arayana?
-          Önemli bir şey olsaydı aramazlardı.
-          Önemli olan nedir ya peki?
-          Anlamdır efendimiz.
-          Onu neden aramıyorlar ya?
-          Onu da arıyorlar efendimiz ama onu arayanlar kayboldukları için yoklama listesine yok yazılıyorlar hep.
-          Biz yoklayalım madem onları.
-          O zaman biz de kayboluruz efendimiz.
-          Kaybolmadık mı ki?
-          Tam değil efendimiz.


-          Akıllı olmak lazım mıdır Olric?
-          Evet efendimiz.
-          Neden?
-          Akıl kafamızı mengeneden korur çünkü.
-          Mengeneden korkmak lazım mıdır peki?
-          Evet efendimiz. Başladığı yere dönebilmek için yüksek bedeller ödemekten de korkmak lazımdır.
-          Olay vektörel midir yani Olric.
-          Sanırım efendimiz.
-          Peki hayat? Skaler değil midir hayat?
-          Skalerdir efendimiz.
-          Skaler bir şeyin içinde vektörel korkuların olması tuhaf değil mi?
-          Hem de çok tuhaf efendimiz.
-          Nasıl baş edeceğiz ya bu tuhaflıkla?
-          Baş etmeyeceğiz efendimiz.
-          Ne yapacağız ?
-          Hiçbir şey efendimiz. Evin tekmil sigortalarını kapatıp holde oturacağız. Karanlık bizi bir şey yapmanın şerrinden koruyacak. Gerekirse şehrin bütün ışıklarını söndüreceğiz.
-          İçimizin ışıklarını?
-          Elbette lüzumsuzsa söndüreceğiz onları da.
-          Lüzumsuz mu?
-          Buna ışıklar karar verecek efendimiz.
-          Dışarı çıkmak zorunda kalırsak?
-          Yere bakarak yürüyeceğiz.
-          Sonbahar uğultularını ne yapacağız?
-          Kışa az kaldı, onlardan korkmayın efendimiz.
-          Ya ziller?
-          Bütün zillerin elektriğini keseceğiz, her ihtimale karşılık zilin çekiciyle örsü arasına kağıt sıkıştıracağız.
-          Evde çocuk uyuyormuş gibi mi?
-          Aynen öyle efendimiz.
-          Bizi uyuyan bir çocuk mu koruyacak?
-          Hayır efendimiz, uyuyan çocuğun uyanma ihtimalinden korkumuz koruyacak, korktuğumuz sürece güvende olacağız.
-          Ya uyanırsa?
-          B planı efendimiz. Çıngırak sallayacağız.
-          Çıngırak?
-          Eminönü’nde bi milyona satıyorlar, Çin malı.
-          İşe yarıyor mu bari?
-          Hayır efendimiz.
-          Ziller çalıyormuş gibi yaparsa ya?
-          Duymuyormuş gibi yapacağız efendimiz.
-          Kapıyı tıklatırlarsa?
-          Bizim kapımız yok ki!
-          Bir taktiğimiz var mı Olric?
-          Ne zaman oldu ki efendimiz? Hem neden olsun ki?
-          O zaman söyle de bizi yok yazsınlar bu gün Olric.
-          Peki efendimiz.
-          Susalım mı Olric.
-          Sustum efendimiz.
-          Emin misin?
-          Hayır efendimiz.

Öne Çıkan Yayın

ÇOK GÜZELSİN GİTME DUR NOKTASI

Şahsi tarihimizin tekerrür ede ede gözümüze sokmaya çalıştığı toplamda sadece tek bir şey vardır belki de: O aslında öyle değil. Taz...