20 Eylül 2017 Çarşamba

MELANKOMİK NOTLAR - 36

Blogu boşlamışım yine birkaç aydır. Haklı sebeplerim var napiim? Olur öyle arada, olmalı.

Eylül ayı içinde İstanbul’da uyuduğum bir hafta sonu gecesi henüz yok, 30 Eylül’de olacak ilk, eğer olursa tabi! Sırasıyla Şarköy, Bursa, Dubai’de uyundu, önümüzdeki hafta sonu da Ankara planı var. Bu kadar seyahat bana çok fazla, “özel zevklerim arasında seyahat etmek” yok ki, bu ne seyyarlıktır!

Suzi, 5 gün üst üste eve uğramadıktan sonra ben eve girince bildiğin çıldırdı, kapıyı açar açmaz panik halinde miyavlamaya başladı, kendinden geçti, özlemiş mi ne? :) O kadar ki videoya çekmediğime pişman oldum, öyle ilginçti halleri.

Derdini anlatacak kadar İngilizce bilenlere öykünüyorum,  benim derdimi anlatacak kadar Türkçe’m bile yok!

Neredeyse bir yıl önce (baktım şimdi, 360 gün olmuş) yazdığım yazıya geçen gün yorum geldi. Ne güzel bir sürprizdi o…

Sürpriz, mütevazı, şoför, inkılap, egzoz, şalter …ne zor kelimeler di mi? Çok var bunlardan ama daha “herkes”i bile çözememişken bunlara sıra gelmiyor.

Her şeyi yerinde yemek lazım, Çin yemeği hariç, net!

Bu Shameless’ta zerre shame yok hakikaten, ama güzel. Pis şeyleri seviyorsam demek :)
O diil de şu Black Mirror başlasa artık, o en süper!

Son zamanlarda elime aldığım kitaplar ya kötü ya vasat, kötüleri okumadan kenara atıyorum, vasatları bitiriyorum, böyle aptal bir mesai, daimi bir hayal kırıklığı hali. Ya beklentilerim olmaz yerlere yükseldi müşkülpesent oldum, ya seçmeyi beceremiyorum ya da Evren okumamı istemiyor…bilemedim.


Çok sıcak bu gün! Kompresör çalışmak istemiyor, hararetten dolayı durduruyor sürekli kendini. Sanki biz çok isteyerek çalışıyoruz ha, sen de sık biraz dişini kompresör efendi!

21 Ağustos 2017 Pazartesi

VARLIĞA GEBE, LÜZUMSUZLUKTAN AZADE

Aradığımı artık önemsemediğimi fark ettikten sonra nasıl bıraktıysam fotoğraf çekmeyi, şu bloga bir şeyler karalamayı bırakacağım bir gün de olacak biliyorum.
En iyisi rüzgar sörfü yalnız, çünkü bir sen varsın bir deniz bir de rüzgar.
Aklın uyumamaklığı da mis kokulu bir döşek ihtiyacından değildir, fıtratı uykusuz.

Var olmaktan tek anladığı öteki egoları dürtmek-itmek olan bünyeler hayra yormaz şu yazdıklarımı biliyorum.
Ama çok şükür ki bunlardan incelikli hayırlar süzebilecek zarif ruhlar da var… ve pek çok güzellik anlamakla başlar.
Öyle üstünkörü bir anlamak değil yalnız, içine düşmeli anlama.

Zamandan ince
Yokluktan önce

Varlığa gaye

İğneden ince 
Akıldan ziyade 

Zamanın gece gibi akması, inceden de ince

Yokluğa gebe
Varlıktan azade

8 Ağustos 2017 Salı

HEMAT


To Live Is To Die...yaşamak ölmek içindir.
Yıllardır dinlemekten vazgeçemediğim, kaç kez dinlediğim konusunda fikrim dahi olmayan sarsıcı Metallica parçası. Grubun merhum  üyesi Burton tarafından bestelenmeye başlanmış ancak ölünce diğer üyeler tarafından tamamlanmış inanılmaz parça.
Parçanın başı ve sonu aynı, başladığı gibi bitiyor yani.
Parçayı dinleyişim yıllardır ama başta ve sondaki (0:00 - 1:01 arası ve 9:08 - 10:02 arası) yumuşak-lirik kısmın anlamını kendimce fark etmem-çözmem yeni..."kendimce"  diyorum çünkü bu fikrimin doğruluğunu onaylayan herhangi bir kayıt yok, varsa da ben bilmiyorum.
Baştaki yumuşak-lirik kısım ana rahmini, sondaki ise mezarı simgeliyor sanırım... fikrim budur.
Bu yumuşak kısımda çok belirgin bir huzur var. Ölümü henüz tecrübe etmedik fakat insan denen canlının en huzurlu olduğu yerin ana rahmi olduğu kesin, Freud'un kafayı oraya o kadar takması boşuna değil.
Bu hesapla ölümün de ana rahmi kadar huzur ihtiva ettiği... parçanın ana fikri oluyor.

Huzurdan sonrası ise sert ve kaotik, yani hayat.
Yalnız 4:57 - 6:20 arası ne anlatıyor bilmiyorum ama...çook fena, çok ince şeylerden bahsettiği muhakkak! İnsanın ruhunu büker oralar, hele o baterinin tek tek girişi, offf!..

Şu dediklerim parçanın adıyla da gayet bağdaşıyor, olan şey bir tam olarak nedir, büyük resim nasıldır? Meraklısı düşünsün, müzikli fasıl bu kadar.

İnsan hayatındaki ilk ve en büyük travmalardan biri doğumun kendisidir. Gayet korunaklı bir yerden kaotik-sert dünyaya çıkıyoruz, kolay değil tabi.İlk yaptığımız iş de ağlamaktır.
Doğan bebeğin ağlama sebebi oksijen görmemiş ciğerlerinin bu yakıcı gazla tanışmasıymış, ciğerleri bildiğin yanar yavrunun, o da ağlar haliyle. Ağladıkça da ciğerlerine daha çok oksijen dolar. Bu ağlama o kadar hayatidir ki bebek ağlamazsa poposuna şaplak atar ağlatırlar.
Ciğeri yandıkça ağlar, ağladıkça ciğeri daha çok yanar. Hayata hoş geldin, hayatın çalışma prensibi tam olarak budur.

Oksijen malum hayattır, olmazsa olmaz. Yani hayatın içimize dolması acı vericidir ve...kaçınılmazdır!
"Yaşa" emriyle doğarız. İnsan, psikolojik ve fiziksel hayatta kalma mekanizmaları ile donatılmış olarak doğar. (Refleksler, inkar, korku vs) İki temel itkisi vardır: hayatta kalmak ve üremek.
Üremek de hayatın devamına dair mecazi bir eylem olduğu için bu iki itkiyi "hayatın devam etmesi" şeklinde tek bir itki gibi düşünmek mümkün.

Bu dünyadaki her şeyin patronu hayattır, her şeye o emir verir. Ölümü hayatın zıttı gibi düşünmek doğru değil çünkü ölüm de hayatın emrindedir. Hayat, kendini devam ettirmek için ölümü kullanır, ölüm olmasaydı hayat olamazdı. Bu sebepten aldığımız ilk emir "yaşa"dır, ölene kadar en öncelikli kaygımız da bu emre uymak olur.
Hayat bir tercih gibi sunmaz kendini, dayatır. Yaşamak sadece hak değil görevdir.

Ana rahmini Cennet'e benzetmek mümkün. Doğmayı da Cennet'ten kovulmaya. İstemeyerek doğarız aslında.

Meyve-i memnudan tatmak günahından beri,
Karban-ı aşk bitmez bir beyabandan geçer.
Yahya Kemal
(Yasak meyveden (elma) tatmak günahından beri, aşk kervanı bitmez bir çölden geçer)

Aşkın hasretten başka bir şey olmadığından, sılasını özleyen gurbetçinin içine düştüğü hasret duygusu gibi aşkın içine düştüğümüzden  blogdaki başka yazılarda da bahsetmiştim. Zaten kocaman bir konuyu tırtıklayarak, yazılara bölerek, çok zaman da tekrara düşerek anlatıyorum, o birbiriyle alakalı yazıları belki birgün bir araya toplar kocaman bir yazı yazarım.
Ezcümle...Cennet'ten kovulan insanın hasretin-aşkın içine düşmesi gibi doğarak hasretin-aşkın içine düşer bebek. İnsanın en temel duygusu hasrettir, özlemektir, sılayı özler insan, ana rahmini özler, Cennet'i özler.

Şu doğar doğmaz ağlayan bebeğin neden ağladığını şu şekilde açıklamak da mümkün:
Gayet korunaklı, güven dolu, huzur dolu bir ortamdan gayet sert bir ortama düşmenin verdiği acı. Hayat (oksijen) acıtır.

4 Temmuz'da yazdığım yazıda (Nasipli gedalarla nasipsiz haşerat meselesi) bu dünyadaki asıl nasibimizin acı olduğunu, bu dünyanın acı çekme yeri olduğunu yazmıştım. Şimdiye dek yazdıklarım o yazının devamı gibi de düşünülebilir. (Toparlamak lazım bu yazıları)

Yaşamak isteyen taraflarımız olduğu gibi ölmek isteyen taraflarımız da var...demiştim bir başka yazıda da.
Ölmek isteyen tarafımız aşklı tarafımızdır (ruh), yaşamak isteyen tarafımızsa nefsimizdir.

Ruh ölmeyi arzular çünkü koptuğu bütüne tekrar kavuşmasının (vuslat) tek yolu bedeni kalıcı olarak terk etmektir, ölmektir, hayat aktifken ruh bedende hapistir. Ruh, içine düştüğü hasretin-aşkın ızdırabıyla sızlayan tarafımızdır, hüznümüz ruhtandır.
Nefs ise "yaşa" emrini alan-uygulayan tarafımızdır.

Aşık olduğumuzda dopamin pik yapar, noradrenalin pik yapar, serotoninse dip yapar.
Dopamin pik yaptığı için enerjik oluruz, yerimizde duramayız. Neşeli bir enerjidir bu, ne güzel.
Noradrenalinin pik yapması da takıntılı şekilde maşuğu düşünmeye sebeptir.
Serotoninin dip yapması ise depresyondayken başımıza gelendir, isteksiz ve hüzünlü yapar bizi.
Bu ne tuhaf bir hormon karışımıdır böyle di mi? Aşıksak hem enerjik hem de depresifiz! Tuhaf değil aslında.
Aşık olduğumuzda tek istediğimiz vuslattır ve vuslat aşkı öldürür. Yani aşık kişi içine düştüğü aşktan kurtulmak için kavuşmak ister. Aşkı istemeyiz ama düşeriz, sonra da kavuşarak o aşkı öldürmeye çalışırız. (Bunları da yazmıştım galiba)
Aşkı öldürmeye çalışan tarafımız hayatlı tarafımız (nefs), aşka maruz kalan tarafımızsa ölümü arzulayan (ruh) tarafımızdır.
Bu iki kutup arasında kalmak da...çok yıpratıcıdır, aşk yıpratır!

Hz. Adem neden kovuldu Cennet'ten, elma haram değildi ki? Kovuldu çünkü takdir-tercih hakkını kullandı, hür iradesini kullandı...ki irade ilahi bir şeydir, kendisini yaratanın kendisine verdiği cüzi iradeyi kullandı Adem.
Bu iradeyi kullanmanın yeri Cennet olmadığı için, dünya olduğu için...dünyaya yollandı. Kovulmadı aslında, yollandı.
İnsan sahip olduğu cüzi irade nispetinde "tanrı"dır, ilah değildir elbette (la ilahe illallah) ancak iradesi İlah'tandır. (İlah, kural koyucu demektir, gerçek irade sahibinin işidir kuralları belirlemek, mesela fizik kuralları)
Kafası karışır işte insanın bu sebepten, nefsi ona tanrı olduğunu fısıldar çünkü. Sahip olduğu cüzi iradeyi külli irade sanacak kadar da...ahmaktır, kördür. (Viva La Muerte yazısında uzunca bahsetmiştim tanrı sanrısından)
Her şeyi kontrol etme isteğimizin, hakim olma, baskın olma isteğimizin kökü buradandır, nefstendir. "Yaşa" emrini büyük bir iştiyakla uygulayan nefs, öleceğini unutarak yaşar.

Eyes Wide Shut filminin konusu tamamen budur...bu başyapıtın masonları anlattığı falan sanılır, evet masonlar yahut o tarz gizli örgütler dünyaya hakim olmak noktasında oldukça güçlüdürler  ancak filmin en çarpıcı yeri aslında Aids'ten kıl payı yırttığını anladığı andır. Oradaki müdahale doğrudan ilahidir (külli irade) çünkü.
Muazzam özgüvenli, yakışıklı, itibar gören sosyete doktorumuzun gücünden şüphe etmesi karısının bir başka erkeği arzulayabilme ihtimalinin sıfır olmadığını öğrenmesi ile başlar... ve filmin sonunda bir böcek kadar aciz olduğunu idrak eder o havalı doktor! Bu duvara çarpmış kafanın allak bullak olması doğaldır ve "bunları bilerek yaşamaya nasıl devam edeceğiz, bundan sonra ne yapacağız" diye sorar karısına ve karısı şu aşırı zekice cevabı yapıştırır: seks.
Bu cevabın iki anlamı var, haz ve hayat.
Seks yapacağız çünkü seks hazlı bir şeydir ve "şimdiye dek yaptığımız gibi hazzın peşinden koşmaya devam edeceğiz" demektedir.
Seks üremektir aynı zamanda, hayatın devamıdır..."bu hayatı yaşamakla kalmayacağız, devam etmesi için bir de çocuk yapacağız" der yani.
Kubrick'in o filmin montajından hemen önceki şüpheli ölümü de...harbiden şüphelidir yani! Tane tane ve defalarca izlenesi bir başyapıttır, Kubrick'in enfes son dakika golüdür.

Kadının "haz peşinde koşacağız ve hayata itaat edeceğiz" demesindeki saklı anlam "anlamdan uzak yaşamayı dert etmemeye devam edeceğiz"dir. Haz, nefsin peşinde olduğudur ve söyledikleri de sadece nefse dairdir, ruhu yok sayan bir cevaptır verdiği.

Halbuki...bu dünyadaki her şey, haz ve anlamdan ibarettir-mürekkeptir. Hazda anlam arar, anlam arayışından hazlar türetiriz.  Anlam kendisine bu dünyada tam olarak ulaşabileceğimiz bir şey olmasa da ucuna dokunabildiğimiz, fikir edinebildiğimiz bir şeydir.

"Anlam"a uzak, hazza yakın durdukça daha neşeli (mutlu) oluruz, 
ruhu yok sayıp nefse abandıkça daha neşeli (mutlu) oluruz ama...
o mutluluk sandığımız, dünyadan nasipsizliğimizin ifadesinden başka bir şey değildir.


Not: Bu aslında yekpare bir yazı değil...bir not sadece, birgün mevzuları birleştirirsem bu yazının etrafında birleştireyim...diye yazılmış bir not.


Sonradan not : Uyarıldım, parçanın girişiyle finali aynı değilmiş!
Gitar aynı, melodi aynı ama girişte bateri varken finalde yomuş. 20 sene dinlemişim şunu, bu ayrıntıyı fark etmemişim, hayret! Dinlerken kendimde olmadığım için fark etmemiş olabilirim, fazla kaptırmak körlük yapar malum.
Peki benim teoriye göre bateri ayrıntısı ne manaya geliyor olabilir?
Girişteki (doğum) bateri sesi çocuğun anne karnında duyduğu, anlamlandıramadığı dış sesler olabilir. Neticede kendi görmese de mekan olarak dünyadadır çocuk, çarpmalı sesler bunun ifadesi olabilir.
Finaldeki (ölüm) baterisiz huzur ise gerçek huzurun ifadesi olabilir. Çarpma yok, alabildiğine dinginlik.
Girişi ilkbahar, finali sonbahar gibi de düşünmek mümkün. İlkbahar göç hazırlığının, var olma hazırlığının telaşı ile yüklüyken sonbaharda nihai huzura erişilmiş…gibi.

Sonradan not 2: Şöyle bir yorum geldi:
Çalışmanın 4:25 saniyesinden sonraki slow bölüm çocuk edinme olabilir mi?  Kısa bir süre için bebekle huzuru yakalamak.  Ama bir süre sonra yine hayat ve daha şiddetli korkular...çünkü çocuk edinmenin sarhoşluğunu atınca daha korkulu bir yaşam var.

Katılmıyorum. 4:25 – 6:20 arası birine aşık olmaktır bence. Önce bir sessizlik olmuş, dünya bi durmuş, sonra dünyanın en güzel şeyi olduğu düşünülen kişiyle karşılaşılmış.
O kişi “yeni dünya nirengisi” olarak tarif edilmiş, kabul edilmiş,  geri kalan her şey de o nirengiye göre yeniden ayarlanmış. Sonra da acı…acının da sonu var tabi, bitmiş. Standart kırık aşk hikayesi yani.

Ama çok iddialı değilim yani şu yorum için, bir anlamı varsa budur bence…yorumu sadece.

31 Temmuz 2017 Pazartesi

PİS MAHLUK

“Özlemek özlenmek istemektir”…miş. Oruç Aruouba böyle buyurmuş. O öyle dediyse öyledir, amenna.

İçinde kocaman bir oyuk bırakan özlenenin içindeki bir oyuk olmak istiyor demek ki özleyen.

Derya Alabora’nın Masumiyet’te “ne pis bir mahluk be şu insan” demesi boşa değil, canı yanarken bile can yakmak isteyen bencil-pis bir mahluk şu insan.
Var olmak istiyor, bilinmek istiyor, yetmiyor etkili olmak istiyor.  En temiz aşklı işlerde bile kendini dayatmadan duramıyor.

“Öleyim de iyice özlesinler” diye öleni bile var, böyle bir ümitle ölüyor adam. Ama tabi ölümün başka sebepleri de var, “kuşpalazı, boğmaca, karaçiçek, sıtma, yürek enfarktı, kanser filan.”
Ölmek istemeyenler de ölüyor yani ki konu bu değil.

Demek istediğim…egomuz her işimize bulaşık. Tertemiz özleyemiyoruz bile, özlemi özlenme isteğine bulaştırmadan özleyemiyoruz.
Kendimizi aradan çıkartamıyoruz, çakma bir dünyadaki çakma tanrı gibiyiz… halbuki ayağımızı ıslatan şu su sonsuza dairdir, görsek göreceğiz, göremiyoruz.
Egomuz önümüze çekilmiş duvar gibi, hakikat onun arkasında, göremiyoruz.
Ve tüm bunlar sonsuz bir aşkın içinde, onu da göremiyoruz. 
Bütün manzarası yandaki apartmanın duvarı olan bahtsız apartman sakini gibiyiz işte, balkonumuz olsa ne olur ki, göremiyoruz.

Hakikaten yahu; ne pis mahluk şu insan!


Özlem için not:
Ey gönül, madenin ne kadar yufka!
Yeter ağlamana bir kuş ötüşü.

Necip Fazıl

26 Temmuz 2017 Çarşamba

ASIL

“Kimin şair olacağına kadınlar karar verir”miş.
Kim uydurmuş bilmiyorum da biri böyle bir şey yazmış bir yere, gördüm ben de az önce, böyleymiş.

Hiç de öyle değil, hakikate teğeti bile yok şu sözün.
Lohusa sendromu gibi bir sanrı bu, kadın “ben yaptım” sanıyor, kafası karışıyor ama o şiiri o adamın içine bir koyan var!..di mi?
Adam beyhude yere mi “güzelliğin on par’etmez, bu bendeki aşk olmasa” dedi yani şimdi?

Aklıma ilk gelen “peki bunca boktan şairin bunca sevgilisinin günahı ne” sorusu idi ama bunu mevzu etmeye değmez :)

Sene taa bilmem kaç, kitapçıda avare avare bakınıyorum, Attila İlhan’ın biyografik fotoğraf albümü diye bir kitap gördüm, yeni çıkmış, hemmen atladım üzerine, ne yapmam gerektiğini  biri sufle vermiş gibi sayfalarını karıştırmaya başladım, Suna Su’nun fotoğrafını arıyordum….
Hep merak etmiştim: bu şiirlerin muhatabı kadın nasıl biridir, kime yazılmış olabilir bu şiirler, hangi güzellik yazdırmış bunları bu adama? 
Evet Zehra da var, Sabiha da var ama ille de Suna Su yani, onu çok pis merak ediyordum.
Buldum da, tam sayfa fotoğrafı vardı. Allah için çok güzel kadınmış, öyle böyle güzel değilmiş hem de!

Ama şurası da bir gerçek ki hiçbir güzellik o şiirleri hak edemez, yok yani öyle biri, olamaz. Olan şey Attila İlhan’ın “imgelem kumaşından fazlasıyla ebruli, iyice rahşan bir afet biçmesi”nden başka bir şey değildir, daha da şairce bir söyleyişle Nedim’in “Yok bu şehr içre senin vasfettiğin dilber Nedim, bir peri-suret görünmüş, bir hayal olmuş sana” demesidir olan şey tam olarak.

Adam zaten aşıktır da kadın üstüne gelmiş bulunur.

Olan şey…birinin içindeki yüksek şiddetle-gürültüyle yanan ateşe bir muhatap aramasıdır sadece, arayan bulur, bulursun bulmasına da…sonsuzun o bulduğunun içinde olmadığını anlaman ne kadar sürer ki?

ne vakit bir yaşamak düşünsem
sus deyip adınla başlıyorum
içim sıra kımıldıyor gizli denizlerin
hayır başka türlü olmayacak
ben sana mecburum bilemezsin

Aşk bir baş etme yöntemidir, hiçbir kurala boyun eğmez, otoriteye asla sırnaşmaz… aşk hayatla en müdanasız tarafından bir baş etme yöntemidir. O aşka muhatap tutulan da “bana yapılıyor” sanır... halt etmişsin sen, komiktir yani başka bir şey değil.

Dediğim gibi; o şiiri oraya bir koyan var.

20 Temmuz 2017 Perşembe

NE BEKLİYORDUN Kİ?

Hayat Sefiller romanı gibi değil, The Vire dizisi gibi…

Romantizm-realizm arasındaki tercihimi her zaman realizmden yana kullanmış olmam objektifliğime halel getirmez çünkü salt bir zevk meselesi değildir bu, anlama formatıdır… ki romantizm hakikate parazit yapıp duran bir şey olduğu için sürekli yanlış anlarız bir şeyleri. (Romantizmden kastım mumlar, ay ışığı filan değil, edebi akım olan romantizmi kastediyorum, eski bir tarihte yazı yazmıştım bununla ilgili, oldukça da uzun bir yazıydı)

Bir ay önce şu cümleyi yazmışım bloga:
Bizler sonlu bir dünyaya sonsuzu sığdıramamanın muzdaribiyiz.

Yazdığımdan beri sorti yapıp duruyor beynime bu cümle, üzerine bir şeyler, pek çok şeyler inşa etmem gerekiyormuş sanki gibi bir his…şimdilik bina yok ama kuluçka kesin!

Her gün etrafımızda gerçekleşen ihtimallerin hep en olası olanlar olduğunu inkar edip (kuantum işleri) küçük ihtimallere dair hayaller kurmak çok insani bir sanrıdır ki aslında bir baş etme yöntemidir bu sanrı. Enerji düzeyimiz arzu edilenin hep altında olduğu için böyle sanrılardan-inkarlardan-yalanlardan beslenmek zorundayız. Hakikatlerse enerji vermez bilakis sömürür, “bana hakikati değil muradını ver, olmak istediğin gibi görün olduğun gibi değil, çünkü her yalan bir yaratış” meselesi işte…
Hal böyle olunca dört başı mamur hayatlar, tatlı intikamlar, cuk oturmalar en tabi enerji kaynaklarımız oluyor. E güzel…ama sorun var; ya suratsız bir gerçekle tuz buz olur her seferinde o hayallerimiz ya da zihin doz aşımına uğradığı için bize enerji veren o hayal artık enerji vermez olur. Pil gibi işte, enerji veriyor bir müddet ama sonra ya kırılıyor ya da bitiyor …kıçı kırık bir pilden ne bekliyordun ki, ebedibillah seni çevirmesini değil herhalde?

“Yalan balonlarımızı gerçeğin sivri iğnelerinden iyi korumalıyız” mealinde bir cümle yazmıştım eski bir yazıya, dediğim tam da budur. Ya inkar yeteneğin çok güçlü olacak ya da gerçeklerinle yalanlarını mümkün olduğunca paralel hale getireceksin.
Paralellik teorik bir fikirdir, pratikte var olamaz, bu sebepten bir baş etme yöntemi olarak inkar herkese lazım bir şeydir.

Herkese lazımdır fakat çok kullanılınca boku çıkar, o sebepten gerçek iğnelerinin yalan balonlarına denk gelmesini engelleyecek tedbirler almak lazımdır.
Uzmanlar “başarı” diyor bu tedbirlere, yalandır, başarılı olmamızı efendilerimize daha iyi hizmet edelim diye istiyorlar, ne kadar çok terfi alırsak, ne kadar çok ev-araba taksidine girersek efendilerimiz o kadar çok para kazanıyor çünkü.
Herkesin bir şahsi lugatı vardır, uzmanların bir şeye ne isim verdiği önemlidir elbette ama asıl önemli olan o şeyin senin lugatındaki karşılığıdır. Şahsi lugatındaki tarifler ne kadar hayatın akışına paralelse, gerçeklerinle yalanların da o derece paraleldir. Yani gerçeklerinle yalanların mümkün olduğunca aynı yöne gitmelidir ki birbirini kesmesinler, kesiştiklerinde kazanan da hep gerçek olur, iğneye bir şey olmaz, balon patlar.

İşte böyle hayal kırıklıkları (iğne-balon kazaları) insanın burnunu hep aynı soruya toslatır: Ne bekliyordun ki?

En çok da “kafi” kelimesini doğru tarif etmek önemlidir. Balıklar mesela, tokluk hissine sahip olmadıkları için doymayı bilmezler, bütün balıklar aç ölür.

Hep “ne bekliyordun”a toslarız ama bizi  yanlışın başladığı yere götürecek soru “ne beklemeliydin”dir.  Lakin bu soruyu geçip “ne bekliyordun”a geldinizse ilk soru artık önemini yitirmiştir, badel harabül Basra yani… Beri yandan faturasını ödediğin dersi alabilmen için yani bugün değil ama gelecek için “ne beklemeliydin” sorusu da her daim önemlidir tabi.

İlhan Berk’in o muhteşem “sualler tanzim edilir yaşamaya dair, sorulmaz” dizesi tam da şu dediklerimdir. Sualler tanzim edilir ama sorulmazlar çünkü cevapların hoşa gitmeme ihtimali yüksektir, sorulmamış her soru gerçekten yalana doğru bir adım daha kaymadır, yalan balonunun biraz daha şişmesidir, sorulmamış sorular listesini fazla kabartmamak lazımdır bu yüzden.

Hatalar yapabilirsin ama hatalarından ders çıkartmalı ve tekrarlamamalısın filan…doğru fakat ağır sıkıcı-didaktik laflar bunlar…üstelik bu lafların hepsi egoyla ilgili.

Sadece hakikat-yalan denklemini güzel kurmuş insanlar akışta kalabilir, bu akışta kalmanın kodu da “eyvallah”tır.

Dünyadaki “ruhu  egodan ibaret, eyvallaha uzak insan” oranı giderek arttığı için doğrudan egoyu ilgilendiren mevzular da, şu başarı koçluğu işleri de giderek daha çok önem kazanacak ama…bir de kalp var yahu!
Kalp şu dediklerimin hiçbirini sallamaz, sonlu bir dünyada oluşumuz onun sonsuza akışını zerre sekteye uğratamaz, kitabı başkadır onun, çok başka bir dilden konuşur.

Evet egomuzla hayatta kalırız ama dünya kalbimizin yüzü suyu hürmetine dönüyor, kalbimizin yüzü suyu hürmetine varız biz.

Ve bizler sadece kalbimizin bildiği sonsuzu egomuza aratacak kadar da gafiliz, burnumuzun boktan çıkmaması bundandır. 
A101 raflarında aşk aramak gibidir yani şu.. bok bulursun :p

Ne bekliyordun ki?

4 Temmuz 2017 Salı

NASİPLİ GEDALARLA NASİPSİZ HAŞERAT MESELESİ

Söyle sevda içinde türkümüzü,
Aç bembeyaz bir yelken
Neden herkes güzel olmaz,
Yaşamak bu kadar güzelken?

Şöyle bir şey var akşamdan beri beni esir alan:

İnsanda koynuna girip uyuma isteği yaratan bu şarkıdan haberdar olmam yeni değil, 1-1,5 senesi var, o zaman da böyle öksesine tutulmuştum, adeta içine düşmüştüm, içime düşmüştü. O gün bana ilk dinleten "ben kendimi kurtaramıyorum bundan" diyerek dinletmişti, aynı ben gibi öksedeydi o da. Sonra unutmuşum her nasılsa, dün akşam bir başka birisi hatırlattı, eski bir dostu kucaklar gibi kucakladım ben de.
Salome ile Foti'nin hikayesini anlatıyor şarkı, eğer Salome ağlarsa Foti'nin kalbi ilk kez yanacakmış...bir kağıt parçası gibi yanacakmış. Öyleymiş.

Birinin iddiasına göre bu şarkıyı yapan kişi şöyle diyesiymiş bu şarkı için:
Ey soylu insanoğlu;
Şu hayatta tok gözüküp de aç ölen tek canlı sensin sanırım. Acılarınızdan beslenin bi zahmet, sizi ömrü billah tok tutar biliyorum. Acınız yoksa bile bu şarkıyı dinleyerek edinebilirsiniz, size sadakam olsun.

Bu sözler kime aittir bilmiyorum ancak yakıştırma o kadar yerinde, tarif o kadar rafine ve zarif ki yüksek hayranlık duydum yazarına.

Bunu daha önce de yazmıştım: insan olmanın ölçüsü empatidir ve bu hesapla acıyı hissedebildiğiniz kadar insansınız...demiştim. "Mutluluk denen haz, etkisi geçici uyuşturucudan başka bir şey değildir" diye eklemiş de olabilirim, hatırlamıyorum.
Bir düstur daha:
İnsanlığımızı hissedebildiğimiz ölçüde hissedebiliyoruz varlığı-yaşamı.
Yani varlığı hissetmenin, yaşamayı hissetmenin yöntemi mutluluk denen esrarlı sigaraya abanmak değil acıyla tanış olmak, övür olmak.
Bunca hüzünlü şarkıyı, şiiri, romanı, filmi boşuna üretmediler, boşuna değildir onları bunca sevmemiz, önümüze düşen sadakadır onlar, toplayıp toplayıp varlığı hissediyoruz, insan oluyoruz. Eyvalllah.

Şiirdeki "Neden herkes güzel olmaz yaşamak bu kadar güzelken" sorusunun yanıtı:
Çünkü herkes acıyı hissedemez, aramızda yaşamı hissetmeyenler var ki onlar yaşayan ölülerdir, aramızda hayatta olmayanlar var...ve ölüler ölemez!

İnsan, dallarla, bulutlarla bir,
Ayrı maviliklerden geçmiştir
İnsan nasıl ölebilir,
Yaşamak bu kadar güzelken?

Cevap:
Ölüler ölemez, dirilerse bu yaşamaktan nasibini tamamlayınca bir başka yaşamaya yelken açar. O sebepten ölebiliyoruz yaşamak bu kadar güzelken. 
Ne mutlu bu dünyaya hatırı sayılır bir nasiple veda edenlere, insan olarak gidenlere, ne mutlu tok ölenlere...

Asıl diyeceğimi şimdi diyorum:
Yaşama sevinci diye adlandırdığımız şey aslında yaşamı hissetmekten başka bir şey değildir...ama bize yaşadığımızı hissettiren şeyler üzerimizde sevinçmiş gibi durmaz, idrak etmemizi zorlaştıran da o sevinç gibi durmama hali zaten.
Şekille açıklayabilirim bunu...
Şu şarkının içine girmeyi başararak dinlerseniz hem gözlerinize yoğun bir hüzün çöker hem de gülümsersiniz. İşte sevinçmiş gibi görünmeyen ama aslında sevinç olan şey tam da yüzünüzdeki o ifadedir.

Not: Şiir, Fazıl Hüsnü Dağlarca'nındır.

Not 2: Geçen yazı gibi bitsin bu da, not kısmına azıcık Necil Fazıl koyayım:
Geldi ölümlü yalan, gitti ölümsüz gerçek;
Siz hayat süren leşler, sizi kim diriltecek?

22 Haziran 2017 Perşembe

ÇOK GÜZELSİN GİTME DUR NOKTASI

Şahsi tarihimizin tekerrür ede ede gözümüze sokmaya çalıştığı toplamda sadece tek bir şey vardır belki de:
O aslında öyle değil.

Tazı yarışları var hani Abd’de, bahisli falan, şöyle:
Tazılar öyle yarış olsun diye koşmazlar, yarışmazlar,  bir şeyi kovalamaları gerekir, yarışlarda da bir tavşanı kovalatıyorlar koşmaları için.
Tavşan gerçek değil tabi plastik, bir mekanizmaya bağlı olarak tazıların hep önünde gidiyor, videoda da çok kısa bir süre görünüyor tavşan, yarış bitince de kaybediyorlar plastik tavşanı ortadan. Tavşan asla yakalanmıyor, racon böyle.

Eğer bir teknik arıza sonucu tazılardan biri tavşanı yakalar da dişlerse…o tazı bir daha asla koşmuyormuş! Start veriliyor, bütün rakipleri aklını yitirmiş gibi peşine düşüyor çakma tavşanın ama bizimkinde tık yok…öyle amaçsız, öyle avare… bakınıyor.

Koşmuyor çünkü anlamış yalan olduğunu.

Düşünsenize anası süper babası süper genç bir tazı, bir dünya para bastırıp almışsınız yarışsın da sizi zengin etsin diye ama aptal bir personelin hatası yüzünden sizin gelecek vaat eden tazının bütün kariyeri bir gecede son buluyor, o saatten sonra anca damızlık, o da kısır değilse! Rezillik di mi?

Şu kapitalist didaktik başarı koçlarının ısrarla “kendinize hedef belirleyin” demesi tam da bundan, tavşan yoksa koşu da yok, “plastikten bir tavşan yapın da koşun peşinden” diyorlar kısaca bize. Uyanıklar!

“İnsanın eski huyu, 
kendine hep bir put yapar, 
oldum bittim böyle bu, 
kendi yapar kendi tapar” 
Keşanlı Ali Destanı'ndan (Haldun Taner)

Oruçtan geldi aklıma hep bunlar. Kan şekerim çok mu düşüyor artık ne oluyorsa şu uzun günlerde akşama doğru nevrim dönüyor, o son 10 dakika çok yavaş geçiyor falan! Sonra? Çorbayla falan değil ilk suyla doyuyorum valla…5 dakika önce gözünüze hayatın anlamı gibi görünen yemeklerin tılsımını bu kadar kolay-çabuk yitirmesi ve bunun bir ay  boyunca her gün tekrarlanmasına takıldı kafam, her gün aynı yanılgıya düşüyoruz farkında mısınız? 
Orucun bize anlatıp durduğu şey de peşinde olduğumuz, gözümüzde büyüttüğümüz şeylerin “aslında öyle olmadığı” mıdır yoksa? Tavşanlarımız plastik mi? Hepsi mi?

“Yani Tahir’i Zühre sevmeseydi artık,
yahut hiç sevmeseydi,
Tahir ne kaybederdi Tahirliğinden?”

Hiçbir şey kaybetmezdi tabi ki…
Ama…Tahir, Zühre’yle bir müddet sevişse aşkını kaybeder. Malum, vuslat aşkı öldürür.
Bütün kelebekler gider, arkasından el salla!

Aşk ölür ama yerine çok güzel bir şey bırakır da ölür, isim verilmemiş bir şey bu, nedense atalarımız aşk bittikten sonra gelip yüreğimize oturan o bağlılıkla işlenmiş güzel duyguya  isim vermemişler, çok ciddi bir eksiklik bu ve ben çok ciddiyim!
Tarif edebildiğim ama ismi olmayan bu şey, “sevgi” değil çünkü sevgi çok genel…”Tüfülük” diyelim bu kelimeye, adı yok ya kelimenin, uyduralım, tüfülük olsun adı, tüfülük tam olarak şudur:  
Aşktan sonra gelip insanın derinine yerleşen, sadakatin haz olarak algılandığı, tenselle ruhsalın birbirinden artık ayırt edilemez şekilde karıştığı, kokunun en baş rolde oynadığı, bütün kimyanızın bir  kişiyi kendinden bilme haline teslim olduğu, hazdan uzakta iken de hazzın hissedilebildiği duygu durumu.

70 yaşındaki adam karısına "Allah bizi öteki tarafta da ayırmasın, Cennet-Cehennem fark etmez" diyor, gerçek şu söylediğim replik falan değil...tüfülük dediğim tam olarak bu işte.

Tüfülük araya girmiş parantezdi, o kelimeye isim konulmadığı için çok ciddi hayıflanıyorum ben, nasıl atlamışlar hayret!  O yüzden araya aldım o büyük parantezi.

Asıl konumuz aşktan tüfülüğe dönüşemeden tılsımını yitiren şeyler. İftardan beş dakika önce resmen aşkla baktığınız yemeklerin ezandan kısa süre sonra sıkıcı bir anlamsızlığa bürünmesi yani…meselemiz.
Bir ömür bir tas çorbaya aşk besleyecek halimiz yok yani di mi? En azından aynı tas çorba olmasın! :)

Neler olabilir bu kısa süreli olarak gözümüzde aşka dönüşüp tutkuyla istediğimiz ama balon gibi patlayıveren şeyler? Yanlış kişiler mesela, sen onu peri kızı/beyaz atlı prens sanırsın/sayarsın ama o gerçekte bok yığınında eşelenen tavuk/horoz gibi olabilmeyi hayal ediyordur, hayattan anladığı budur, gelin olmuş sarımsak gibi kokusunu 41. günde belli eden cinsten işte… tüfülük falan hak getire, öğürürsün kokudan!
Terfi almak, çok paraya kavuşmak, Ferrari sahibi olmak…hepsinin balonu emin olun sadece birkaç günlük. O çok zenginler her gün 10 dönümlük havuzlarına giriyor mu sanıyorsunuz? Girmiyorlar, sıkılıyorlar, iftar sonrası yemek gibi işte o havuz onlara. Ama biz fakirlerin gözünde hep iftara 5 kala :)

Diyelim ki tüfülüğü bulduk, o nasıl bir şeyse artık varlığı bize her an böyle huzur pompalayan, hayatın anlamı gibisinden o şeye sahip olduk... içimiz her daim kıpır kıpır, mutluyuz, huzurluyuz…sonra?

“Seversin dünyayı doludizgin,
ama o bunun farkında değildir.
Ayrılmak istemezsin dünyadan,
ama o senden ayrılacak
Yani sen elmayı seviyorsun diye,
elmanın da seni sevmesi şart mı?”

Derdim bu şiirden alıntı yapıp durmak değildi valla ama çok denk düştü!
Bizi Cennet’in anlam yüklü huzurundan şu dünyanın acı dolu bozkırına savuran bir elma değil midir? Hani Havva’nın hem yiyip hem de Adem’e yedirdiği o elmanın… bizi sevmesi şart mı?

Dilediğin kadar güzel şey istifle, sonu var.

Bizler sonlu bir dünyaya sonsuzluğu sığdıramamanın muzdaribiyiz, tüfülüğü bulsak ne olacak?

“Çok güzelsin gitme dur” diyeceğimiz bir şey bulsak bile,
“Çok güzelsin gitme dur” dediğimiz gerçekten bizde dursa bile,
Bizi sonsuza taşıyamaz hiçbir “çok güzelsin gitme dur”!

Ki bizi asıl “bedbaht eden melal” de hep o sonsuzdur!

Ta ki…asıl “Tek Güzel” bizi yanına alana dek.


Notlar:

Tüfülüğü kanımca en güzel anlayan/anlatan kişi Ziya Osman Saba'dır, bambaşkadır...

 “Çok güzelsin gitme dur” Goethe’nin Faust romanında Doktor Faust’un roman boyunca peşinden koştuğu şeydir,
       
     Alıntılar  Nazım Hikmet’in “Tahir’le Zühre Meselesi” şiirindendi,
  
Bu alıntı da Necip Fazıl’dan olsun:

Diz çök ey zorlu nefs, önümde diz çök!
Heybem hayat dolu, deste ve yumak.
Sen, bütün dalların birleştiği kök;

Biricik meselem, sonsuza varmak.

28 Mayıs 2017 Pazar

KENAR MAHALLESEL NOT

Yazlığın verandasındayım, kitap okuyorum, sahuru bekliyorum. Donuyorum! Haziran geldi neredeyse Allah'ım bu ne soğuk! Ama içeri de gidemiyorum çünkü hanımeli muhteşem kokuyor. 
Hal böyle iken soğuk-sıcak demeden çalışan çağrışım treninin lokomotifini tetikledi işte sonra bir şeyler, kendimi Necati Abi'nin bir repliğini hatırlamaya çalışırken buldum. Google sağ olsun, şöyle demiş güzel abimiz:
Öfkeyi teselliyle tedavi ederken kaşı gözü yarmışız azıcık, yüreği kanatacak kadar. Ki bizi bozmaz. Yürek yaraları ile havaya girmek erkeğin şanındandır. 

Ah be güzel abim, nasıl güzel özetlemişsin öyle. Bu repliği yazan Ali Ulvi Hünkar; yahu nasıl bir güzel adamsın sen! Bir keresinde de Necati Abi'ye "aşk acısı şık durmalı üzerinde" diye nasihat ettirmiştin gençlerden birine...elde kağıt kalem baştan bi daha mı izlesem yoksa şunu?


Sığ olmayan bir ruha sahip olup da şu diziyi (Sultan Makamı) izlememiş olanlar bilmeliler ki büyük ziyandalar!
Bu kenar mahalle edebiyatı cümleler burada dursun...çok zarifler. 

26 Mayıs 2017 Cuma

PAHALI BİR HAYAT

Bir tartışmanın ortasındaydık ve ben “asıl belirleyici olan tercihler değil şartlardır” diyebilmek için balıklarla karıncaları örnek verdim. Hani şu meşhur “sular yükselince balıklar karıncaları, alçalınca karıncalar balıkları yer. Kimin kimi yiyeceğine balıklar-karıncalar değil  sular karar verir” düsturu…ve devam ettim, o düsturu bizim mevzuya getirmeye çalışıyordum…ama anladı lafın nereye geleceğini, atladı kesti beni, şöyle bir konuşma sonra:
O: Hiç yok öyle bir şey. Belgeselde gördüm ben, sular bitmişti neredeyse, balıklar çamurun içindeydi, çamurdan sıçrayıp sıçrayıp daldaki böcekleri yakalıyorlardı.
Ben: Ya ne ilgisi var? Bu dediğim genel bir şey, o dediğin balıkları görmedim de istisnadır onlar.
O: İstisna falan bilmem, senin teori çürüdü.
Ben: Ya neyse, unut balıkları, belirleyici olan şartlardır demek istiyorum ben, yani tercihlerimiz öneml…
O: Hayır, konuşamazsın, en başta verdiğin örnek yanlıştı, bundan sonra söyleyeceğin her şey yanlış, çarpı sıfır yani, buradan devam edemezsin.
Ben: Ya tamam da ben demek istiyorum ki…
O: Hayır ya başka bir şey bul, balık teorin çürüdü.
Ben: Ama…

Gerisi yok. Zekasını böyle bel altı demagoji yumrukları için kullanmaktan çekinmeyen birinde zekanın bu kadar yoğun bulunması ne büyük haksızlıktı! Resmen terlerdim derdimi anlatamadığım için, Allah’ım anlamak istemediğinde O’na bir şey anlatmak ne kadar zordu!..ve bir şeye ikna etmek.
Aynı zamanda da çok kolaydı O'nu ikna etmek. Acayip kolaydı hem de, ateşlemek için tetiğine dokunmama bile gerek olmayan silahlarım vardı çünkü. Onun da vardı.

İnsan antisosyal bir varlıktır ve şiddet en öz lisanıdır. Beka tedbiri için bahşedilmiş bize bu şiddet yeteneği fakat beka dışında sebeplerle de şiddet kullanmak en temel alışkanlıklarımızdandır.
Şiddet deyince sadece fiziksel algılamayın, sözlü şiddet, duygusal şiddet, psikolojik şiddet gibi çeşitleri var bu işin. Laf sokmak da şiddettir, parmak sallamak da, surat asmak da. Bir annenin yaramazlık yapan 2 yaşındaki çocuğuna “ama bak öyle yaparsan seni sevmem sonra” demesi muazzam bir şiddettir mesela çünkü çocuk gerçek sanır o tehdidi!
“Öyle yaparsan annen olmam sonra” diyeni bile var… ayarı çok kaçmış bir şiddet bu, dövmekten çok beter bir şiddet.

En güçlü şiddet silahlarından biridir sevgi,  “ateşin, cımbızın” veremeyeceği acıları tek başına üretebilir.
The Green Mile filmindeki katil, küçük ikiz kız kardeşleri birbirlerine olan sevgilerini kullanarak sessizleştirir, “bağırırsan kardeşinin canını yakarım” der ikisine de…ikisi de kardeşinin canının yanma korkusuyla katile istediği sessizliği verir, ikisi de ölür...
Filmin ana fikridir bu zaten, böyle bir şiddetin var olabildiği dünyada var olmak istemeyen…ölmek isteyen John Coffey’nin hikayesidir dinlediğimiz.
John Coffey görüntüsünün hilafına bu dünya için fazla narindir.

Pek çok ebeveyn çocuklarının canına onları çok sevdikleri için okur mesela. Hakkında kitaplar yazılmış çok mühim-derin bir konudur bu. Ebeveynlerin çocuklarına verebileceği en değerli şey onlara kendileri olma imkanını tanımak, desteğini sunmaktır…ama işler böyle yürümez.

Eğer sevgi bir şiddet silahıysa aşk bu işin atom bombasıdır. Öyle yapman gerekiyordur, aklın-gözün çok açık söyler ne yapman gerektiğini ama yapamazsın çünkü çok seviyorsundur…gitmen gerekir ama gidemezsin çünkü ayakların yoktur…gibi.

Ayaksız ve akılsız bir ram olmanın ifadesidir aşk, Şeytan nasıl ateşten yaratılmışsa aşk da şiddetten yaratılmıştır ve aşka düşen kendini şiddete açar. 
Helen Fischer’ın dediği gibidir: Hiç kimse aşkın içinden canlı çıkamaz.

Şu münasebetsiz karikatür açtı bu konuyu.
Zamanında buraya bir melankomik not olarak düştüğüm şu cümleyi anımsattı bana:
Bir insan ki zekayla muhayyilenin veled-i zinasıdır…Kesinlikle kork hatta uzak dur mümkünse. Sıkıysa da sevme!

Bu notu doğrudan o “ışıltılı muhayyile ile zıpkın zekanın veled-i zinası kişi”yi düşünerek yazmıştım.

Sıkıcı olmayan konuşmalar çok pahalı...
İlham veren bir konuşmanın bedeli ise aşırı yüksek!

21 Mayıs 2017 Pazar

UYKUDAN ÖNCE

Hüzünle kederi karıştırır bazısı, halbuki çok başkalar.

Hüzün, hayatın doğal yollardan ürettiğidir, sebepsizdir, yaşamanın yan etkisidir... değil mi ki bu dünya ruha gurbettir, gerçek bir ruhun hüzünden nasipsiz olması o zaman söz konusu bile değildir. Sadece ruhlarını haz kavanozuna turşu gibi yatırmışların becerebildiğidir hüzne uzak durabilmek ki konumuz bile değiller.

İnsan olmanın ölçüsü empatidir, başkasının acısını hisssedebildiğiniz kadar insansınız ve... hüznünüz gibisiniz, hüznünüz kadarsınız.

Efradını cami ağyarını mani tarifi şöyle bir şeydir:

Ne şimdi elem, keder mi bu, karanlık mı, umutsuz mu? Haşa, asla! Bu sadece yüce bir ruhun tecellisidir, okuma yazması olan yüce ruhlar böyle gösterir kendini...
Nereden estiyse dinleyesim geldi gecenin bir vakti ve içimdekiler içimde durmadı, yazıvereyim dedim. Uyku? Yok :)
Bu parça konuşuyor sanki benimle, yıllardır konuşur. İşte hayatı anlatıyor, içindeki o rüzgar gibi geçen yerler geçen zamanın tasviri mesela... Konuşur ama melali fazla aşikare etmeye ar ederek konuşur, "her şey dile gelmez öyle, biraz da sen anla" gibisinden der diyeceklerini ve henüz daha anlatacak şeyleri var iken "yeter bu kadar" deyip bitiverir. Hayatın devam ediyor oluşuna işaret eden bir erken bitme hali sanki ya da bana öyle geliyor.
Parçanın bir yerlerinde de kendime rastlarım.

Açılış valsi olur mu bundan, dans müziği mi ki? Evlenecek olsam kurcalardım bu konuyu, olursa güzel olur bişi çünkü...gerçi Romeo'yla Juliet'in tanıştıkları sahnede çalan Nino Rota parçasını da düşünürdüm de ondan da açılış valsi olmaz, o da fazla hüzünlü çünkü :) Ama nasıl zarif...şu:
Bu piyano coverını orijinalinden daha çok sevdiğim için koydum ama orijinalini de ekleyeyim bari, ayıp olmasın:
Parçayı söyleyen Romeo'nun kuzeni, sahnedeki diyaloglar da müthiştir, güzel filmdir, tavsiye ederim:
Rota, sonu kötü bitecek olduğu için ana temayı bu kadar hüzünlü yapmış muhtemelen, çok aşklı ama çok hüzünlü, tekinsiz bir denk düşme söz konusu yani...n'apçan, kader.
Açılış valsiyle ilgili bu kadar tuhaf düşünceleri olan birinin evlenmemiş olması bence çok normal :) Ama yani Comparsita da çok sıkıcı ve sıradan!

Yazı dağıldı! Özür dilerim Theodorakis Abi, saygısızlık addetme ne olur, örtüyorum hemen yazıyı, uyku da bastırdı zaten.


Sonradan ek:
Hüzne tarif kabilinden şu parçayı da eklemesem olmaz:
Theodorakis'in parçası için kullandığım "melali aşikare etmeye ar eden" ifadesi Farantouri'nin bizzat sesidir...böyle çok doludur çok yoğundur ama asla çok açık ederek yere düşürmez içindekini, bayağılaştırmaz, dimdiktir. Farantouri'nin Theodorakis bestelerini en iyi yorumlayan kişi olarak kabuk görmesi çok da tesadüf değil sanki.

Bu var bi de, incecik bir hüzün ama nasıl da tertemiz bir umut:
https://www.youtube.com/watch?v=hEyb50mHCQU