13 Aralık 2025 Cumartesi

MELANKOMİK NOTLAR - 45

Neden bulaşıyorsun bana, ben sana bulaşıyor muyum? Ulan sen şurda yaşa ben burda, bela tarlasından başka yaşayacak yer bulamadın da mı şu koca dünyada bana musallat oldun? Oynadığın oyunun ucunda ölüm var farkındasın di mi, neyine güveniyorsun lan küstah müptezel!
Karasineğe aynı böyle dedim, tınlamadı… ama nasıl da güzel haklıydım:(
Not: Öldürmedim pezevengi, canını bağışladım, canlı ele geçirip sokağa attım. Az yüce insan değilim ha! Maşallah sanırım.

 

Kendime not: lütfen çorbaya daha az karabiber at!

 

Görünen o ki Güllü’yü kızı öldürmüş.
Bunun ortaya çıkmasıyla birlikte…insanlar güven içinde kınayabilecekleri birini bulmuş olmaktan nasıl da mutlu olduklarını görebilirlerdi…eğer bir aynaları olsaydı. Her tarafımız çok düzgün insan dolu sanki! Senden daha kötüsünü bulmak seni iyi yapmaz.
Aynasızlık mutluluğudur bu, ayna mutsuz eder.
Empati yakar, empatisizlik ferahlatır, tarafını seç, sktir git.

 

Hava sıcak mı soğuk mu bilmiyorum, gerçekten bilmiyorum, bu yaştan sonra bilmez olduk!

 

Yük diye sırtlandım nasibimi, nasipsizliği nasip bildim. Gurbet belledim dünyayı, şuralardan kovalandım, burada oyalandım. Ne evden başka yerde huzurum oldu, ne de huzursuzluğa tahammülüm... Konuşurken geçti zaman, susarken geçti.
şarabın var mı suna su
Sabahı bulmayacağız.
Bunları karasineğe söylemedim, içimden geçti öylece…

 

Delikanlı adam makarna mı pilav mı diye ikileme düşmez. Tabii ki pilav.

 

Allah bir tanrı olaydı inanması zor olurdu.

 

Şahsi yurt tarifim: masaüstü bilgisayarım neredeyse yurdum orasıdır. Laptop, tablet, telefon… hepsi hikaye, benim yurdum masaüstüdür.

 

Sevdiğini uzak tut kendinden… kirpiysen.

 

Birine vuracaksanız gardı düşükken vurmayın. Kavgada söylenmişleri hazmetmek zor olmuyor da neşeniz yerindeyken yenen yumruğun acısı geçmiyor.

 

ChatGPT insana aptallık hakkı veriyor.
Sorumu ancak bir aptalın soracağı şekilde soruyorum, hakir görmüyor, cevaplıyor. Anlamadığım yer varsa daha da aptal gibi orayı açıklamasını istiyorum, açıklıyor.
Ezikleme yok, kötü söz yok… mis gibisin ChatGPT.
Bu arada yapay zekanın insanları aptallaştıracağı şeklinde bir görüş var ki doğrudur ancak bu aptallaştırma yeri doldurulamaz bir ihtiyaca dönüştüğünde çalışır, bu girdaba düşmezseniz zekanıza halel gelmez.
Ayrıca… ben aptallığa çok inanırım. Bir şey nasıl anlatılmadır? Aptala anlatır gibi. Nasıl dinlenmelidir? Aptal gibi. Yanlış anlamaları sıfırlamanın formülüdür aptallık. Tamam ben biliyorum yaa… bok biliyorsun, bi düzgün dinle önce!
Bir film aptal gibi izlenmelidir mesela, yönetmenin bizi çekmeye çalıştığı bütün tuzaklara düşmeliyiz ki film amacına ulaşsın. Asıl saçma olan filmi sonunu tahmin etmeye çalışarak izlemek… ne oldu, sonunu bildin de madalya mı kazandın a ebleh, n’apıyon sonra bu madalyaları, nerene sokuyon?

 

Evlilik       : vuslatın lüzumsuzluğunu idrak süreci.
Boşanmak : vuslatsızlık da çözüm değilmiş.
Çözüm      : değilmiş.

 

Helallik: vicdanların durulama suyu, muhafazakar uydurması, simsiyah, sok çıkar, rahat et, yersen.
Kuran’da helalleşme yok, affetmeden bahsedilir sadece ki affetme belirli bir konu üzerinden olabilen bir şey malum.
Yalnız kafamı karıştıran bir şey var: tekamülün temel sebeplerinden biri haksızlığa uğramaktır. Öte tarafta zalimler mazlumlara “sana zulmederek tekamülüne destek verdim, öğretmenlik hakkımı isterim” derse nasıl bir cevap alırlar? Ya da bir katil “yaşamaya devam etseydin pek çok günaha bulanacaktın, sayemde kurtuldun, pay isterim” derse ne olacak?

 

Başarı: sahip olduğu duyarlılığa halel getirmeden bütün kalmayı başarmak.
İnsanların kötüyü el üstünde tuttuklarını bilmene rağmen el üstünde durmayı reddetmek.
Kimsenin sallamadığı başarılar listesine gözü gibi bakmak ama bu listeye aşık olmamak ve… asla bu listeyi gerekçe olarak sunmamak.

 

Sorsalar mağdurunu gaddar kendin gösterir.
Koca Ragıp Paşa

 

Her şeye bi şey, her şeye bi şey,
Herkese bu şey, sana başka bi şey,
Hey gidi hey,
Yamuk birey!
Bu da benim şiirim. Şaka be şaka :p

 

Para insanı elbette mutlu etmez ama arabada ağlamak metroda ağlamaktan iyidir.
Bir Düşüşün Anatomisi filminden bir replik. Film de pek güzel.

 

Kapımı iki Yehova Şahidi çaldı, içeri buyur ettim biraz sohbet ettik. Sonra dışarıda çay içtik iki kez, kırık dökük Türkçeleriyle (Kanadalı bir çiftti ve Türkçe öğrenmeye çabalamış olmaları benim için değerliydi) bana İncil’den ordan burdan bir sürü şeyler anlattılar, ben onlara daha da çok anlattım, pek kibar pek güzeldiler Allah için ama sanırım baktılar ki benden bir bok olmayacak, bıraktılar yakamı, bir daha aramadılar. Yehova Şahitleri bile benden umudu kesti, müzmin umutsuz vakayım.

 

İlginç bir deney yaptım.
Ben nasıl olmuşsa Karılar Koğuşu’nu izlememişim, hiç izlememişim hem de! Yakın zamanda izledim, büyülendim, çook güzeldi. Sonra büyünün kaynağını merak edip romanı okudum, sonra da filmi ikinci kez izledim bakalım büyü tekrar edecek mi diye? Etmedi. Oyunculuklar filan güzel tamam da beni büyüleyen senaryoymuş, Kemal Tahir’miş, romana hakim olunca filmin buğusu kaçtı.


22 Kasım 2025 Cumartesi

SATIR BAŞI HAK EDİLMİŞLİĞİ

Tadımın neden kaçık olduğunu anlamaya çalışıyordum, buldum; çünkü hava çok güzel.
Böyle havalar bende kaçırıyor olma hissini tetikliyor. Gerçek bir yakalamanın mümkün olmadığını bilen biri için kaçırmak demek, normal bir yaşamak demektir. O çok övülen “”şu anda, şimdi” asla kendisine atfedilen değerde değildir.
Katlanması gereken yıkanmışları katlayıp yerine yerleştirdin, mutfağı topladın, her şeye bir olması gerektiği gibilik sindi… mi acaba? Kirli sepeti giderek dolmayacak mı? Neyi neyden kurtardın, ilerlediğin hangi yol anlamlı bir yere çıktı ki?
Kendime demiyorum şunları, insanlığa sesleniyorum!
Durup bakarsan beyhudelik görürsün, hareket halinde olman da yalandır. Tek çare bakmamak, o da çare değil.
Aklı başında hiç kimse heybesine taşıyabileceğinden fazla boşluk doldurmaz.
Değmez uyanmaya ikmal-i ömr için…uyumaya gece müthiş bir gerekçedir…ve kimse kapalı bir havada evkaftaki memuriyetinden istifa etmez… çünkü sadece güzel havalarda kanatları olduğunu zanneder insan.
Hasılı hava kapalıyken boşluklar yük gibi gelmiyor işte insana, hayat seni bir yere çekiştirmiyor, dakikalar zorlamasız bir akışla ilerliyor ki gerilimsizlik de hiç yoktan iyidir. Gerilim denen zıkkım hayatı lüzumundan fazla önemsemektir ve faydasızdır. Mükemmel bir kombin mesela, ayakkabılar tam olması gereken renk filan… böyle olduğunu hissettiğimde bilerek bozuyorum uyumu, bu düzey bir önemseme çok fazla çünkü. Ya da kravat, hayat bu işlevsiz zımbırtıyı boynuna geçirtecek kadar önemli olmayı nasıl başarabilir ki?
Anlamın köpekleri tarafından kovalanmamaya mutluluk diyor insanlar, tabii ki yanılıyorlar ama köpek kovalamasını da övecek değilim.
Bir paragraf başını hak etmediği için yekpare olarak püskürdüm bunu buraya, uyumlu yahut değil, bu da burada dursun.

17 Kasım 2025 Pazartesi

PLURIBUS

https://www.imdb.com/title/tt22202452/?ref_=nv_sr_srsg_0_tt_6_nm_2_in_0_q_pluribus

 

Araba gibidir insan, deposu vardır, tahammülle doludur. Eksilen, yerine konmazsa günden güne hafifler.
İnsanda yaşama isteği uyandıran güzel şeyler bunun için var işte, depoya bahşiş… ama aslolan deponun boşalmaya yazgılı olmasıdır.
Depo, boşalsın diye doldurulur.

 

Şu “bir kez geldin hayata, mutluluk senin hakkın, mutlu ol lütfen” türü zıkkımların saçmalığı buradandır, n’apçaz ki kullanmadığımız mutluluğu? Depo, dolsun diye doldurulmaz di mi?

 

Spoiler ama aslında değil.
Pluribus dizisindeki kadın tek telefonla her dilediğine zahmetsizce ulaşıyor. Bütün dünya, hizmetindeki “iyi” insanlarla dolu ve darlıyorlar kadını: lütfen mutlu ol.
Bu dizi teknik olarak distopya sınıfında ama bu haliyle ütopya değil midir? Tüm dünya iyi insanlarla dolmuş, şiddet yok, mis gibilik her yere hakim, çatışma yok.
Mutlu olması gereken kahramanımızsa çok mutsuzdur, çünkü çatışma yok.
Kadın mutsuz çünkü mutlu olmak istemiyor, istemiyor çünkü bu şekilde ele geçmiş mutluluğu anlamlı bulmuyor.

 

Geldik çarptık yine anlam belasına iyi mi? İyi.
Cennet’teki insanın hikayesidir anlatılan, çevresindeki iradesiz meleklere emir vermekten zevk almadığı gibi meleklerin onu mutlu etme çabası onda sinir yapıyor.
Bu sinirli ve tahrip edici haliyle düalist dinlerdeki kötü tanrıya benzerken sebep olduğu her tahribat sonrası vicdan azabına gark olduğu için de iyi tanrıya benziyor. Kafası karışık bir kusurlu tanrı!

 

Bu kafası karışık kusurlu tanrının bozamadığı ezberleri vardır, rasyonel olduğuna şüphesi yoktur ama asla rasyonel değildir, intikam hissiyle dünyayı yakabilir mesela ve sonrasında oturup buna üzülebilir… ki bu üzüntünün kaynağı da kibirdir, kendini tanrı zanneden insanın üzüntüsü kibirdendir malum.
Zeus gibi bir şeydir yani kahramanımız ya da karşı komşu Ahmet Abi… ikisi de aynı kişi neticede.
(Konunun Allah’la ilgisi yok, Allah bir tanrı değildir)

 

Dizinin yapımcısı Vince Gillian aklını iyilik-kötülük, haz-anlam meseleleriyle bozduğu için önce “iyi’nin kötü’ye kırılımı”nı bir diziyle anlatmaya çalışmış: Breaking Bad.
Her ne kadar fevkalade bir dizi olsa da ana karakter kötüye dönüştükten sonra da izleyici bu  karakteri benimsemekten vazgeçmediği için kötüye kırılım layıkıyla anlatılamamış. O da hırsını sonraki diziye saklamış: Better Call Saul.
O kötüye kırılımı burada anlatmış ama öyle böyle anlatmamış, 12’ye atılmış oktur bu dizi, muhteşemdir, operasyon başarılıdır, işlem tamamdır.
Bu iki dizi aynı evrende geçer.

 

Gillian’ın anlatacakları bitmemiş olmalı ki Pluribus’ta anlatmaya devam ediyor. Her ne kadar diğer iki diziyle aynı evrende geçmese de, bilim kurgu, distopya filan olsa da mevzu aynıdır, Better Call Saul’ün devamıdır Pluribus: kusurlu bir tanrı olan insanın içindeki iyilikle kötülüğün öpüşmesi, didişmesi, savaşması…kafasına kötü'nün sopasını yiyen iyi'nin sopadan (kötü'den) hamile kalması filan.

 

Şimdiye dek 3 bölüm çıktı sadece, sadece 3 bölüm izlemişken yazdım bunları. Mevzular nereye evrilecek, merak içindeyim ancak muhteşem bir şeyin karşısında olduğum kesin gibi.

20 Eylül 2025 Cumartesi

HAYMATLOS

 Telefonum sessizde kalmış.
Söyleseydin yapardım ama duymazdım söyleseydin.
Telefonda sessizlik kuralmış.


Rahatsızlık veren sesleri kısmak için rahatsızlık vermeyen şeylere kıymak racondur yaşama sektöründe.
Bazı lazım şeyler işte… bir kuyuda saklı ve kuyuda ne ip var ne dip.

 

Bulunmak için kaybolmak lazım önce, kaybetmeden de kaybolunmaz.
Zaman israf olabilen bir şey değil ve özlemek yetmez.
Vatandan ayrılmak gibidir rutinden ayrılmak.

25 Ağustos 2025 Pazartesi

LORRAINE

 

https://www.imdb.com/title/tt9059760/?ref_=nv_sr_srsg_0_tt_8_nm_0_in_0_q_normal%2520people

 

Şöyle bir dizi, iki yıl önce ve yakın zamanda olmak üzere iki kez izledim. Romanını da okudum ama dizi daha güzel. Toplam 12 bölüm. 

3. bölümde kadının öz oğlunun canına okuduğu bir sahne var, sahnenin sonunda da “çek sağa” deyip hışımla arabadan iniyor.
Canı yakılmayı hiç hak etmeyen bir kızın canını yakmış çünkü oğlu, iki önceki yazıdaki Dostoyevski’nin içindeki güçsüzlük gibi bi kızın canını, gayet narin, gayet savunmasız, ışığını göstermeye çekinen yıldıza benzeyen bi kızın canını.
Çocuk kadının tek çocuğudur, kocası da yoktur.
 

Sizin olmadığınız bir yerde birinin hakkınızı savunması, öyle ki bunu yaparken şu hayattaki en değerli varlığına acımaması… çünkü adalet!

Kadının adı Lorraine.

 

Ey saygıdeğer adalet savaşçısı, ey mübarek kadın, sevgili Lorraine;
Senin gibi insanların var olma ihtimali bilesin ki şu kolera dünyaya tahammül göstermeyi mümkün kılan sebeplerdendir.

25 Temmuz 2025 Cuma

KUMANTUM

 

Ger derse ki Fuzuli güzellerde vefa var,
Aldanma ki şair sözü elbet yalandır.

 “Elbet” dediğine göre şairlerin “bütün” sözleri yalandır, bunu diyen de şairdir… o zaman bu söz de yalandır, o zaman şairlerin bütün sözleri yalan değildir, o zaman…
Paradoks işte, adam yapmış.
Paradoks olsun diye yapmamış ama, derdi başka.
Bu şair tayfasının sözüne kulak verin ama çok da şeyetmeyin… demeye getiriyor.

Hakikat vektör gibidir; doğrultusu, yönü ve şiddeti vardır. Doğrultu ve yön tutturulsa bile şiddette illaki sapmalar olur.

Çok doğru bir fikri cılız bir ifadeyle sunandan çok daha fazla alkış alır birazcık doğru bir sözü güçlü bir ifadeyle sunan.
Hitabet, hakikati canı ne zaman istese döver.

 Şiir, kelimeleri sıvılaştırarak kullanır.

 Hakikat buz ise yalan sudur, ne farkları var ki, ikisi de H2O işte?

Çok farkları var, hımbıl buz durduğu yerde kazık gibi dururken yalan her çatlaktan sızar, her şekle girer. Hakikat soğuk yüzüyle meymenetsiz kadın gibi bakarken su her gönlü çelendir. (Dilruba)

Bizim bi akraba teyzenin oğullarına gelin seçerken ilk kriteri güzel olmalarıymış, annem de “iş ki içi güzel olsun, yüzünün güzelliğine takılma bu kadar” gibisine bir şey deyince kadın şu cevabı vermiş: amaan, nasılsa hiçbiri bir şeye yaramayacak, bari güzel güzel salınsınlar ortalıkta da gözümüz şenlensin.

Gerçekten de… bu kendini hep en doğru diye arz eden, bu buz gibi kibirli, bu kıytırık hakikatlerden ne fayda gördük? Hiçbiri sonsuzu içermez… bırakın içermeyi hiçbir hakikat sonsuzdan haber bile vermez… iken, nedir bu “eksikli hakikat hazretleri”nin bizden bu bitmez hürmet beklentisi?
Bıraksak da sular mis gibi salınsa?

Şiirin doğrultusu doğru olsa bile yönü şüpheli, şiddeti kesin yanlıştır. Şairin dediği doğru olsa ne olacak, illa bir şeyleri abartmıştır o şair, sözü ahenk yaldızına sararak sunmuştur filan.
Hayatın akışına ters de değildir şu durum, buzlu su gibi işte; mantığın gerçekleri, algının yanılsamaları içinde yüzmektedir. Fluluk her yerdedir.

 Fuzuli’nin “şair sözü elbet yalandır” dediği aslında bu fluluğa hürmet göstermesinden başka bir şey değildir ki bunu yazdıktan sonra şiiri bırakıp makale yazmaya da başlamamış di mi bu adam?
Hayatın akışına hürmetini eksik etmeyerek karşılamış kendisine doğru gelen her şeyi.

 Freud’un “nereye gitsem bir şairin benden önce oraya ulaşmış olduğunu gördüm” demesi de tam budur, fluluğa hürmetinin hakikate hürmetinin arkasında kalmaması gerektiğinin idrakindedir.

"Bana hakikati değil muradını ver. Olmak istediğin gibi görün olduğun gibi değil. Çünkü her yalan bir yaratış." diyen Cemil Meriç'i de anmadan olmaz!

Akıllı insanlar hakikatlerin hakiki olmadığını bilmese de seziyor işte.
Kuantum demeden Kuantum diyebiliyorlar.

22 Temmuz 2025 Salı

ARMUT

Gücümü içimdeki güçsüzlükle boğuşurken tükettim…demiş Dostoyevski.




Lifleri (mesela pamuk) oluşturan makromoleküller lif boyunca kabaca böyle sıralanır.

 

Tabi tam kristal, tam amorf diye iki çeşit dizilim yok, birbirine karışık ara formlar da var.

 

Lif, sağlamlığını kristalin bölgelerden alır, bu bölgeler oran olarak az ise pamuğumuz çıt diye kopar-kırılır.

Nem alma, elastikiyet gibi yeteneklerin kaynağı ise amorf bölgelerdir. Bu bölgeler olmasa boyama mümkün olmazdı, atletimiz gram nem almaz, muşamba gibi kaskatı dururdu üstümüzde.

 

Amorf; biçimsiz…demek.

 

Pamuğu pamuk yapan şey amorf bölgelerdir desek yanlış olmaz, teri çekmeyen atleti ben neyleyim di mi? Pamuğun bütün güzelliği o biçimsiz yerlerinde saklı, ama;
o biçimli-düzenli kristalin bölgeler olmasaydı pamuk hayatta kalamazdı, lifler ipliğe dönüşemezdi, iplikler dokunarak kumaş olamazdı, kırık dökük, toz gibi bir sürü pamuk cesedinden başka bir şeyimiz olamazdı.

 

Dostoyevski gibi gerçek insanların amorf bölge oranı çok yüksektir.
Dostoyevski’yi Dostoyevski yapan şeyler, içindeki biçimsiz yerlerdir.
İçindeki zaten az olan kristalin bölgelerin amorf bölgeler tarafından işgale uğramasını engelleyememiş Dostoyevski…

 

Niye öyle işgal filan olmuş ki, savaş mı etmiş bu bölgeler? Evet. “İçimdeki güçsüzlükle boğuşurken” diyor zaten.
Dostoyevski, bir kumandan gibi kristalin bölgelerinin başına geçip amorf bölgelere saldırmış olmalı… ama daha kalabalık olan amorf bölgeler kazanmış savaşı, son kristalin bölgeler işgale uğramış, biçimsizlik iyice artmış …”gücümü tükettim” dediği bu.

 

Sürekli menfaatine konsantre… daha fazla güç için 7/24 savaşan… mal biriktiren, para biriktiren… sahip olduğu güç itibara dönüştükçe kendini başarılı bir tanrı gibi hisseden… şu dünyaya gerçek anlamda bir şey katmadığı halde kaynakları deli gibi tüketen… bir şeyin öyle görünmesiyle gerçekten öyle olması arasındaki farkı umursamayan… bu başarılı, bu kazanan yavşaklar… kristalin oranı % 100’e yakın şahıslardır.
Teflon gibi tipler işte bunlar, içine asla su almaz, sıcaktan pek etkilenmez (cehennemde napçaklar bakalım), herhangi bir şeyle gerçekten bir bağ kurmadığı için hiçbir şey kendisine yapışamaz.
Napçaksınız lan bu kadar başarıyı? Hikayenin sonunda sanki o her şeyi başarmış olan sen değilmişsin gibi “ölmek başarısızlığı”na uğramış olan yine sen olmayacak mısın? Manyak mısın?

 

Konular karıştı, konumuz yavşaklar değil ötekilerdi, gerçek insanlar.

 

Kızılay, muhtaçlara daha etkili yardım edebilmek için güçlü olmalı, kasası-deposu her daim dolu olmalı…diye bir cümle kurmak isterdim burada ama hayli zamandır Kızılay kelimesinin bende uyandırdığı tek duygu mide bulantısı maalesef.

 

İyi insanlar kendilerini sakınmalı… desek? İyi de kendilerini çok sakınırlarsa iyi insan olmazlar ki! Mahzuni kendisini Çeşm-i Siyah dediği kızdan sakınsaydı “işte gidiyorum çeşmi siyahım” türküsü ortaya çıkamazdı ki.
Adam o kadar iyi ki dağ başında tek başına yaşıyor… (Hiç fena fikir değil aslında)
Olmaz öyle, gerçek insana dönüşme yolunda yıpratıcı tecrübelere maruz kalmazsak bi bok olmaz ki bizden, di mi?

 

İçimizdeki güçsüzlüğü “halledilmesi gereken bir sorun”muş gibi ele almak… çağın vebasıdır.
Her incindiğinde soluğu psikologda almak ya da antidepresan yutmak hayata ihanettir. Kaldı ki psikolojisini doktorlara-ilaçlara tamir ettirmeye çalışan insanların derdi (genelde) daha iyi insan olmak değil, yeterince etkili kötülük yapamıyor olmaktır.
Mağduru iyi insan sanmak da yaygın bir hatadır ki kötü insanlar da mağdur edilebilir malum.
İyi insan diye gücünü adaletle kullanana, ezme imkanı olduğu halde ezmeyene, içindeki antisosyal dürtüleri vicdanıyla kontrol altına almış olana diyoruz, gerçek bir merakla şu dünyaya neden geldiğini düşünene-araştırana diyoruz.
Bizi insan yapan nasıl o içimizdeki güçsüz-biçimsiz yerlerse, bizi şekillendirerek mükemmele doğru ilerlememizi mümkün kılacak olan da kırılmak-yıpranmaktır. (Mükemmel, kusursuz demek değildir)

 

Her ne kadar genetik kodlarımız içimizdeki güçsüzlükle boğuşmaya programlıysa da;
İnsan içgüdülerinden büyüktür, ve;


Ulan güçsüzlüğümüzden başka neyimiz var?

 

 

Not: Mükemmel kelimesi için Tdk’nın tanımlarından biri de “kusursuz” fakat bu meşhur bir galat olabilir ancak.
Kelimenin kökü kemal, kemal de olgun demek. Mükemmel: kemale ermiş, olgunlaşmış.
Bir armut dalında aylarca büyüyor ve sonunda kemale eriyor, o kadar ki biri onu kopartmazsa kendisi dalından düşüveriyor. Kimse bana kusursuz armuttan bahsetmesin, hangi olgun armutmuş ki o kusursuzmuş?
Olgunluğu, olabileceği son hale geldiği anlamındadır sadece, tadı çok kötüdür belki de… olgun ve gayet kusurludur o armut. Ha yenir mi? Yenir.



Öne Çıkan Yayın

ÇOK GÜZELSİN GİTME DUR NOKTASI

Şahsi tarihimizin tekerrür ede ede gözümüze sokmaya çalıştığı toplamda sadece tek bir şey vardır belki de: O aslında öyle değil. Taz...