30 Eylül 2016 Cuma

ANLAMAK YOK ÇOCUĞUM ANLAR GİBİ OLMAK VAR, AKIL İÇİN SON TAVIR SAÇLARINI YOLMAK VAR

Kadın ruhundan anlamak...
Anlamak ne ya, araba mı lan bu? Bozulduğunda "anlıyorsak" kaputunu kaldırıp bi bakacaz falan...hiç yok öyle bir şey.

Kadın ruhu gibi bir mevzuyu anlamak üzerinden ele almak çok batılı bir düşünce şekli. Batılılar hayata böyle bakar çünkü, bakar, anlamaya çalışır, bilmiyorsa sorar...ve ondan nasıl istifade edeceğini araştırır. Hiç şüpheniz olmasın sonunda da bulur!

Doğulular öyle yapmaz mı ki? Artık öyle yaptıkları kesin, dünyaya hakim olan istifadeci batılı kafası doğuyu da çoktan esir aldığı için doğulular da artık öyle yapıyor. Ama doğu kafası bu değildir aslında.

Doğu kafası istifadeci değildir. Anlamaya çalışır fakat çabası fayda bazlı değildir, empatiye yöneliktir. Doğu ile batı kafasını ayıran şey tahakküm fikridir. Batılının kafası ilk ve hep nasıl tahakküm edeceğini bulmaya çalışırken doğulunun derdi birlikte akmaktır. Belki bir olup karışarak ama "O"nun bütünlüğünü bozmadan birlikte akmak.

Batılı mülkiyet peşindedir doğulu ahenk, batılının servet istifi dışa yöneliktir doğulunun içe.

Şu antidepresanlar...neden kırsalda çok daha az kullanılıyor? Batı medeniyeti oralara çok girmemiştir de ondan.

Huysuz ve huzursuz batı ne huzur bulur ne de huzur verir. İnsanları kadın-erkek diye ikiye ayırıp kadın olanlarının ruhunu çözmeye kadınlar mutlu olsun diye mi çalıştığını sanıyorsunuz erkek batının?  Hiç öyle değil :)

Not: Başlık Necip Fazıl'ın bir şiiridir.

29 Eylül 2016 Perşembe

SOYADI DOE OLANLAR YAZMASIN

Jane Doe, John Doe, Adsız, İsimsiz, Anonim, Noname, Laedri...

Ricam odur ki;  bundan kelli yazdığı yorumun altına ismini yazmayanlar,  yorumlarının sonuna isimlerini ekleye!
"Yok ben illa ismimi belirtmeyeceğim" diyenler de lütfen yorum yazmaya.

Hiç tarzım değil böyle bir uyarı fakat bir sözün niteliğini belirten tek şey ne söylediği değildir, kimden geldiği de o niteliğin tamamlayıcısıdır, mühimdir. Apartmanın dış kapı ziline basıp kaçar gibi, biri bişi yazmış ama kim belirsiz. Hem sonra soruyorum kim olduğunu, cevap yok...olmaz ki. Olmamalı yani.

İsim belirtmek yahut belirtmemek konusunda ısrar var ise yorum yazmamak hususundaki hassasiyetimin benzer bir hassasiyet ile  karşılanması önemle rica olunur.

Bİ DUR!

Geçen akşam bir arkadaşımla “bi dur” meselesini konuştuk. Bu isimde bir mesele yoktu aslında, meseleye bu adı sonradan ben verdim. Sonradan isim bile taktığıma göre konuşma kafamın içinde devam etmiş demek ki.

Benim şu hayatta hakkını en veremediğim ata sözü “söz gümüşse sükut altındır” diyen atanın sözüdür.

Bir o taraftan bir bu taraftan derken böyle basamak basamak, incir çekirdeği kadar mevzu gökyüzünü kaplayabilecek bir hal alabiliyor. Bu basamak basamak tırmandırmadaki tereddütsüzlüğün ana sebebi kendini dayatmaktır genelde ama benim için öyle değil, ben netlik peşindeyim, bir şeylerin öylece ortada kalması beni rahatsız ediyor. Yani herkes eteğinde ne varsa döksün ve sonunda bir ortak noktada buluşulsun gibi bir kaygım var, gerçek bir anlaşma istiyorum yani, güzelce mutabık kalındıktan sonra kapansın konu... fakat öyle olmuyor, o basamakları tırmanan gerilim sonunda bir infilaka sebep oluyor…buluşulması gereken bir orta nokta kalmıyor.

Zeka ile akıl arasındaki fark budur işte. Zeka ham madde gibi bir şeydir, akılsa onu işleyen şuurdur. İnfilak ihtimalini göz ardı edip netlik peşinde koşmaya devam etmek zekaya teslim olmak demektir. Zeka niceliksel bir şeydir, akılsa nitelik kokar. İnfilak ihtimalini göz ardı etmek demek niteliği göz ardı edip gerçekliği niceliğe indirgemektir. Hüsran kaçınılmazdır.

Zekanın gözden kaçırdığı kelime “kıvam”dır. Akılsa o esnada sürekli konuşan çenelerin uzlaşabilecek bir kıvamda olmadığını fark edebilir. Zeka kıvama dikkat etmez, akıl eder. Konuşurken bu kıvam parametresi Demokles’in kılıcı gibi her daim tepemizde sallanıp durmalı, yürürlükte olan şey zeka değil akıl olmalı.

Uzmanların bu sendroma koydukları ad basittir: tepkisellik.

Tepkisel hallerimin idrakinde olduğum için kendimce bir düstur geliştirdim, “söyleyecek güzel bir şeyin yoksa sus” dedim kendime, uygulamışlığım da çoktur. Fakat bu kıçımdan uydurduğum düsturdan çok daha kıymetli ve rasyoneldir şu sükutun altın olması meselesi. Sus ulan işte, sus, bu kadar. Haklı olsan da sus, değilsen de…zaten o ajite olmuş beyinle haklı isen de çok kolay haksız çıkarsın ki. Beyin ajiteyse sus, en süper düstur budur aslında.

Şu tepkisellik herkesin başına bela bir şey ve bu sebepten herkes kendinden pay biçerek çok kolay hak verir şimdi diyeceklerime. Tartışmanın en hararetli yerinde, gerilim ibresinin artık iyice kırmızıya döndüğü bir yerde…pat diye telefonun şarjı bitse mesela yahut karşılıklı konuşur iken aniden çok fena çişin gelse…ya da yandaki masada kavga çıksa, ne bileyim yakınlarda bir tüp patlasa falan... Tartışma devam edemese yani, bir süreliğine kesilse, araya zaman boşluğu girse…tartışma sonradan kaldığı yerden devam ettirilirse tarafların uzlaşabilmesi ihtimali çok daha yüksektir. Birilerinin ajite bir beynin ürettiği bir cümle ile yaralanması ihtimali de düşer araya zaman girince.
Madem tartışmanın bölünmesi bu kadar makbul bir şey o zaman bu bölünme için dış kaynaklı bir sebep aramak neden ki? Tartışmanın en hararetli yerinde baktın ki uzlaşma çok uzak, birden diyeceksin ki: bi dur, sonra konuşalım.
Bunu dedikten sonra kalk masayı falan terk et yani, telefonu kapat, hiç sorun değil. 
Yeter ki bozuk kıvamını düzeltmene izin verecek kadar izin ver zamana, çünkü zaman halleder.

Zamanında bir patronum bişi demişti bana, 15 yıl geçmiş hala aklımda. Demişti ki:
Çok önemli bir karar alacağın zaman…istifa etmek, evlenmek, boşanmak vs gibi, çok önemli bir karar söz konusu olduğunda…kesin kararını ver…ama uygulama. Bekle 24 saat geçsin. Bi uyu, uyan. 24 saat sonra hala aynı kararında isen o zaman uygula kararını.

24 değil 124 saat bile olabilir şu araya konması gereken “tampon” zaman…ama konulmaz. Bu aceleciliğin sebebi de sabırsızlık falan değildir, egodur. Egondur çünkü çok güvenirsin sözünün doğruluğuna, haklılığının kesinliğine falan. Güvenme bu kadar çünkü sandığın kadar haklı olmadığını yahut haklılığını göstermek için izlediğin yolun yanlışlığını sonradan gösterebilir sana hayat.

Bazen hastalık gibidir haklılık, ihtimale ihtimal ver.

26 Eylül 2016 Pazartesi

SEN İSTİNYE'DE BEKLE

sen istinye'de bekle ben buradayım 
içimde köpek gibi havlayan yalnızlığım 
belki gelmem gelemem 5 dakika bekle git 
çünkü ben buradayım karanlıktayım 

İki gündür aklımın içinde deveran ediyor bu şiir. Öyle muayyen bir sebebi olmak zorunda değil, severim şiiri, çok severim, o da dönüyor işte, başka sebep aramak yersiz.

çünkü elimi kestim beni kan tutuyor 
şarabım bütün ekşi suyum soğuk 
yanımda olmadın mı seni seviyorum 
belki gelmem gelemem 5 dakika bekle git 

Şiirin adı: Gece Buluşması.
Attila İlhan’ın icadı bir şey olan gerilimli aşk temasının manifestosudur bence bu şiir. Manifesto olmaya aday başka şiirler de var fakat şu “belki gelmem gelemem 5 dakika bekle git” nakaratı mevzuyu tek cümlede öyle etkili, öyle 12’den anlatıyor ki “gerilimli aşk”ın manifestosu “katiyyen” bu şiirdir.

yüzünü ıslatmadan ağlayabilir misin 
gece yarıları telefon ettin mi hiç 
karanlık adamlar hüviyetini sordu mu 
ben senin olmadığını arıyorum 
belki gelmem gelemem 5 dakika bekle git 

En sevdiğim kıtası budur. “yüzünü ıslatmadan ağlayabilmek” dizesi de bir kavramı efradını cami ağyarını mani tarif etmek bakımından benzersizdir. Kısacık ve çok etkili bir ifade, böyle derin-uzun bir meseleyi bu kısalıkta ve muhteşemlikte anlatabilmek için biraz Attila İlhan olmanız gerekiyor. Ben hiç olamadığım için bu kavramdan bahsetmem gerektiğinde bu dizeden yararlanmışlığım çoktur.
Ama asıl bomba arkada: ben senin olmadığını arıyorum.
Daha ne desin yahu, nasıl anlatsın?

yabancı gibisin miyop gözlerin kısık 
bana ait ne varsa hepsi seni korkutuyor 
sana ait ne varsa hiçbiri benim değil 
belki ölmek hakkımı kullanıyorum 
belki gelmem gelemem 5 dakika bekle git

Şiir bitti. Şair “belki ölmek hakkı”nı kullandı, o 5 dakika sona erdiğinde kızın yanında değildi.
O 5 dakikalar içinde “doğru yer”de olmayı başarabilseydi bir Attila İlhan’ımız olamazdı.  “ölmek hakkı” derken bahsettiği mecazi ölüm kavramı da oldukça detaylı-derin bir ruh-düşünce durumunun ifadesidir. Bahsetmeye girişirsem yazı çok uzar lakin üzerine düşünülesi olduğunu söylemeliyim.  

Gerilimli aşk şudur: Attila İlhan hem bazı imkansızlıklar hem de farklılıklar içindedir aşık olduğu kızlara karşı. Aysel’le olan farkını, Aysel için imkansızlığını “Aysel git başımdan” şiirinde şöyle anlatır:
sevindiğim anda sen üzülürsün
sonbahar uğultusu duymamışsın ki 
içinden bir gemi kalkıp gitmemiş 
uzak yalnızlık limanlarına 
aykırı bir yolcuyum dünya geniş 
büyük bir kulak çınlıyor içimdeki 
çetrefil yolculuğum kesinleşmiş 

Solcu bir militandır çok zaman Attila İlhan fakat nasıl bir solculuksa onunkisi o “genel solcular” içinde de pek bir yeri yoktur. Çok ciddi eleştirilere maruz kalmak kaderi gibi bir şeydir. Yani memleketi kurtarmak noktasında belirli bir kampa dahil olabilmek becerebildiği değildir, fikirleri müstakildir. Bununla birlikte ideolojik bağlamda pek kimseye yaranamamış olsa da seveni çoktur. Bir şiir matinesinin sonunda elinde küçük bir kız çocuğuyla yanına yaklaşan kadın kendisine nasıl büyük bir hayranlık beslediğini belirttikten sonra elindeki çocuğu tanıştırır üstada: kızım, suna su.

Ölerek bizi terk etti fakat seveni hala ne kadar da çok…
Böyle sevenlerinizin olması polis tarafından aranmanızı engellemez. Militanlar genelde aranır, hatta yakalanır hapse falan girerler.
İşte böyle aranan militanlar, ne zaman nerede olduğu belli olamayan, kaçmaya her an mecbur olabilecek militanlar öyle sigortalı bir işte çalışır gibi sevgililik edemezler. Duyduğu “sonbahar uğultusu”nun peşinden gitmenin bir bedeli vardır. Sevdiği insanları zor durumda bırakmamak için de zaman zaman iter onları, “aysel git başımdan seni seviyorum” falan der.

İtmesinin tek sebebi başının belada oluşu değildir, farklılığı da bir sebeptir. O “içinde köpek gibi havlayan yalnızlığı” hayatı boyunca havlamış bir yalnızlıktır. Hislerinin benzersizliği aynı zamanda karşılıksızlığının ifadesidir. Bu sebepten yalnızlığı kesif ve kesindir…hep.
Böyle hem sağlam çalışan bir kafaya hem de derin bir duygu dünyasına sahip olmanın bedeli yalnızlıktır, Attila İlhan bunun ilk örneği değildir, son da olmayacak.

Biri vardı. Di-li geçmiş zaman kullandım çünkü hayli zamandır irtibatım yok. Hakkında zerre olumsuz düşüncem olmayan ve hakkımda zerre olumsuz düşünceye sahip olmadığından emin olduğum fakat öyle olması gerektiği için irtibatı sıfırladığımız bu işlek zeka, derin ruh, güzellikler mümessili “biri” ile ilginç bir ritüelimiz vardı. Bu şiiri ilk benden duymuştu fakat Allah bilir benden bile fazla sever olmuştu. Ne zaman görüşsek yahut telefonlaşsak sohbetin olmadık bir yerinde “hadi oku” derdi ve “ne okuyayım?” diye sorma gereği hissetmeden bu şiiri okurdum. Aynı görüşmede 4-5 kez okutmuşluğu vardır. Şiiri ezbere bilmezdi fakat ara ara eko yapar gibi sözlerimi tekrarlardı ben okurken. Ses kaydı olarak da telefonuna kaydetmişti.
Bir eşyanız vardır, kırıktır, kırık olduğu için kullanabileceğiniz bir yer olmadığı gibi yine o kırıklığından dolayı evde nereye koyacağınızı da bilemezsiniz o eşyayı. Çöpe de atamazsınız. Koyarsınız işte bir yere, durur orada öylece. Nasıl da kıymetli olduğundan zerre şüpheniz yoktur fakat hiçbir yer de onun yeri değildir. Yaptığı tek şey durmaktır, durur. Bu eşya, anılar evimde üzerinde bu şiir asılı olarak duruyor iki yıldır. Her gözüme iliştiğinde öyle küçük bir gülümserim, güzel şeyler dilerim O’nun için…o kadar.

Şiirin iki gündür beynimde deveran etmesinin sebebi belki de bu "zarif ruh"un aklının köşesinde bir yerlerde beni anarak kulağımı çınlatmasıdır. Belki de öyle değildir. Geldi işte aklıma, yazmasam olmazdı, yazdım.

23 Eylül 2016 Cuma

FOTOĞRAF İŞLERİ

Ben ve benim gibi fotoğrafla biraz düşüp kalkmış kişilere sıklıkla sorulan ve hiç sevmediğimiz bir sorudur: hangi makineyi tavsiye edersiniz?
Hep maruz kaldığım bir soruydu bu ama Instagram hesabımı aktif kullanalı beri dm üzerinden ekstra ekstra maruz kalıyorum artık ve telefon klavyesi ile makinenin tek başına bir önem arz etmediğini anlatmak çok zor! Galiba bu yazıyı da bu soruyu soranlara direkt link verip kurtulmak için yazıyorum. (Kızmayın, mağdurum valla)

Şimdi bir kere objektif pek çok bakımdan (her bakımdan değil) makineden daha önemli bir şeydir, neden hiç objektif sorulmaz da hep makine sorulur?
Sanılıyor ki makine pahalı olunca fotoğraf kalitesi uçacak…hiç yok öyle bir şey. Fotoğrafik ortamların en meşhur atasözü der ki: fotoğraf makinesiz çekilmez ama fotoğrafı makine çekmez. Ara Güler’in “iyi makineyle iyi fotoğraf çekilseydi en pahalı daktilonun sahibi en iyi yazar olurdu.” sözü de bonus olsun.

Bir de teknik ve görsel bir temel alt yapıya sahip olmadan güzel bir şeyler üretmek isteyenlerin çektiklerini gösterip “gözüm nasıl sence?” diye sormaları var ki bu soru da yersiz. Hiç piyano çalmamış birinde piyano yeteneği olup olmadığı nasıl anlaşılır? Önce bayağı bir anlatırsın eğitirsin, sonra bakarsın iş var mı yok mu diye. Herhalde en az 1 yıl alır bu süreç. Fotoğrafta da farklı değil ki bu, birinin yeteneğinin olup olmadığının anlaşılması için eğitimle dolu en az bir yılın geçmesi gerekiyor. Deklanşöre basmak kolay evet ama fotoğraf çekmek göründüğü kadar kolay değil, hem de hiç değil!. Bir eğitim almadan uzun süre fotoğraf üretmek mümkün fakat fotoğraf çeke çeke öğrenilebilecek bir şey değil, yıllarca yerinizde sayarsınız. İlerlemenin şartı eğitim. Her şey temel eğitimle başlıyor ama farklı farklı formatlarda eğitim hiç bitmiyor. Bu öğrenme-üretme sürecinde göz adeta evrim geçiriyor. Çok güzel bir histir gözün bu evrimine şahit olmak, tavsiye ederim.

Fotoğraf eğitimi almamış kişilerin asla pahalı bir ekipmana yatırım yapmasını önermeyiz. Eğitim almaya başlamış kişilere de başlangıçta bu işe büyük paralar yatırmasını önermeyiz, belli bir yol alındıktan sonra, bazı şeyler şekillendikten sonra ihtiyaca göre yapılmalıdır yatırım.

Reklam gibi olmasın ama…olsun da anasını satiim, diğer şehirleri bilemem fakat İstanbul’da fotoğraf eğitimi işini en sağlıklı en aklı başında veren yer İfsak’tır. Fotoğrafı hobi olarak benimsemek isteyenler gitsin gözleri kapalı teslim olsun İfsak’a, gitmeden önce makine falan da almasınlar, orada en doğru şekilde yönlendirileceklerdir.

Yani bu işin öyle kestirme bir yolu falan yok, pırt diye nasıl piyano çalmaya başlayamazsanız pırt diye iyi fotoğraf üretmeye de başlayamazsınız. Sabır, sebat ve emek gerek, bunların olması için de heves gerek. İçinizde güzel fotoğraf üretme isteği hissediyorsanız hiç tereddüt etmeyin, eğitim alın, bu güzelliği kendinize yaptığınız için pişman olmayacaksınız.

8 Eylül 2016 Perşembe

MELANKOMİK NOTLAR - 31

Kafasına koyduğunu yapan biriysen bir kafanın olması alacağın randımanı arttırır.

İnanmak bedavadır ama hiç de ucuz değildir.

İnsanların pozitif-negatif diye sınıflandırılmasına taraftar değilim, bu iki kelimeyi insanlar üzerinde pek kullanmıyorum o yüzden ama…bazıları da var ki harbi negatif yani, ciddi ciddi geriyorlar insanı, uzak duruyorum onlardan.
İnsanlara “pozitif ol, pozititif ol!” diye baskı yapmak da bir negatiflik alameti bu arada, yapmayın bunu. Her şeyi +- diye açıklayamazsınız!
Gözünüzün gördüğü her şey göründüğünden daha sofistikedir, her türden kolaycılık da sizi yanlış yerlere çıkartır, çıkmayın oralara.

Bizim düğünlerimiz Comparsita'yla başlayıp halayla biter. Ayık batılı kafalar coştukça Türk’leşir, kafayı buldukça kendimiz çıkar içimizden.

Zamanında birinin aklında geçirdiği sürenin kirası istense her şeyini satsa karşılayamayacak insanlar, zaman olur ki her şeylerini satsalar beş dakika misafir olamazlar o akla. Böyle de tuhaftır hayat. Hep derim, zaman gerçekliğin çok mühim bir çarpanıdır. Zaman çarpar.

Kimse "biz kırolar" diye başlamaz cümlesine ama "biz aydınlar" diye başlayan çok... "biz kırolar" diye başlayanın aydın olma ihtimali daha yüksek halbuki.

Misafir dedim de…”Dilde gam var şimdilik lütfeyle gelme ey sürur / Olamaz bir hanede mihman mihman üstüne.” Demiş zamanında güzel bi abimiz. Ne güzel demiş, ne çok severim bu beyti.
Birçok, pek çok çok laf edip de bir tane şöyle zarif-latif söz edemeden geçip gideceğiz şu dünyadan…düşünürüm ben bunu arada (valla düşünürüm), üzülürüm de hatta bu sebepten.
(Yani diyor ki: gönülde gam var şimdilik lütfet de gelme ey neşe, olamaz bir evde misafir misafir üstüne.)

Saçmalık zehirleseydi hepimiz çoktan ölmüştük.

Fıtratı kader diye yaşamak…var böyle bişi.

Her şey olabildim de bi cool olamadım şu hayatta, çok anlatıyorum çünkü, açıklıyorum falan. Ama durağanlıktan paye kapmak da sevimsiz yahu! İyi böyle iyi, şükür anasını satiim :)

Ya düşündüm de…ben böyle faydasız hayırsız laflar edeceğime sevdiğim beyitleri yazsam şuraya… altına da açıklamalarını yazsam… kamuya bir hayrım olmuş olur mu ki? Okuyan olur mu ki acep? Denemeden bilinmez…du bakalım.

Perakende piyasaları bir krizi derinden yaşıyor şu sıralar ama hiç gündeme gelmiyor bu kriz, yokmuş gibi yapıyor herkes, pek geçici gibi de görünmüyor üstelik. Aklı olan kredi kullanıp bir şey almasın, parası olan da saklasın, bir şeyleri şimdikinin yarı fiyatına alacağımız günler uzak olmayabilir. İnşallah yanılıyorumdur.

Bir hafta içindeki ikinci melankomik not oldu bu, bu kadar az arayla yayınladığımı hatırlamıyorum. Kafa not not çalışıyorsa demek :)

5 Eylül 2016 Pazartesi

ZAVALLI NEKROFİLLER

İyi insan olmak kolay olmayabilir belki ama kötü insan olmamak pek ala da mümkün.

Uyuyan bir kediye ilişmeyin mesela, kuş yuvalarını dürtmeyin. Canlılığa hürmetiniz olsun, ölüme methiyeler düzmeyin.
Yalan söylemeyin. Ortaya çıkan ve çıkmayan her yalan insanların içlerinde yaşatıp durduğu pek çok güzel şeyi öldürebilir, öldürmeyin! Tutmayacağınız sözler vermeyin. Bir insan gözünüzde varlık sebebiniz değilse ona “seni seviyorum” demeyin, ağızdan ağza dolaşan pis sakızları çiğnemeyin. Enfeksiyondan uzak durun, kirlenmeyin, kirletmeyin.
Kötü insanın en belirgin özelliği tamahkarlığıdır. İnsanı kötü yapan da zaten tamahıdır, kötü insanın alamet-i farikası sürekli istemesidir.  Eşya ister, statü ister, itibar ister, alkış ister… ve ömrü elde kaşık, doymak bilmez egosunu doyurma telaşıyla geçer...ve ömrü cansız “şeyler”e hürmet peşinde geçer. Sevilmek de ister…ama aşk istemez. Aşk kötünün karı (götünün karı) değildir çünkü, konu aşk olunca taklit eder, yalan söyler.  Aşk istediğini söyler ama aslında istemez, aşkın sadece bonuslarını ister. İstediğini de cansız, kendisine tabi olarak ister. Zapt etmek ister, onun olsun ister, mülkiyetine geçirdiği şeyin de “gerçek sahibi” sanır  kendisini. Öyle olmadığını anlayamayacak kadar canlılığa düşmandır, birlikte akmayı bilmez. İstediğini elde edebilir ama ne istemesi (ve istememesi) gerektiği bilgisini elde edemez. İsteyip de elde edemediklerinin içinde yarattığı gerilimse ömrüne törpüdür, ağız tadı olmaz, huzuru bilmez... Kötü insan koca bir ömrü bir yalanın üzerine kurabilir hatta yürüyen bir yalan olarak hayatını tüketebilir. Aklı hep eline geçmeyenlerdedir, bir türlü her şeyi tam olmaz, tatmini hiç tanımayabilir. Bütün ömrü haz peşinde geçer ama aşklı bir sevişmeyi hiç tatmadan ölebilir çünkü aşkı bilmez. Akmayı bilmeyenler aşkı bilemez.
Aldatılmanın kapısı tamahkarlıktır, en kolay ve en çok kandırılanlar da en çok isteyenlerdir, bu yüzden kötü insanların kurşunları duvarlardan sekip sekip kendilerini yaralar. Her şey aslına rücu eder, kötülük de sahibine döner. Oldurmaya çalışıp durdukları şeyin olduğunu sandıkları çok olur ama önünde sonunda bir olmamışlık batağında debelenmeleri mukadderdir.

Bütün bunlar böyledir fakat… bakış açısı farkıyla tam tersi de doğrudur.
Kötü insan “az”a talip olandır aslında. Yaldızlı, parlak şeylerin peşindedir ve o parlak-gürültülü şeylerin içlerinin boş olmasını önemsemez.  Bütün dikkati nasıl göründüğüne dair olduğu için almaşık bir değerler sistemi vardır. 200 liralık banknotun yüzüne bakmazken madeni elli kuruşu en değerlisi diye cebinde gezdiren küçük çocuk gibidir kötü insan, “gerçek değerli”yi bilmez.
Kötü insan gerçekten öyle olmak ile öyleymiş gibi gözükmek arasında fark gözetmez.
Gözlerinin gördüğü her renkli şeyin peşinden gidebilirler. Bu kof-sahte ile yetinebilme becerileri son derece hüzün vericidir.
Kötü insan aynada kendisini görse çığlık atar, kötü insan “gerçek”le öpüşemediği için hiç bir zaman gerçekten öpüşemez.

Velhasılı zordur kötü insan olmak. Kötü olmak sadece suç değil aynı zamanda cezadır çünkü.
Kötü insana en büyük ceza kendisi olmasıdır. Kötü insan kendisi olmaya hüküm giymiştir, hüküm müebbettir.

2 Eylül 2016 Cuma

MELANKOMİK NOTLAR - 30

Bu Samsung telefondan illallah! Görüntüsüne tav olup bi heves aldım, ne kulağı tersten göstermeci, ne ergonomi düşmanı, ne menü boktanlığı bir şeymiş bu! Şu kavisli ekran muhabbetinden dolayı da telefonu ellemeye korkuyorsun, her dokunduğunda kafasına göre bir şeyler yapıyor, uygulamaları açıp kapatması neyse  de durduk yere birilerini aramışlığı bile var, öyle bir rezillik. Eski Ayfon'um gözümde tütüyor!

Bi yaşam formu, bi çeşit yaşama şekli: Kelebek etkisi, gergedan tepkisi.

2 yıldan sonra Suzi galiba asli arkadaşı olduğumu anlamaya başladı nihayet! Misafirlere eskisi gibi yüz vermiyor hatta surat yapıyor, bana gösterdiği yakınlığı onlara göstermiyor artık. Biraz geç oldu ama şükür yine de, bir farkımız olduğunu hissettir yani bi zahmet a aşüfte kedi!

Kuş gibi hızla geçiyor, kuş kadar da acımasız bir şey şu zaman. Kabuslarda bağırmak istersin de sesin çıkmaz ya hani, zamanın geçişine dilsizliğim tam öyle.

Bu instagram var ya, şu problemlerdeki hem üstteki musluğu hem de alttaki deliği açık salak havuz gibi! Bir yandan takip ediyorlar bir yandan gidiyorlar, öyle tuhaf bi doldur-boşalt kafası, sürekli bir hareket.

Yatık ışığın ayları, fotoğrafın kutlu ayları geldi, boşa geçirmesem keşke. Eski fotoğraf aşkımın çok değil çeyreğine talibim.

Korunmak deyince aklına prezervatif falan geliyorsa fena!

İnsan kör bir pire intikamı için hayatının geri kalan yorganını ateşe verebilir hatta  sırf haklı görünmek için ölebilir, buna inanç denir. Bu kör inanç aslında inançsızlığın ifadesidir. Hayatı bu kadar az ciddiye almak da aşırı ciddiye almanın ifadesi. Haklılık çok ağır bir hastalıktır...çok yanlış, akışta kalmak gerek.

Sigarayı bırakasım var ama ben sigarayı bırakınca bir müddet akıcı konuşamıyorum, 3-4 ay sonra da kilo almaya başlıyorum. Ama asıl önemlisi canım sigara istiyor sürekli! Yapsam mı ki bi çılgınlık?

Benimsenen şiar yazmak için yaşamak değil de yaşarken yazmak hatta yaşadıktan sonra yazmak olmalı. Bu sosyal medya zımbırtılarından sonra götünün üstünde yaşayan bir güruh türedi. Yazmak-üretmekten çok yüksek onay beklentili, edilgen bir tutumun ifadesi bu. Getirisi olan depresyondan bu gün pek bahsedilmiyor ama 5-10 sene sonra çok ciddi uyarılar yapıyor olacak uzmanlar bu konuda. Şuurumuzu toplu olarak kaybettiğimiz için şuur yitiminden bahsetmiyor kimse…şimdilik.

Geçen gün benim gibi yüksek Haldun Taner hayranı biri ile üstadın muhteşemliğini konuştuk, hayranlıklarımızı tokuşturduk. En sevdiğim yazar olduğunu söyleyemem (hiç kimse için söyleyemem böyle bir şey) ama diline en meftun olduğum yazar olduğunu çok rahat söyleyebilirim. O duru belagatiyle nasıl da incecik sarıp sarmalar, nasıl da benzersizdir! Her insan evladı nasibini muhakkak almalı bu pınardan. 

Öne Çıkan Yayın

ÇOK GÜZELSİN GİTME DUR NOKTASI

Şahsi tarihimizin tekerrür ede ede gözümüze sokmaya çalıştığı toplamda sadece tek bir şey vardır belki de: O aslında öyle değil. Taz...