20 Temmuz 2017 Perşembe

NE BEKLİYORDUN Kİ?

Hayat Sefiller romanı gibi değil, The Vire dizisi gibi…

Romantizm-realizm arasındaki tercihimi her zaman realizmden yana kullanmış olmam objektifliğime halel getirmez çünkü salt bir zevk meselesi değildir bu, anlama formatıdır… ki romantizm hakikate parazit yapıp duran bir şey olduğu için sürekli yanlış anlarız bir şeyleri. (Romantizmden kastım mumlar, ay ışığı filan değil, edebi akım olan romantizmi kastediyorum, eski bir tarihte yazı yazmıştım bununla ilgili, oldukça da uzun bir yazıydı)

Bir ay önce şu cümleyi yazmışım bloga:
Bizler sonlu bir dünyaya sonsuzu sığdıramamanın muzdaribiyiz.

Yazdığımdan beri sorti yapıp duruyor beynime bu cümle, üzerine bir şeyler, pek çok şeyler inşa etmem gerekiyormuş sanki gibi bir his…şimdilik bina yok ama kuluçka kesin!

Her gün etrafımızda gerçekleşen ihtimallerin hep en olası olanlar olduğunu inkar edip (kuantum işleri) küçük ihtimallere dair hayaller kurmak çok insani bir sanrıdır ki aslında bir baş etme yöntemidir bu sanrı. Enerji düzeyimiz arzu edilenin hep altında olduğu için böyle sanrılardan-inkarlardan-yalanlardan beslenmek zorundayız. Hakikatlerse enerji vermez bilakis sömürür, “bana hakikati değil muradını ver, olmak istediğin gibi görün olduğun gibi değil, çünkü her yalan bir yaratış” meselesi işte…
Hal böyle olunca dört başı mamur hayatlar, tatlı intikamlar, cuk oturmalar en tabi enerji kaynaklarımız oluyor. E güzel…ama sorun var; ya suratsız bir gerçekle tuz buz olur her seferinde o hayallerimiz ya da zihin doz aşımına uğradığı için bize enerji veren o hayal artık enerji vermez olur. Pil gibi işte, enerji veriyor bir müddet ama sonra ya kırılıyor ya da bitiyor …kıçı kırık bir pilden ne bekliyordun ki, ebedibillah seni çevirmesini değil herhalde?

“Yalan balonlarımızı gerçeğin sivri iğnelerinden iyi korumalıyız” mealinde bir cümle yazmıştım eski bir yazıya, dediğim tam da budur. Ya inkar yeteneğin çok güçlü olacak ya da gerçeklerinle yalanlarını mümkün olduğunca paralel hale getireceksin.
Paralellik teorik bir fikirdir, pratikte var olamaz, bu sebepten bir baş etme yöntemi olarak inkar herkese lazım bir şeydir.

Herkese lazımdır fakat çok kullanılınca boku çıkar, o sebepten gerçek iğnelerinin yalan balonlarına denk gelmesini engelleyecek tedbirler almak lazımdır.
Uzmanlar “başarı” diyor bu tedbirlere, yalandır, başarılı olmamızı efendilerimize daha iyi hizmet edelim diye istiyorlar, ne kadar çok terfi alırsak, ne kadar çok ev-araba taksidine girersek efendilerimiz o kadar çok para kazanıyor çünkü.
Herkesin bir şahsi lugatı vardır, uzmanların bir şeye ne isim verdiği önemlidir elbette ama asıl önemli olan o şeyin senin lugatındaki karşılığıdır. Şahsi lugatındaki tarifler ne kadar hayatın akışına paralelse, gerçeklerinle yalanların da o derece paraleldir. Yani gerçeklerinle yalanların mümkün olduğunca aynı yöne gitmelidir ki birbirini kesmesinler, kesiştiklerinde kazanan da hep gerçek olur, iğneye bir şey olmaz, balon patlar.

İşte böyle hayal kırıklıkları (iğne-balon kazaları) insanın burnunu hep aynı soruya toslatır: Ne bekliyordun ki?

En çok da “kafi” kelimesini doğru tarif etmek önemlidir. Balıklar mesela, tokluk hissine sahip olmadıkları için doymayı bilmezler, bütün balıklar aç ölür.

Hep “ne bekliyordun”a toslarız ama bizi  yanlışın başladığı yere götürecek soru “ne beklemeliydin”dir.  Lakin bu soruyu geçip “ne bekliyordun”a geldinizse ilk soru artık önemini yitirmiştir, badel harabül Basra yani… Beri yandan faturasını ödediğin dersi alabilmen için yani bugün değil ama gelecek için “ne beklemeliydin” sorusu da her daim önemlidir tabi.

İlhan Berk’in o muhteşem “sualler tanzim edilir yaşamaya dair, sorulmaz” dizesi tam da şu dediklerimdir. Sualler tanzim edilir ama sorulmazlar çünkü cevapların hoşa gitmeme ihtimali yüksektir, sorulmamış her soru gerçekten yalana doğru bir adım daha kaymadır, yalan balonunun biraz daha şişmesidir, sorulmamış sorular listesini fazla kabartmamak lazımdır bu yüzden.

Hatalar yapabilirsin ama hatalarından ders çıkartmalı ve tekrarlamamalısın filan…doğru fakat ağır sıkıcı-didaktik laflar bunlar…üstelik bu lafların hepsi egoyla ilgili.

Sadece hakikat-yalan denklemini güzel kurmuş insanlar akışta kalabilir, bu akışta kalmanın kodu adı da “eyvallah”tır.

Dünyadaki “ruhu  egodan ibaret, eyvallaha uzak insan” oranı giderek arttığı için doğrudan egoyu ilgilendiren mevzular da, şu başarı koçluğu işleri de giderek daha çok önem kazanacak ama…bir de kalp var yahu!
Kalp şu dediklerimin hiçbirini sallamaz, sonlu bir dünyada oluşumuz onun sonsuza akışını zerre sekteye uğratamaz, kitabı başkadır onun, çok başka bir dilden konuşur.

Evet egomuzla hayatta kalırız ama dünya kalbimizin yüzü suyu hürmetine dönüyor, kalbimizin yüzü suyu hürmetine varız biz.

Ve bizler sadece kalbimizin bildiği sonsuzu egomuza aratacak kadar da gafiliz, burnumuzun boktan çıkmaması bundandır. 
A101 raflarında aşk aramak gibidir yani şu.. bok bulursun :p


Ne bekliyordun ki?

4 Temmuz 2017 Salı

NASİPLİ GEDALARLA NASİPSİZ HAŞERAT MESELESİ

Söyle sevda içinde türkümüzü,
Aç bembeyaz bir yelken
Neden herkes güzel olmaz,
Yaşamak bu kadar güzelken?

Şöyle bir şey var akşamdan beri beni esir alan:

İnsanda koynuna girip uyuma isteği yaratan bu şarkıdan haberdar olmam yeni değil, 1-1,5 senesi var, o zaman da böyle öksesine tutulmuştum, adeta içine düşmüştüm, içime düşmüştü. O gün bana ilk dinleten "ben kendimi kurtaramıyorum bundan" diyerek dinletmişti, aynı ben gibi öksedeydi o da. Sonra unutmuşum her nasılsa, dün akşam bir başka birisi hatırlattı, eski bir dostu kucaklar gibi kucakladım ben de.
Salome ile Foti'nin hikayesini anlatıyor şarkı, eğer Salome ağlarsa Foti'nin kalbi ilk kez yanacakmış...bir kağıt parçası gibi yanacakmış. Öyleymiş.

Birinin iddiasına göre bu şarkıyı yapan kişi şöyle diyesiymiş bu şarkı için:
Ey soylu insanoğlu;
Şu hayatta tok gözüküp de aç ölen tek canlı sensin sanırım. Acılarınızdan beslenin bi zahmet, sizi ömrü billah tok tutar biliyorum. Acınız yoksa bile bu şarkıyı dinleyerek edinebilirsiniz, size sadakam olsun.

Bu sözler kime aittir bilmiyorum ancak yakıştırma o kadar yerinde, tarif o kadar rafine ve zarif ki yüksek hayranlık duydum yazarına.

Bunu daha önce de yazmıştım: insan olmanın ölçüsü empatidir ve bu hesapla acıyı hissedebildiğiniz kadar insansınız...demiştim. "Mutluluk denen haz, etkisi geçici uyuşturucudan başka bir şey değildir" diye eklemiş de olabilirim, hatırlamıyorum.
Bir düstur daha:
İnsanlığımızı hissedebildiğimiz ölçüde hissedebiliyoruz varlığı-yaşamı.
Yani varlığı hissetmenin, yaşamayı hissetmenin yöntemi mutluluk denen esrarlı sigaraya abanmak değil acıyla tanış olmak, övür olmak.
Bunca hüzünlü şarkıyı, şiiri, romanı, filmi boşuna üretmediler, boşuna değildir onları bunca sevmemiz, önümüze düşen sadakadır onlar, toplayıp toplayıp varlığı hissediyoruz, insan oluyoruz. Eyvalllah.

Şiirdeki "Neden herkes güzel olmaz yaşamak bu kadar güzelken" sorusunun yanıtı:
Çünkü herkes acıyı hissedemez, aramızda yaşamı hissetmeyenler var ki onlar yaşayan ölülerdir, aramızda hayatta olmayanlar var...ve ölüler ölemez!

İnsan, dallarla, bulutlarla bir,
Ayrı maviliklerden geçmiştir
İnsan nasıl ölebilir,
Yaşamak bu kadar güzelken?

Cevap:
Ölüler ölemez, dirilerse bu yaşamaktan nasibini tamamlayınca bir başka yaşamaya yelken açar. O sebepten ölebiliyoruz yaşamak bu kadar güzelken. 
Ne mutlu bu dünyaya hatırı sayılır bir nasiple veda edenlere, insan olarak gidenlere, ne mutlu tok ölenlere...

Asıl diyeceğimi şimdi diyorum:
Yaşama sevinci diye adlandırdığımız şey aslında yaşamı hissetmekten başka bir şey değildir...ama bize yaşadığımızı hissettiren şeyler üzerimizde sevinçmiş gibi durmaz, idrak etmemizi zorlaştıran da o sevinç gibi durmama hali zaten.
Şekille açıklayabilirim bunu...
Şu şarkının içine girmeyi başararak dinlerseniz hem gözlerinize yoğun bir hüzün çöker hem de gülümsersiniz. İşte sevinçmiş gibi görünmeyen ama aslında sevinç olan şey tam da yüzünüzdeki o ifadedir.

Not: Şiir, Fazıl Hüsnü Dağlarca'nındır.

Not 2: Geçen yazı gibi bitsin bu da, not kısmına azıcık Necil Fazıl koyayım:
Geldi ölümlü yalan, gitti ölümsüz gerçek;
Siz hayat süren leşler, sizi kim diriltecek?

22 Haziran 2017 Perşembe

ÇOK GÜZELSİN GİTME DUR NOKTASI

Şahsi tarihimizin tekerrür ede ede gözümüze sokmaya çalıştığı toplamda sadece tek bir şey vardır belki de:
O aslında öyle değil.

Tazı yarışları var hani Abd’de, bahisli falan, şöyle:
Tazılar öyle yarış olsun diye koşmazlar, yarışmazlar,  bir şeyi kovalamaları gerekir, yarışlarda da bir tavşanı kovalatıyorlar koşmaları için.
Tavşan gerçek değil tabi plastik, bir mekanizmaya bağlı olarak tazıların hep önünde gidiyor, videoda da çok kısa bir süre görünüyor tavşan, yarış bitince de kaybediyorlar plastik tavşanı ortadan. Tavşan asla yakalanmıyor, racon böyle.

Eğer bir teknik arıza sonucu tazılardan biri tavşanı yakalar da dişlerse…o tazı bir daha asla koşmuyormuş! Start veriliyor, bütün rakipleri aklını yitirmiş gibi peşine düşüyor çakma tavşanın ama bizimkinde tık yok…öyle amaçsız, öyle avare… bakınıyor.

Koşmuyor çünkü anlamış yalan olduğunu.

Düşünsenize anası süper babası süper genç bir tazı, bir dünya para bastırıp almışsınız yarışsın da sizi zengin etsin diye ama aptal bir personelin hatası yüzünden sizin gelecek vaat eden tazının bütün kariyeri bir gecede son buluyor, o saatten sonra anca damızlık, o da kısır değilse! Rezillik di mi?

Şu kapitalist didaktik başarı koçlarının ısrarla “kendinize hedef belirleyin” demesi tam da bundan, tavşan yoksa koşu da yok, “plastikten bir tavşan yapın da koşun peşinden” diyorlar kısaca bize. Uyanıklar!

“İnsanın eski huyu, 
kendine hep bir put yapar, 
oldum bittim böyle bu, 
kendi yapar kendi tapar” 
Keşanlı Ali Destanı'ndan (Haldun Taner)

Oruçtan geldi aklıma hep bunlar. Kan şekerim çok mu düşüyor artık ne oluyorsa şu uzun günlerde akşama doğru nevrim dönüyor, o son 10 dakika çok yavaş geçiyor falan! Sonra? Çorbayla falan değil ilk suyla doyuyorum valla…5 dakika önce gözünüze hayatın anlamı gibi görünen yemeklerin tılsımını bu kadar kolay-çabuk yitirmesi ve bunun bir ay  boyunca her gün tekrarlanmasına takıldı kafam, her gün aynı yanılgıya düşüyoruz farkında mısınız? 
Orucun bize anlatıp durduğu şey de peşinde olduğumuz, gözümüzde büyüttüğümüz şeylerin “aslında öyle olmadığı” mıdır yoksa? Tavşanlarımız plastik mi? Hepsi mi?

“Yani Tahir’i Zühre sevmeseydi artık,
yahut hiç sevmeseydi,
Tahir ne kaybederdi Tahirliğinden?”

Hiçbir şey kaybetmezdi tabi ki…
Ama…Tahir, Zühre’yle bir müddet sevişse aşkını kaybeder. Malum, vuslat aşkı öldürür.
Bütün kelebekler gider, arkasından el salla!

Aşk ölür ama yerine çok güzel bir şey bırakır da ölür, isim verilmemiş bir şey bu, nedense atalarımız aşk bittikten sonra gelip yüreğimize oturan o bağlılıkla işlenmiş güzel duyguya  isim vermemişler, çok ciddi bir eksiklik bu ve ben çok ciddiyim!
Tarif edebildiğim ama ismi olmayan bu şey, “sevgi” değil çünkü sevgi çok genel…”Tüfülük” diyelim bu kelimeye, adı yok ya kelimenin, uyduralım, tüfülük olsun adı, tüfülük tam olarak şudur:  
Aşktan sonra gelip insanın derinine yerleşen, sadakatin haz olarak algılandığı, tenselle ruhsalın birbirinden artık ayırt edilemez şekilde karıştığı, kokunun en baş rolde oynadığı, bütün kimyanızın bir  kişiyi kendinden bilme haline teslim olduğu, hazdan uzakta iken de hazzın hissedilebildiği duygu durumu.

70 yaşındaki adam karısına "Allah bizi öteki tarafta da ayırmasın, Cennet-Cehennem fark etmez" diyor, gerçek şu söylediğim replik falan değil...tüfülük dediğim tam olarak bu işte.

Tüfülük araya girmiş parantezdi, o kelimeye isim konulmadığı için çok ciddi hayıflanıyorum ben, nasıl atlamışlar hayret!  O yüzden araya aldım o büyük parantezi.

Asıl konumuz aşktan tüfülüğe dönüşemeden tılsımını yitiren şeyler. İftardan beş dakika önce resmen aşkla baktığınız yemeklerin ezandan kısa süre sonra sıkıcı bir anlamsızlığa bürünmesi yani…meselemiz.
Bir ömür bir tas çorbaya aşk besleyecek halimiz yok yani di mi? En azından aynı tas çorba olmasın! :)

Neler olabilir bu kısa süreli olarak gözümüzde aşka dönüşüp tutkuyla istediğimiz ama balon gibi patlayıveren şeyler? Yanlış kişiler mesela, sen onu peri kızı/beyaz atlı prens sanırsın/sayarsın ama o gerçekte bok yığınında eşelenen tavuk/horoz gibi olabilmeyi hayal ediyordur, hayattan anladığı budur, gelin olmuş sarımsak gibi kokusunu 41. günde belli eden cinsten işte… tüfülük falan hak getire, öğürürsün kokudan!
Terfi almak, çok paraya kavuşmak, Ferrari sahibi olmak…hepsinin balonu emin olun sadece birkaç günlük. O çok zenginler her gün 10 dönümlük havuzlarına giriyor mu sanıyorsunuz? Girmiyorlar, sıkılıyorlar, iftar sonrası yemek gibi işte o havuz onlara. Ama biz fakirlerin gözünde hep iftara 5 kala :)

Diyelim ki tüfülüğü bulduk, o nasıl bir şeyse artık varlığı bize her an böyle huzur pompalayan, hayatın anlamı gibisinden o şeye sahip olduk... içimiz her daim kıpır kıpır, mutluyuz, huzurluyuz…sonra?

“Seversin dünyayı doludizgin,
ama o bunun farkında değildir.
Ayrılmak istemezsin dünyadan,
ama o senden ayrılacak
Yani sen elmayı seviyorsun diye,
elmanın da seni sevmesi şart mı?”

Derdim bu şiirden alıntı yapıp durmak değildi valla ama çok denk düştü!
Bizi Cennet’in anlam yüklü huzurundan şu dünyanın acı dolu bozkırına savuran bir elma değil midir? Hani Havva’nın hem yiyip hem de Adem’e yedirdiği o elmanın… bizi sevmesi şart mı?

Dilediğin kadar güzel şey istifle, sonu var.

Bizler sonlu bir dünyaya sonsuzluğu sığdıramamanın muzdaribiyiz, tüfülüğü bulsak ne olacak?

“Çok güzelsin gitme dur” diyeceğimiz bir şey bulsak bile,
“Çok güzelsin gitme dur” dediğimiz gerçekten bizde dursa bile,
Bizi sonsuza taşıyamaz hiçbir “çok güzelsin gitme dur”!

Ki bizi asıl “bedbaht eden melal” de hep o sonsuzdur!

Ta ki…asıl “Tek Güzel” bizi yanına alana dek.


Notlar:

Tüfülüğü kanımca en güzel anlayan/anlatan kişi Ziya Osman Saba'dır, bambaşkadır...

 “Çok güzelsin gitme dur” Goethe’nin Faust romanında Doktor Faust’un roman boyunca peşinden koştuğu şeydir,
       
     Alıntılar  Nazım Hikmet’in “Tahir’le Zühre Meselesi” şiirindendi,
  
Bu alıntı da Necip Fazıl’dan olsun:

Diz çök ey zorlu nefs, önümde diz çök!
Heybem hayat dolu, deste ve yumak.
Sen, bütün dalların birleştiği kök;

Biricik meselem, sonsuza varmak.

28 Mayıs 2017 Pazar

KENAR MAHALLESEL NOT

Yazlığın verandasındayım, kitap okuyorum, sahuru bekliyorum. Donuyorum! Haziran geldi neredeyse Allah'ım bu ne soğuk! Ama içeri de gidemiyorum çünkü hanımeli muhteşem kokuyor. 
Hal böyle iken soğuk-sıcak demeden çalışan çağrışım treninin lokomotifini tetikledi işte sonra bir şeyler, kendimi Necati Abi'nin bir repliğini hatırlamaya çalışırken buldum. Google sağ olsun, şöyle demiş güzel abimiz:
Öfkeyi teselliyle tedavi ederken kaşı gözü yarmışız azıcık, yüreği kanatacak kadar. Ki bizi bozmaz. Yürek yaraları ile havaya girmek erkeğin şanındandır. 

Ah be güzel abim, nasıl güzel özetlemişsin öyle. Bu repliği yazan Ali Ulvi Hünkar; yahu nasıl bir güzel adamsın sen! Bir keresinde de Necati Abi'ye "aşk acısı şık durmalı üzerinde" diye nasihat ettirmiştin gençlerden birine...elde kağıt kalem baştan bi daha mı izlesem yoksa şunu?


Sığ olmayan bir ruha sahip olup da şu diziyi (Sultan Makamı) izlememiş olanlar bilmeliler ki büyük ziyandalar!
Bu kenar mahalle edebiyatı cümleler burada dursun...çok zarifler. 

26 Mayıs 2017 Cuma

PAHALI BİR HAYAT

Bir tartışmanın ortasındaydık ve ben “asıl belirleyici olan tercihler değil şartlardır” diyebilmek için balıklarla karıncaları örnek verdim. Hani şu meşhur “sular yükselince balıklar karıncaları, alçalınca karıncalar balıkları yer. Kimin kimi yiyeceğine balıklar-karıncalar değil  sular karar verir” düsturu…ve devam ettim, o düsturu bizim mevzuya getirmeye çalışıyordum…ama anladı lafın nereye geleceğini, atladı kesti beni, şöyle bir konuşma sonra:
O: Hiç yok öyle bir şey. Belgeselde gördüm ben, sular bitmişti neredeyse, balıklar çamurun içindeydi, çamurdan sıçrayıp sıçrayıp daldaki böcekleri yakalıyorlardı.
Ben: Ya ne ilgisi var? Bu dediğim genel bir şey, o dediğin balıkları görmedim de istisnadır onlar.
O: İstisna falan bilmem, senin teori çürüdü.
Ben: Ya neyse, unut balıkları, belirleyici olan şartlardır demek istiyorum ben, yani tercihlerimiz öneml…
O: Hayır, konuşamazsın, en başta verdiğin örnek yanlıştı, bundan sonra söyleyeceğin her şey yanlış, çarpı sıfır yani, buradan devam edemezsin.
Ben: Ya tamam da ben demek istiyorum ki…
O: Hayır ya başka bir şey bul, balık teorin çürüdü.
Ben: Ama…

Gerisi yok. Zekasını böyle bel altı demagoji yumrukları için kullanmaktan çekinmeyen birinde zekanın bu kadar yoğun bulunması ne büyük haksızlıktı! Resmen terlerdim derdimi anlatamadığım için, Allah’ım anlamak istemediğinde O’na bir şey anlatmak ne kadar zordu!..ve bir şeye ikna etmek.
Aynı zamanda da çok kolaydı O'nu ikna etmek. Acayip kolaydı hem de, ateşlemek için tetiğine dokunmama bile gerek olmayan silahlarım vardı çünkü. Onun da vardı.

İnsan antisosyal bir varlıktır ve şiddet en öz lisanıdır. Beka tedbiri için bahşedilmiş bize bu şiddet yeteneği fakat beka dışında sebeplerle de şiddet kullanmak en temel alışkanlıklarımızdandır.
Şiddet deyince sadece fiziksel algılamayın, sözlü şiddet, duygusal şiddet, psikolojik şiddet gibi çeşitleri var bu işin. Laf sokmak da şiddettir, parmak sallamak da, surat asmak da. Bir annenin yaramazlık yapan 2 yaşındaki çocuğuna “ama bak öyle yaparsan seni sevmem sonra” demesi muazzam bir şiddettir mesela çünkü çocuk gerçek sanır o tehdidi!
“Öyle yaparsan annen olmam sonra” diyeni bile var… ayarı çok kaçmış bir şiddet bu, dövmekten çok beter bir şiddet.

En güçlü şiddet silahlarından biridir sevgi,  “ateşin, cımbızın” veremeyeceği acıları tek başına üretebilir.
The Green Mile filmindeki katil, küçük ikiz kız kardeşleri birbirlerine olan sevgilerini kullanarak sessizleştirir, “bağırırsan kardeşinin canını yakarım” der ikisine de…ikisi de kardeşinin canının yanma korkusuyla katile istediği sessizliği verir, ikisi de ölür...
Filmin ana fikridir bu zaten, böyle bir şiddetin var olabildiği dünyada var olmak istemeyen…ölmek isteyen John Coffey’nin hikayesidir dinlediğimiz.
John Coffey görüntüsünün hilafına bu dünya için fazla narindir.

Pek çok ebeveyn çocuklarının canına onları çok sevdikleri için okur mesela. Hakkında kitaplar yazılmış çok mühim-derin bir konudur bu. Ebeveynlerin çocuklarına verebileceği en değerli şey onlara kendileri olma imkanını tanımak, desteğini sunmaktır…ama işler böyle yürümez.

Eğer sevgi bir şiddet silahıysa aşk bu işin atom bombasıdır. Öyle yapman gerekiyordur, aklın-gözün çok açık söyler ne yapman gerektiğini ama yapamazsın çünkü çok seviyorsundur…gitmen gerekir ama gidemezsin çünkü ayakların yoktur…gibi.

Ayaksız ve akılsız bir ram olmanın ifadesidir aşk, Şeytan nasıl ateşten yaratılmışsa aşk da şiddetten yaratılmıştır ve aşka düşen kendini şiddete açar. 
Helen Fischer’ın dediği gibidir: Hiç kimse aşkın içinden canlı çıkamaz.

Şu münasebetsiz karikatür açtı bu konuyu.
Zamanında buraya bir melankomik not olarak düştüğüm şu cümleyi anımsattı bana:
Bir insan ki zekayla muhayyilenin veled-i zinasıdır…Kesinlikle kork hatta uzak dur mümkünse. Sıkıysa da sevme!

Bu notu doğrudan o “ışıltılı muhayyile ile zıpkın zekanın veled-i zinası kişi”yi düşünerek yazmıştım.

Sıkıcı olmayan konuşmalar çok pahalı...
İlham veren bir konuşmanın bedeli ise aşırı yüksek!

21 Mayıs 2017 Pazar

UYKUDAN ÖNCE

Hüzünle kederi karıştırır bazısı, halbuki çok başkalar.

Hüzün, hayatın doğal yollardan ürettiğidir, sebepsizdir, yaşamanın yan etkisidir... değil mi ki bu dünya ruha gurbettir, gerçek bir ruhun hüzünden nasipsiz olması o zaman söz konusu bile değildir. Sadece ruhlarını haz kavanozuna turşu gibi yatırmışların becerebildiğidir hüzne uzak durabilmek ki konumuz bile değiller.

İnsan olmanın ölçüsü empatidir, başkasının acısını hisssedebildiğiniz kadar insansınız ve... hüznünüz gibisiniz, hüznünüz kadarsınız.

Efradını cami ağyarını mani tarifi şöyle bir şeydir:

Ne şimdi elem, keder mi bu, karanlık mı, umutsuz mu? Haşa, asla! Bu sadece yüce bir ruhun tecellisidir, okuma yazması olan yüce ruhlar böyle gösterir kendini...
Nereden estiyse dinleyesim geldi gecenin bir vakti ve içimdekiler içimde durmadı, yazıvereyim dedim. Uyku? Yok :)
Bu parça konuşuyor sanki benimle, yıllardır konuşur. İşte hayatı anlatıyor, içindeki o rüzgar gibi geçen yerler geçen zamanın tasviri mesela... Konuşur ama melali fazla aşikare etmeye ar ederek konuşur, "her şey dile gelmez öyle, biraz da sen anla" gibisinden der diyeceklerini ve henüz daha anlatacak şeyleri var iken "yeter bu kadar" deyip bitiverir. Hayatın devam ediyor oluşuna işaret eden bir erken bitme hali sanki ya da bana öyle geliyor.
Parçanın bir yerlerinde de kendime rastlarım.

Açılış valsi olur mu bundan, dans müziği mi ki? Evlenecek olsam kurcalardım bu konuyu, olursa güzel olur bişi çünkü...gerçi Romeo'yla Juliet'in tanıştıkları sahnede çalan Nino Rota parçasını da düşünürdüm de ondan da açılış valsi olmaz, o da fazla hüzünlü çünkü :) Ama nasıl zarif...şu:
Bu piyano coverını orijinalinden daha çok sevdiğim için koydum ama orijinalini de ekleyeyim bari, ayıp olmasın:
Parçayı söyleyen Romeo'nun kuzeni, sahnedeki diyaloglar da müthiştir, güzel filmdir, tavsiye ederim:
Rota, sonu kötü bitecek olduğu için ana temayı bu kadar hüzünlü yapmış muhtemelen, çok aşklı ama çok hüzünlü, tekinsiz bir denk düşme söz konusu yani...n'apçan, kader.
Açılış valsiyle ilgili bu kadar tuhaf düşünceleri olan birinin evlenmemiş olması bence çok normal :) Ama yani Comparsita da çok sıkıcı ve sıradan!

Yazı dağıldı! Özür dilerim Theodorakis Abi, saygısızlık addetme ne olur, örtüyorum hemen yazıyı, uyku da bastırdı zaten.


Sonradan ek:
Hüzne tarif kabilinden şu parçayı da eklemesem olmaz:
Theodorakis'in parçası için kullandığım "melali aşikare etmeye ar eden" ifadesi Farantouri'nin bizzat sesidir...böyle çok doludur çok yoğundur ama asla çok açık ederek yere düşürmez içindekini, bayağılaştırmaz, dimdiktir. Farantouri'nin Theodorakis bestelerini en iyi yorumlayan kişi olarak kabuk görmesi çok da tesadüf değil sanki.

Bu var bi de, incecik bir hüzün ama nasıl da tertemiz bir umut:
https://www.youtube.com/watch?v=hEyb50mHCQU

8 Mayıs 2017 Pazartesi

N'EKAT?

Zeka diye zekatı verilmemiş akla deniyormuş.” yazmıştım daha önce melankomik not olarak, Taptuk Emre’nin sözü bu.
Suzi de geçen gün (kedi olanı değil, insan bu, arkadaşım) dedi ki:
Aklın ve kalbin zekatı uzunca hüzündür.
Fudayl Bin İyad’ın sözyümüş bu da.

Bu işten tek anladığım, zekat işi mühim!

İki zekatlı cümleyi birleştirip tek bir cümle yapmaya çalıştım ama pek oldu gibi değil :) Net bir netice elde edemesem bile güzel bir zihin jimnastiğiydi bu tek cümleye indirgeme mesaisi…bir gün netice de alırım belki :)

GALAT-I MEŞHUR

Okuduklarımız yediklerimiz gibidir, yediklerimize dikkat etmemiz lazım.
Benzetme çok yerinde…bir kitabı okurken kitapla ilgili çok fazla şey aklımızdadır ama iki sene sonra kaba hatlarıyla kitabın ne anlattığı dışında bir şey kalmaz kafada. E nereye gitti onca okuma? İki sene önce yediğiniz yemek gibi işte bu da, kas oldu, kan oldu yağ oldu size o okuduklarınız. Bu sebepten bünyeyi kötü yayınlardan korumak lazım.  Ayrıca vakit de kıymetli bir şey tabi ki.

Soner Yalçın’ın Galat-ı Meşhur’unu okuyorum, 100. sayfa civarındayım, okuyordum daha doğrusu çünkü kalanını okumayı düşünmüyorum.
Eskiden böyle değildim, kitap kötüyse bile bitirmek zorunda hissederdim, bi çeşit kitaba saygı…bu işin saygıyla falan hiç ilgisi yok, değerli değilse okuma yani bu kadar basit, rasyonel tavır budur.

Her görüşten kitabı okumakla her kitabı okumak çok farklı şeylerdir. En sağ, en sol, din kitabı, ateist kitap...hepsini oku yani sorun yok ama her insan her okuduğunda nitelik ve adalet kaygısı gütmeli. Adalet? Evet, bu adalet işi çok mühim.

Soner Yalçın’ın basit bir empoze taktiği vardır: bilgiyle sersemletme.
Önce oradan buradan bir sürü bilgiyi bombardıman gibi sıralayıp güven telkin ettiği gibi okuyucuyu sersemletir, sonra da bu bilgilerin sizi düz bir mantık hattı ile yorumunun doğruluğuna işaret ettiğini gösterir. Verdiği bilgiler doğru ise sorun yok gibi görünüyor ama kazın ayağı öyle değil, sorun var, çünkü en büyük yalan yarım hakikattir. Kalemin adaleti söylediklerinde değil sakladıklarında aranmalıdır.

Yalçın, savını destekleyecek bilgileri bulmakta da cımbızlamakta da çok mahir, savunmasız okurun yorumlarına iman etmekten başka şansı kalmıyor. Savunmasız okur dediğim hem bilgi hem de feraset bakımından pek gelişkin olmayan okur…bu okur tipi mevzuları Yalçın’ın bahsettiğinden ibaret sanır, adamın zaten hazır bir şekilde önüne koyduğu yorumları bilgi gibi içselleştirmekten başka çaresi olmaz bu okurun. Bu okur tipi “bir kitap okudum artık her şeyi biliyorum” diyebilmek için okuyan cinsidir, sorusundan çok cevabı vardır, okuduğu yorumları da bilgi diye hafıza sarayında tutma eğilimindedir lazım olduğunda satmak için…

Kitapta adı geçen insanlar da iki çeşit: hakkında hiç iyi şey söylenmeyenler ve hiç kötü şey söylenmeyenler.
Böyle bir yaklaşım eşyanın tabiatına aykırıdır, dünya siyah-beyaz değildir, rengarenktir.

Velhasılı bu kitap bu haliyle bir düşün eseri değil de bir propaganda aracı…ve tavsiyem odur ki insan göz nurunu da vaktini de propaganda araçlarına harcamamalıdır. Sloganlar fikrin önündeki sistir, dünya görüşünüze uysun uymasın bir kitap bir görüşün propagandasından ibaretse düşünce diye size yutturmaya çalıştıkları aslında slogandır, uzak durmak lazımdır. Yalçın’ın kitabındaki sloganlar yoğun şekilde bilgiyle sarıp sarmalandığı için kolay yoldan entelektüel bir sınıf atlama telaşındaki okurların ökseye yakalanması da mukadder…maalesef.

28 Nisan 2017 Cuma

NOT

2-3 dakikalık ilgisiz bir viral Facebook videosu izledim bu akşam ve aydınlandım, pek çok şeyi anladım.
Meğer bir şiirle ilgiliymiş her şey. Galiba son cümlede kinaye var...galiba değil, var.
Kaçıncı "düşünür"deyim bilmiyorum, bitirip bitirip tekrar başlıyorumdur belki de, mümkün... ki bu mizansende düşünen ben olmamalıydım ama evdeki şiir çarşıya uymadı.
Keşke bu akşam dışarı çıksaydım.
Belanın hep kötü konuşmaların neticesi olduğu düşünülür, halbuki konuşmaların asıl bela getireni güzel olanlarıdır. Anlatsam anlaşılır ne demek istediğim hatta anlatmaya lüzum bile yok, anlatılmışı var, bir beyit yazsam şuraya apaçık netleşir her şey ama melali öyle çok aşikare etmek olmaz.
Öyle işte, plansız bir akşam aydınlanmasının hışmına uğramış bir beynin rontgeni kabilinden bu not da burada dursun.

Not: Kar suyu gibi nasıl da içe işliyorlar, nasıl da inceler...
https://www.youtube.com/watch?v=GZMHTMK6X3c
https://www.youtube.com/watch?v=wVnjoWU3Cb4

12 Nisan 2017 Çarşamba

KARNIYARIK

Kızın kankası: Nasıldı, ne yaptınız?
Kız: İyiydi, konuştuk işte.
Kızın kankası: Nasıl biri?
Kız: Kötü biri değil asla ve bu iyilik halinin ağır cezalık suç olduğunun farkında olacak kadar da zeki, algısı açık.
Kızın kankası: Ooo en kötüsü!
Kız: E yani…tercihinin kendine gelmekten değil de kendinden geçmekten yana olduğu da yüzünden çok belliydi.
Kızın kankası: Tanışmayı neden kabul etmiş o zaman?
Kız: Bilmem, bi kendine bakıp çıkmak istemiştir belki. Otururken de kendi aklının içinden geçip duruyordu sürekli, bunu çok fazla yapıyordu.
Kızın kankası: Hımm, olmaz mı yani?
Kız: Bilmem, olabilir, mümkün ama biraz karnıyarık gibi.
Kızın kankası: Nasıl?
Kız: Güzel olursa tadından yenmez, kötü olursa açken bile yiyemezsin.
Kızın kankası: Her türlü yenmez yani.
Kız: Gibi…ataletin kendisini akıllıcaymış gibi gösterdiği hallere örnek bir durum.
Kızın kankası: Hayırlısı o zaman yaa.
Kız: Tabi tabi, hayırlısı anasını satiim.


Koro: Hadi inşallah!


Erkeğin kankası: Eee nasıldı?
Erkek: Sorun yok, konuştuk işte.
Erkeğin kankası: Nasıl biri?
Erkek: Oldukça üst düzey bir ruh, sadece bakarak beni görebildi.
Erkeğin kankası: İyi bir şey mi bu?
Erkek: İyiliği netameli bir şey. Kalmak için aklına üşüşen sebeplerin hepsi aynı zamanda gitme sebebi, kendi de farkında zaten bunun, hem zekası hem de ruhsal derinliği bunu fark etmeye müsait biri, çok belli.
Erkeğin kankası: Hımm karnıyarık durumu yani, güzel olursa sanat eseri, kötü olursa çöp.
Erkek: Tam öyle. Fütursuzca sanat eseri de yiyemez yalnız bu kız, o Vandallık onda kesinlikle yok.
Erkeğin kankası: İyi de bu işler böyledir, insan dediğinin gerçeği zordur, sahtesi değersiz… hem zora gelmekten hem de değersizlikten kaçarsan da atalet kapanına tutulursun.
Erkek: Aynen, ataletin kendisini rasyonelmiş gibi gösterdiği haller işte bunlar. Ama asıl soru…ya gerçek değilse?
Erkeğin kankası: O zaman katmerli kader çiftesi!
Erkek: Öyle, tastamam bir yaşama haline erişebilmek için ölümle pazarlık yapmak ya da yapmamak, işte bütün mesele bu.
Erkeğin kankası: Kasma ya, akışta kal, hayırlısı.
Erkek: Tabi tabi, hayırlısı anasını satiim.

……………………………………………………

Kız 2’nin kankası: E anlat Prenses, nasıldı?
Kız 2: Off çokkk süper bi çocuk, bayıldım!
Kız 2’nin kankası: Ayy çok sevindim! Düğün kıyafeti bakmaya başlıyorum ben o zaman!


Koro: Hadi inşallah!


Erkek 2’nin kankası: E anlatsana olm nasıldı?
Erkek 2 : Olm kız çok güzeldi lan, prenses gibi kız şerefsizim.
Erkek 2’nin kankası: Ooo hadi hayırlısı kanka, sağdıcın ben olcam ha!

21 Mart 2017 Salı

YILDIZLI NOT

"İçini büsbütün yıldız basmak" ne kadar muhteşem bir ifade...
Attila İlhan'ın Pia şiirinde geçer.

Çok güzel dua olur bundan:
İçimi büsbütün yıldız bassın Allah'ım.
Amin.

17 Mart 2017 Cuma

MELANKOMİK NOTLAR - 35

Bugün içimde böyle bi yalnış şeyler yazma isteği var ama yok.

"Cam gibi olacaksın bu hayatta, kıranı keseceksin” yazıyordu bir profilde…süper!

Kısa şiir:
Ya akıl olacak insanda ya kısmet
İkisi de yoksa, olmaya cesaret.

Hayat kısa kuşlar uçuyor… kuş ölür sen uçuşu hatırla.
Kuş ve ölüm bir araya gelince kesin şiir oluyor, banko yani, kaçmaz :p
En güzeli de “Sebil ve Güvercinler” şiiridir. (Bence yani, çok severim)

Bu gün doğan çocuklar için isim:
Erkek: Sevi
Kız: Seviye

Küvetin de gideri var ama...talibi yok :p

İlkel barbarla Avrupa arasındaki fark, 5 yıldızlı otelde iş tutan fahişeyle sokakta müşteri arayan fahişenin arasındaki fark kadar.

Yobazlık insanın kök salma isteğinin bir tezahürüdür ama ondan da çok köksüz kalma korkusunun tezahürüdür.

Samsung S7 Edge kişisi napıyo acaba, fikrim bile yok, hem de hiç yok. Kim bilir kimdi ki zaten…

Susamış bir insanın çişinin gelmemesi lazım…bence.

Kelimelik’te (scrabble) 3 tane ı gelmiş gibi hissediyorum bazen, kilit!

Kainatta birbirinin aynı iki şeyin olmaması gibi aynada aynı görüntüyü iki kez görmek de mümkün değildir. Dünyanın narsist bir pervane gibi kendi etrafında, meftun bir pervane gibi ateşin etrafında döndüğünü öğretmişlerdi okulda. Halbuki Güneş, diğer meftunu gezegenlerle birlikte çizgisel olarak da hareket eder....yani; kainatta bir kez bulunduğumuz noktada bir daha bulunamayız. En öz hissimizin gurbet hissi olması boşuna değil, bundan ala gurbet mi olur?
Aynı kitabı 10 sene sonra okursan da kitap değişir ayrıca.

Bişi itiraf etçem. Ben aslında bu ülkeyi sevmiyorum, bakmayın öyle memleket meseleleri konuşup durduğuma, gidecek yerim olmadığı için mecburen seviyormuş gibi yapıyorum. Genel olarak Türkler'i de sevmiyorum zaten (bu yalan olabilir yalnız) ama başka milletleri de sevmiyorum. Japonlar'a sempatim var sadece, o da çok az. Bir tek hayvanları seviyorum…ısırmadıkları müddetçe! En çok da bazı şiirleri seviyorum ama en çok da onlar ısırıyor.

Bibedel: Bedelsiz, maddi karşılığı olmayan, paha biçilmez,
Bilabedel: Bedelsiz, bedava, beleş.
Bu iki kelime hem aynı manaya hem de tam zıt manaya gelebiliyor. Birine “bibedel” derseniz iltifat olur ama “bilabedel” fena bir hakaret.
Yalnız hem bibedel hem de bilabedel şeyler de var ve çok kıymetliler: hava, gökyüzü, yağmur, Güneş, fotosentez, göz, kalp…gibi.

3,5 aydır melankomik not yazmamışım hiç ama bir sürü yazı yazmışım...tuhaf!

Keşke her şeyi birbirine karıştırınca olan şeyler aşure gibi güzel olsaydı…ama olmuyor.

İstisnalar kaideyi sever.

SIFIR RH NEGATİF PARADOKSU

Leoparın kuyruğunu tutma, tutarsan da bırakma.
Zimbabwe atasözü.

Bir yerine bıçak girmiş birine yapılması gereken ilkyardım, bıçağı girdiği yerden çıkartmamaktır, yani hiçbir şey yapmamaktır... doktora götürmek lazımdır adamı. Bıçak yerinden çıkarsa kanama başlar çünkü, bıçağı kanamanın durdurulabileceği bir yerde çıkartmak gerekir, yoksa kan kaybı çok olur.

Septikle paranoyağın farkı septiğin şüphelerini akla dayandırmasıdır, paranoyaksa bünyesi abuk subuk şüpheler  üreten hastadır,  şüpheleri ciddiye alınası değildir.

Korku insanı korur, yapabileceği şeyleri yapmasını engelleyerek korur. Korkuyu ortadan kaldıran ise daha büyük bir korkudur.

Ölümü gösterip sıtmaya razı etmek:
Bütün saatlerini tek bir kişiye göre ayarlamış ve o saatin çok yanlış bir saat olduğuna dair şüpheler besleyen bir septiğin tek bir dileği vardır: paranoyak çıkmak... yani şüphelerinde haksız çıkmak ister çünkü acıdan korkar. Fakat mantıklı sebeplere dayanan şüpheleri giderilmedikçe gelecek korkusu acı korkusunu bastırmaya başlar, kurban giderek acıya gönüllü hale gelir...ve sonunda bıçağı çıkarır. En olmadık yerde bırakır leoparın kuyruğunu çünkü bu işin bir olur yeri yoktur, doktoru yoktur, tamamen serbest kalmış bir leopar artık kaderdir, kanama kaçınılmazdır.

Çok yıllar önce birisi bana "yalan söylesem bile bana inanmak zorundasın" demişti ama inanmamıştım çünkü gerçekten yalan söylüyordu, suçum inanmamaktı...zaman da şüphelerimi haklı çıkartmıştı.

Haklılık hastalıktır, haklı çıkmak lanettir, zaman tanrısının en sevdiği ceza da insanı şüphelerinde haklı çıkartmaktır.
İyi bilirim.

15 Mart 2017 Çarşamba

İNSANIN KANADINA BOK DEĞMEYE GÖRSÜN

Adamın birine “dile benden ne dilersen” cinlerinden biri gelmiş “dile benden ne dilersen ama sana ne verirsem komşuna iki katını vereceğim” demiş.  Adam da dilemiş:
Tek gözümü çıkart.

İnsanın kendi tamlığını başkasının eksikliğinde araması, varlığının anlamını başkalarının yoksunluğunda bulmayı umması, bu yönde çareler tasarlaması… hazindir.

Ego insanın en iyi dostlarından biridir ama haindir. Çok işe yarar, pek çok kazanımımızın mimarıdır ego, bizi bu dünyada başarılı yapandır … ve bizi cennetten kovdurandır …ve sahibini uçurumdan itme fırsatlarından hiçbirini ıskalamayandır!

İnsan muhteşem bir varlıktır fakat  muhteşem hayalleri yersiz ve sığ maişet kaygılarında yahut ucuz tahakküm-mülkiyet isteklerinde kaybetmek de en öz marifetlerindendir… bir çeşit nasiptir bu tabi ama o nasipsizliğe sebep de yine insandır. Necip Fazıl’ın o nefis benzetmesiyle insan, Güneş’i ceketinin iç astarında kaybedebilendir.

Sadece gözünün görebildiğini anlayabilen insanlara dair bütün bu sözler… ki insan donanım olarak gözünün görmediğini de idrak edebilme yeteneğinde olandır. İşte bu yetenek inkarcıları için Cela “ötmeyen kuş” demiş:
Ağlamayan kadın akmayan çeşme gibidir, hiç bir işe yaramaz ya da ötmeyen cennet kuşu gibidir; Tanrı'nın izniyle kanatları düşer, çünkü ötmeyen kuşa kanat gerekmez.

Bu muhteşem alıntıyı ikinci kullanışım blogda, daha önce de kullanmıştım, bu dünyaya mucizeler gerçekleştirsin diye yollanmış olan kadının varlığını süfli işler peşinde tüketmesinin hüznüne dair bir yazıydı. Alıntıyı ikinci kez kullanmamın sebebi, alıntının Türkiye’de bir kardeşi olduğunu fark etmemdir, muhteşem bir atasözü:
Eşeğe kanat taksan uçup gideceği yer ahırdır.

Ahıra ulaştıktan sonra eşeğin de kanatları düşer.



Not: Cela'nın ne demek istediğini anlamakta zorlananlara bu yazı belki yardımcı olabilir:
http://efervesanbalik.blogspot.com.tr/2015/05/kadin.html

14 Mart 2017 Salı

MAVİ

Çok eski bir türküdür mavi, herkesin de bildiğidir. Bilabedeldir ama çok pahalıdır, "ele geçmez o ahu" hesabı biraz.
Kafanı her kaldırdığındadır, kafanı kaldırdığın her yerdedir ama aslında yoktur.

Ders-i aşkın müşkilin Yahya nice halleylesin?
Söyleyenler kendini bilmez, bilenler söylemez.

Kendini bilmezlerin söylediği, kendini bilenlerin söylemekten geri durduğu... yanarak ne olduğunu bilebilmiş ama o bilmeyle artık kendini bilememiş pervanelerin söylediği, ateş bilmez siyah böceklerinse söyleyemediği...dir işte mavi.

Mavinin boncuğu olur, gözü olur, denizi, gökyüzü olur ama yemesi olmaz, mavi yiyecek yoktur. Allah maviyi midemize dolduralım diye göndermemiştir, sanki "bak, peşinden git ama yakalayama" gibisinden bir mesajla boğazımıza düğümlüdür mavi.

Mavinin temsili videosu aşağıdaki gibidir. O video bunca yıldır bana "neden efervesan?" diye soranlara da cevap niteliğindedir.

Mavi hakkındaki bir yazıda bu kadar çok "dır" ek fiiliyle biten cümle bulunması tam bir münasebetsizliktir, kendini bilmemenin ifadesidir.

İnsan bilerek kendini bilmeyi öğrenememektedir.

video

Not: Aradım buldum, 9 Aralık 2015'te " Her türden her bok rengim var, mavim yok." diye not eklemişim bloga...bu yazı o notun şerhi mahiyetindedir... yahut devamı.