20 Nisan 2010 Salı
mavi siyah günde dili süslemek
güzel şeylerin olması da olası...ispatlı tespitli saatler şahit....bir de sabah ezanı.
10 Mart 2010 Çarşamba
MODERN AYAKLAR
Modern : Çağa uygun, çağcıl, asri, çağdaş
TDK böyle tarif etmiş modern kelimesini.
Peki aynı çağ içindeki farklı formları, alışkanlıkları nasıl eski-yeni ya da modern-çağdışı olarak niteleyebiliyoruz?
Mesela taşıtlar için bu ayrımı yapmak çok kolay... Ulaşımın at arabalarıyla yapıldığı bir yeri çağdışı olarak niteleyebiliriz çünkü avrupa 100 küsur yıl önce at arabasını terK edip yerine motorlu taşıtları koymaya başlamıştı. Yani teknoloji farkı eski-yeni ayrımı yapmak için yeterli sebep teşkil edebiliyor. Sadece teknoloji demek doğru olmaz ama, teknolojiyi uygulayabilmek için bilimin önden yol açması gerekiyor. Gene yetmez, teknolojiyi kullanarak teknolojik ürün elde etmek için para gerekiyor.
En son teknolojinin her çağda ilk olarak silahlarda kullanıldığını, hatta daha ileri giderek teknolojinin var olma anlamını silahlarda bulduğunu da söyleyerek ürün bazlı modernlik meselesini kapatabiliriz. Ama bir adım daha ileri gitmek lazım: bilim var olma ve gelişme anlamını silahlarda buluyor…İnsanlar kafalarını çalıştırmak zahmetine ancak başka insanlara tahakküm edebilmek için katlanıyor. Silahları mermi atabilen şeylerle sınırlamamak lazım, her çağın kendine uygun binbir çeşit silahı hep oldu…
Peki alışkanlıkları nasıl eski-yeni diye etiketleyebiliyoruz, “modern yaşam” ile “çağdışı yaşam” arasındaki ayrımın kaynağı ne?
Avcı toplayıcı toplumlarda avcılık çok tehlikeli, toplayıcılık da çok zordu. Emniyet ve kolaylık bakımından insanlar topluca ava çıkıp topluca ot-sebze-meyve topluyordu. Bir aradaydılar çünkü tek başlarına ya da çekirdek aile olarak hayatta kalma şansları yoktu. Hal böyle olunca birbirlerine yardım etmek-etmemek konusunda bireysel tercihlerini kullanmaları sakınca doğuracağı için bir takım yazılı olmayan kurallar icat ettiler ve bunlara uydular. Bu kurallar bütününe“töre” demek yanlış olmaz sanırım. Törelerin uygulanabilirliği toplum baskısı ile mümkün oluyordu, bir kişi bencilce, kolayına gelen bir davranış sergilediğinde diğerleri tarafından töreye davet ediliyor, uymamakta ısrar ederse gruptan atılıyor yani “aforoz” ediliyordu. Kısacası töre hayatta kalmak (beka) için gerekli bir şeydi, hatta insanların türlerini devam ettirebilmesini sağlayan temel şeydi.
% 100 avcı toplayıcı olmayan, yerleşik düzene geçmiş insanlar yaklaşık m.ö. 8500 lü yıllardan beri varlar, o zamandan bu zamana çok şey değişti elbette fakat m.ö. 8500’den 1945’e hızlı bir geçiş yapabiliriz çünkü töre bu süre zarfında hayatta bırakma-ayakta tutma özelliği ile hep var oldu, hala da var. 1945’in özelliği insanların töreye ihtiyaç duymadan hayatta kalabilecekleri ortamlar yaratmasının kesintiye uğramadan başladığı yıl olması. Kesintiden kastım iki büyük dünya savaşı... Konuyu daha geriden almak da mümkün ama çok da gerekli değil zira 1945’den sonra olanlar anlatacağımı anlatabilmem için yeterince örnek taşıyor.
Bu arada kesintinin nasıl bir şey olduğunu nylon çoraplar tek başına çok güzel açıklar:) nylon bulunan ilk sentetik malzemedir, 1926’da Amerikalılar tarafından bulunmuştur ve kısa bir süre sonra meşhur ince kadın çorapları bu buluş sayesinde piyasalardaki yerini almış, kadınlar pek mutlu olmuştur:) Nylon ipliği çok dayanıklı ve esnektir, ince kadın çorabının yapılabilmesine imkan tanıyan o yıllardaki tek iplik cinsidir. Kadınların mutluluğu uzun sürmedi ama… Çünkü yaklaşan 2. Dünya savaşından dolayı bütün nylon iplikler paraşüt üretimi için kullanıldı. Paraşütün yapımı için de en uygun ipliğin nylon oluşundaki ironi tek başına bir yazı konusu olduğu için üzerinde fazla durmadan geçiyorum:) Paraşütten önce sadece kadın çorabı yapılmadı bu arada, nylon iç çamaşırı, gömlek de yapıldı mesela…Hem sadece kadınlara değil erkeklere de yapıldı:) Bu gün sıhhi olmadığı için giymediğimiz nylon donlar, gömlekler o yıllarda fahiş fiyatlardaydı, bu gün tıpkı nylon öncesi devirde olduğu gibi pamuk, keten, yün ağırlıklı olarak giyiniyoruz! Halkın kullanımına sunulduktan, alışkanlıkları arasında yer ettirildikten sonra paraşüt yapmak için ellerinden alınan nylon savaş yılları boyunca zavallı halkın burnunda tüttü, yokluğundan dolayı efsaneye dönüştü, tıpkı erken ölen James Dean, Marylin Monroe gibi…. Sentetik iplikler uzun zamandır gayet bol , hem sadece nylon değil başka bir çok tür sentetik iplik var, doğal ipliklere göre de ucuzlar ama şu anda en çok kullanılan iplikler pamuk ve pamuk türevi ipliklerdir….
65 yıldır “modern” ülkelerin topraklarında savaş yok, 2. Dünya Savaşı’ndaki bir dilim kuru ekmeğin değerini anlatan dedeler, nineler birer birer toprağa girmekte ve dünya genelinde açlıktan ölme riski taşıyan insan sayısı oransal olarak eski dönemlerle karşılaştırılamayacak düzeyde düşük. Besin temin ederken ölmemiz için çok fazla sebep de yok artık, güvendeyiz. Güvende olduğumuz için de bir arada yaşamaya da mecbur değiliz, törelere de ihtiyacımız yok. O halde neden herkes birbiriyle sevişmiyor?
Bağlantı biraz saçma gibi ama çiçek çocukların felsefesi aşağı yukarı böyleydi. Açlıktan ya da vahşi hayvan saldırısından ölme riskleri yoktu, bunun yerine Nepal’e ya da kendi içlerine seyahat etmek için sebepleri vardı… Daha doğrusu bu seyahat lüksüne sahiptiler…Ve varoluş sancısıyla çatlayan başlarını Budist rahiplerinin ellerinde huzura kavuşturmayı her zaman başaramasalar da uyuşturucularla ağrıya ara verdirmeyi başardılar. Bu sorumsuz ve alışılmadık davranış tarzları 2. Dünya Savaşı sonrası dünyaya hakim olan kasvetli, ümitsiz havanın yarattığı bohem hayatın bir devamı niteliğinde olabilir, bu konu ciddi şekilde araştırılması gereken derin bir konu, ben sadece “etkisi olabilir” diyerek geçeceğim.
Sonuçta 65 yıldır kesintiye uğratılmayan bu “üretim fazlası” bol dönem insanların bir arada bulunma mecburiyetlerini ortadan kaldırdı ve insanları “tek kişilik değerli cumhuriyetler” şeklinde yeni bir yaşama alışmaya zorladı. Yukarıda töre dediğim şeyi temsil eden her türden tabu insanlarda “neden yıkmıyoruz?” fikrinin uyanmasına sebep oldu. Hatta tabu kelimesinin ilk çağrıştırdığı kelime ”yıkmak” oldu…
Bu büyük dönüşüm üretim fazlası miktarının artması sayesinde oldu. Uzun zaman önce türünün devamını garanti altına alan insanlar açlıktan ölme riskini de sıfırlayınca eskiden var olmayan nesneleri önce lüks sonra ihtiyaç olarak adlandırarak hayatlarına soktular ya da birileri onların hayatına soktu. “Hayatta kalma”nın yerini giderek başarı, kariyer gibi kelimeler aldı. Ve en önemli değişiklik kitlelerin sevk ve idare yönteminde oldu. Eskiden büyük oranda kaba kuvvetle yönlendirilen insanlar “tüketim kuvveti”yle idare edilmeye başlandılar.
Tek kişilik değerli cumhuriyet bireylerinin çiçek çocuklarınkine rahmet okutan içsel seyahatleri yeni yeni sektörlerin doğmasına sebep oldu. Uyuşturucu olmadan ayakta duramayan anormal-kötü çocukların sayısındaki artıştan daha önemlisi sorumluluk ve kariyer sahibi “normal” insanların ancak prozac tabletlerine dayanarak ayakta durabilmeleridir herhalde.
Tüketim motoru, yavaşlamaya tahammülü olmayan hatta düzenli olarak hızlanmak zorunda olan bir motor ve insanlar bütün alışkanlıklarını bu motorla senkronize tutmak zorundalar, yoksa durduğunda devrilen bisiklet gibi devrilirler. Bu motoru canlı tutmanın yolu da “moda” dene sihirli kelimeden geçiyor.
Moda derken Paris defilelerini kastetmiyorum sadece, geri zekalı sunucuların cümleleri de dahil olmak üzere bir çok kontrolsüz cümlenin etkisiyle şekillenen, şekil alması bir türlü bitmeyen bir olgu moda. Yaptığınızın, söylediğinizin, beğendiğinizin, giydiğinizin, kullandığınızın mantıklı olması, işe yaraması, güzel olması yetmiyor artık, “beynelmilel değer yargıları”na da uygun olması gerekiyor. Yani seçerken, yaparken, söylerken sadece kendi usunuzu değil beynelmilel usu da göz önünde bulundurmanız gerekiyor. Diğerleri tarafından makbul olarak değerlendirilmeniz için beynelmilel us tarafından kabul görmeniz gerekiyor. Giydikleriniz, kelimeleriniz, diplomalarınız, oturup kalktığınız yerler, arkadaşlarınız, dinlediğinizi müzik, seyrettiğiniz film vs. her şey bu büyük beyin tarafından onaylanmış olmalı. Sonuç olarak bir ”sürekli değişen beynelmilel değer yargıları bütünü” var ve bireyler bu bütünü anlamak için çaba sarfetmek, değişimleri kaçırmamak için sürekli takipte olmak, öğrendiklerini uygulayabilmek için çeşitli imkanlara sahip olmak zorundalar. Bu değerler sistemine entegre oldukça birey borsasındaki değerleri artar, değerleri arttıkça da sistemi daha çok benimseler, savunurlar.
Bir taşıtın, silahın ya da çamaşır makinesinin modern olarak değerlendirilmesinin şartları basit teknik avantajlara bağlıyken kişisel beğenilerin, tercihlerin, fikirlerin modern olup olmaması beynelmilel değer yargılarına uygunluğuna bağlıdır. Ve bu değer yargılarını kimin tarafından belirlendiği belirsiz olmakla birlikte kayıtsız şartsız itaatle sorumlu bireyler tarafından belirlenmediği açıktır. Bireyin kendi usu ihmal edilebilir bir düzeye indirgenmiştir.
Hal böyle olunca kişiler benimsemedikleri hatta anlamadıkları fikirleri kendi fikirleriymiş gibi savunurlar, “kendilerine ait fikirler” sandıkları bu şeylerin romantizme bulanmış sloganlar olduğunu fark etmezler, fark etmekten de korkarlar.
Sonuç olarak hayatta kalmanın garantisi olan ve uygulandığı çağla birlikte değerlendirildiğinde gayet mantıklı sebeplerle kurgulandığı anlaşılan törelerin yerini kimlerin belirlediği belirsiz trendler almıştır. Teknolojinin gelişmesi üretim fazlasını arttırmış ve bizi önce toplu halde yaşama mecburiyetinden kurtarmış daha sonra da toplu halde yaşamamaya mecbur etmiştir. Değeri günden güne artan bireyler diğer bireyleri borsadaki kağıtlar gibi algılamaya-değerlendirmeye başlamıştır. Giderek kaybedecek daha fazla şeye sahip olan insanlar ölümden daha çok korkar hale gelmiş, birilerinin yanında uzun süre durabilmek için daha çok sebep arar olmuşlardır.
Hayatımızdaki nylon gömlekler, çamaşırlar gibi efsaneleşmiş ve modern ama asla sıhhi olmayan nesneleri, fikirleri, beğenileri bulsak...hayatımızdan çıkartmaya gücümüz ve cesaretimiz olur mu acaba?
İyi bir ömür sürebilmek için bir ömür harcıyoruz.
Modern ve değerli yalnızlıklarımızla mutluluğun peşinde koşmak umuyorum ki hiç değilse ciğerlerimizi açıyor olsun…
TDK böyle tarif etmiş modern kelimesini.
Peki aynı çağ içindeki farklı formları, alışkanlıkları nasıl eski-yeni ya da modern-çağdışı olarak niteleyebiliyoruz?
Mesela taşıtlar için bu ayrımı yapmak çok kolay... Ulaşımın at arabalarıyla yapıldığı bir yeri çağdışı olarak niteleyebiliriz çünkü avrupa 100 küsur yıl önce at arabasını terK edip yerine motorlu taşıtları koymaya başlamıştı. Yani teknoloji farkı eski-yeni ayrımı yapmak için yeterli sebep teşkil edebiliyor. Sadece teknoloji demek doğru olmaz ama, teknolojiyi uygulayabilmek için bilimin önden yol açması gerekiyor. Gene yetmez, teknolojiyi kullanarak teknolojik ürün elde etmek için para gerekiyor.
En son teknolojinin her çağda ilk olarak silahlarda kullanıldığını, hatta daha ileri giderek teknolojinin var olma anlamını silahlarda bulduğunu da söyleyerek ürün bazlı modernlik meselesini kapatabiliriz. Ama bir adım daha ileri gitmek lazım: bilim var olma ve gelişme anlamını silahlarda buluyor…İnsanlar kafalarını çalıştırmak zahmetine ancak başka insanlara tahakküm edebilmek için katlanıyor. Silahları mermi atabilen şeylerle sınırlamamak lazım, her çağın kendine uygun binbir çeşit silahı hep oldu…
Peki alışkanlıkları nasıl eski-yeni diye etiketleyebiliyoruz, “modern yaşam” ile “çağdışı yaşam” arasındaki ayrımın kaynağı ne?
Avcı toplayıcı toplumlarda avcılık çok tehlikeli, toplayıcılık da çok zordu. Emniyet ve kolaylık bakımından insanlar topluca ava çıkıp topluca ot-sebze-meyve topluyordu. Bir aradaydılar çünkü tek başlarına ya da çekirdek aile olarak hayatta kalma şansları yoktu. Hal böyle olunca birbirlerine yardım etmek-etmemek konusunda bireysel tercihlerini kullanmaları sakınca doğuracağı için bir takım yazılı olmayan kurallar icat ettiler ve bunlara uydular. Bu kurallar bütününe“töre” demek yanlış olmaz sanırım. Törelerin uygulanabilirliği toplum baskısı ile mümkün oluyordu, bir kişi bencilce, kolayına gelen bir davranış sergilediğinde diğerleri tarafından töreye davet ediliyor, uymamakta ısrar ederse gruptan atılıyor yani “aforoz” ediliyordu. Kısacası töre hayatta kalmak (beka) için gerekli bir şeydi, hatta insanların türlerini devam ettirebilmesini sağlayan temel şeydi.
% 100 avcı toplayıcı olmayan, yerleşik düzene geçmiş insanlar yaklaşık m.ö. 8500 lü yıllardan beri varlar, o zamandan bu zamana çok şey değişti elbette fakat m.ö. 8500’den 1945’e hızlı bir geçiş yapabiliriz çünkü töre bu süre zarfında hayatta bırakma-ayakta tutma özelliği ile hep var oldu, hala da var. 1945’in özelliği insanların töreye ihtiyaç duymadan hayatta kalabilecekleri ortamlar yaratmasının kesintiye uğramadan başladığı yıl olması. Kesintiden kastım iki büyük dünya savaşı... Konuyu daha geriden almak da mümkün ama çok da gerekli değil zira 1945’den sonra olanlar anlatacağımı anlatabilmem için yeterince örnek taşıyor.
Bu arada kesintinin nasıl bir şey olduğunu nylon çoraplar tek başına çok güzel açıklar:) nylon bulunan ilk sentetik malzemedir, 1926’da Amerikalılar tarafından bulunmuştur ve kısa bir süre sonra meşhur ince kadın çorapları bu buluş sayesinde piyasalardaki yerini almış, kadınlar pek mutlu olmuştur:) Nylon ipliği çok dayanıklı ve esnektir, ince kadın çorabının yapılabilmesine imkan tanıyan o yıllardaki tek iplik cinsidir. Kadınların mutluluğu uzun sürmedi ama… Çünkü yaklaşan 2. Dünya savaşından dolayı bütün nylon iplikler paraşüt üretimi için kullanıldı. Paraşütün yapımı için de en uygun ipliğin nylon oluşundaki ironi tek başına bir yazı konusu olduğu için üzerinde fazla durmadan geçiyorum:) Paraşütten önce sadece kadın çorabı yapılmadı bu arada, nylon iç çamaşırı, gömlek de yapıldı mesela…Hem sadece kadınlara değil erkeklere de yapıldı:) Bu gün sıhhi olmadığı için giymediğimiz nylon donlar, gömlekler o yıllarda fahiş fiyatlardaydı, bu gün tıpkı nylon öncesi devirde olduğu gibi pamuk, keten, yün ağırlıklı olarak giyiniyoruz! Halkın kullanımına sunulduktan, alışkanlıkları arasında yer ettirildikten sonra paraşüt yapmak için ellerinden alınan nylon savaş yılları boyunca zavallı halkın burnunda tüttü, yokluğundan dolayı efsaneye dönüştü, tıpkı erken ölen James Dean, Marylin Monroe gibi…. Sentetik iplikler uzun zamandır gayet bol , hem sadece nylon değil başka bir çok tür sentetik iplik var, doğal ipliklere göre de ucuzlar ama şu anda en çok kullanılan iplikler pamuk ve pamuk türevi ipliklerdir….
65 yıldır “modern” ülkelerin topraklarında savaş yok, 2. Dünya Savaşı’ndaki bir dilim kuru ekmeğin değerini anlatan dedeler, nineler birer birer toprağa girmekte ve dünya genelinde açlıktan ölme riski taşıyan insan sayısı oransal olarak eski dönemlerle karşılaştırılamayacak düzeyde düşük. Besin temin ederken ölmemiz için çok fazla sebep de yok artık, güvendeyiz. Güvende olduğumuz için de bir arada yaşamaya da mecbur değiliz, törelere de ihtiyacımız yok. O halde neden herkes birbiriyle sevişmiyor?
Bağlantı biraz saçma gibi ama çiçek çocukların felsefesi aşağı yukarı böyleydi. Açlıktan ya da vahşi hayvan saldırısından ölme riskleri yoktu, bunun yerine Nepal’e ya da kendi içlerine seyahat etmek için sebepleri vardı… Daha doğrusu bu seyahat lüksüne sahiptiler…Ve varoluş sancısıyla çatlayan başlarını Budist rahiplerinin ellerinde huzura kavuşturmayı her zaman başaramasalar da uyuşturucularla ağrıya ara verdirmeyi başardılar. Bu sorumsuz ve alışılmadık davranış tarzları 2. Dünya Savaşı sonrası dünyaya hakim olan kasvetli, ümitsiz havanın yarattığı bohem hayatın bir devamı niteliğinde olabilir, bu konu ciddi şekilde araştırılması gereken derin bir konu, ben sadece “etkisi olabilir” diyerek geçeceğim.
Sonuçta 65 yıldır kesintiye uğratılmayan bu “üretim fazlası” bol dönem insanların bir arada bulunma mecburiyetlerini ortadan kaldırdı ve insanları “tek kişilik değerli cumhuriyetler” şeklinde yeni bir yaşama alışmaya zorladı. Yukarıda töre dediğim şeyi temsil eden her türden tabu insanlarda “neden yıkmıyoruz?” fikrinin uyanmasına sebep oldu. Hatta tabu kelimesinin ilk çağrıştırdığı kelime ”yıkmak” oldu…
Bu büyük dönüşüm üretim fazlası miktarının artması sayesinde oldu. Uzun zaman önce türünün devamını garanti altına alan insanlar açlıktan ölme riskini de sıfırlayınca eskiden var olmayan nesneleri önce lüks sonra ihtiyaç olarak adlandırarak hayatlarına soktular ya da birileri onların hayatına soktu. “Hayatta kalma”nın yerini giderek başarı, kariyer gibi kelimeler aldı. Ve en önemli değişiklik kitlelerin sevk ve idare yönteminde oldu. Eskiden büyük oranda kaba kuvvetle yönlendirilen insanlar “tüketim kuvveti”yle idare edilmeye başlandılar.
Tek kişilik değerli cumhuriyet bireylerinin çiçek çocuklarınkine rahmet okutan içsel seyahatleri yeni yeni sektörlerin doğmasına sebep oldu. Uyuşturucu olmadan ayakta duramayan anormal-kötü çocukların sayısındaki artıştan daha önemlisi sorumluluk ve kariyer sahibi “normal” insanların ancak prozac tabletlerine dayanarak ayakta durabilmeleridir herhalde.
Tüketim motoru, yavaşlamaya tahammülü olmayan hatta düzenli olarak hızlanmak zorunda olan bir motor ve insanlar bütün alışkanlıklarını bu motorla senkronize tutmak zorundalar, yoksa durduğunda devrilen bisiklet gibi devrilirler. Bu motoru canlı tutmanın yolu da “moda” dene sihirli kelimeden geçiyor.
Moda derken Paris defilelerini kastetmiyorum sadece, geri zekalı sunucuların cümleleri de dahil olmak üzere bir çok kontrolsüz cümlenin etkisiyle şekillenen, şekil alması bir türlü bitmeyen bir olgu moda. Yaptığınızın, söylediğinizin, beğendiğinizin, giydiğinizin, kullandığınızın mantıklı olması, işe yaraması, güzel olması yetmiyor artık, “beynelmilel değer yargıları”na da uygun olması gerekiyor. Yani seçerken, yaparken, söylerken sadece kendi usunuzu değil beynelmilel usu da göz önünde bulundurmanız gerekiyor. Diğerleri tarafından makbul olarak değerlendirilmeniz için beynelmilel us tarafından kabul görmeniz gerekiyor. Giydikleriniz, kelimeleriniz, diplomalarınız, oturup kalktığınız yerler, arkadaşlarınız, dinlediğinizi müzik, seyrettiğiniz film vs. her şey bu büyük beyin tarafından onaylanmış olmalı. Sonuç olarak bir ”sürekli değişen beynelmilel değer yargıları bütünü” var ve bireyler bu bütünü anlamak için çaba sarfetmek, değişimleri kaçırmamak için sürekli takipte olmak, öğrendiklerini uygulayabilmek için çeşitli imkanlara sahip olmak zorundalar. Bu değerler sistemine entegre oldukça birey borsasındaki değerleri artar, değerleri arttıkça da sistemi daha çok benimseler, savunurlar.
Bir taşıtın, silahın ya da çamaşır makinesinin modern olarak değerlendirilmesinin şartları basit teknik avantajlara bağlıyken kişisel beğenilerin, tercihlerin, fikirlerin modern olup olmaması beynelmilel değer yargılarına uygunluğuna bağlıdır. Ve bu değer yargılarını kimin tarafından belirlendiği belirsiz olmakla birlikte kayıtsız şartsız itaatle sorumlu bireyler tarafından belirlenmediği açıktır. Bireyin kendi usu ihmal edilebilir bir düzeye indirgenmiştir.
Hal böyle olunca kişiler benimsemedikleri hatta anlamadıkları fikirleri kendi fikirleriymiş gibi savunurlar, “kendilerine ait fikirler” sandıkları bu şeylerin romantizme bulanmış sloganlar olduğunu fark etmezler, fark etmekten de korkarlar.
Sonuç olarak hayatta kalmanın garantisi olan ve uygulandığı çağla birlikte değerlendirildiğinde gayet mantıklı sebeplerle kurgulandığı anlaşılan törelerin yerini kimlerin belirlediği belirsiz trendler almıştır. Teknolojinin gelişmesi üretim fazlasını arttırmış ve bizi önce toplu halde yaşama mecburiyetinden kurtarmış daha sonra da toplu halde yaşamamaya mecbur etmiştir. Değeri günden güne artan bireyler diğer bireyleri borsadaki kağıtlar gibi algılamaya-değerlendirmeye başlamıştır. Giderek kaybedecek daha fazla şeye sahip olan insanlar ölümden daha çok korkar hale gelmiş, birilerinin yanında uzun süre durabilmek için daha çok sebep arar olmuşlardır.
Hayatımızdaki nylon gömlekler, çamaşırlar gibi efsaneleşmiş ve modern ama asla sıhhi olmayan nesneleri, fikirleri, beğenileri bulsak...hayatımızdan çıkartmaya gücümüz ve cesaretimiz olur mu acaba?
İyi bir ömür sürebilmek için bir ömür harcıyoruz.
Modern ve değerli yalnızlıklarımızla mutluluğun peşinde koşmak umuyorum ki hiç değilse ciğerlerimizi açıyor olsun…
18 Şubat 2010 Perşembe
MELANKOMİK NOTLAR 3
Requiem for a dream’i izledim akşam. Her ne kadar beklediğim gibi olmasa da pek güzel bir filmdi Allah için. Beklediğim gibi çıkmadı çünkü film müziğinden bile güzel, filmin adı da filmin kendinden güzel:) Requiem kelimesini anlamının ne olduğunu bilmeden sevmiştim zaten, anlamı da kelimeyle gayet uyumlu…ne güzel:)
Bir deliler evinin yalan yanlış anlatılan kısa tarihini zevkle okuyorum şu günler. Memleketimden insan manzaraları gibi standart bir olay örgüsü yok, onun yerine kişileri tanıtıcı olaycıklarla ve tasvirlerle doldurulmuş kitap. İleri kısımlarda değişir belki durum ama öyle olacağını sanmıyorum. Bu kitabı okumak mezelerle karnını doyurmak gibi, alışılmışın dışında (belki de yanlış) ama çok güzel:)
Canım çok sıkkın, sebepsiz falan değil ciddi bir reklamasyondan dolayı sıkkın…Geçecek…
Eleni Karaindrou! İnsan değilsin sen !!!
Girl with a pearl earring’teki Scartlet Johanssonu’un ifadeleri, beyaz masumiyeti, yüzündeki ışıklar çok güzeldi.
İlk müzikli foto gösteri dosyamı yaptım dün akşam, karma fotolar, pazar günü de gösterilecek B.çekmece kültür merkezi’nde. Gösterilmesi kısmı önemli değil fakat caravansary eşliğinde fotoları akarken izlemek hoş:)
Bu yazıları birileri okusun diye yazmıyorum, okunmadığını da biliyorum ki neden okunsun zaten:) Monitörden yazı okumak eziyetli bir faaliyet, ayrıca herkesin zırvası kendine, şimdiye kadar okumam rica edilen bloglar söz konusu olduğunda ya sessiz kaldım ya da okumuş gibi yaptım:) Kendim için yazıyorum bunları, herkesin ulaşabileceği bir ortamda yayınlanması gerekli disiplini temin için sadece.
Memento’yu çok merak ediyordum her nedense… Güzel bir film ama bana göre değil.
Çocukken ağlamak için girdiğim divanın altında biten ağlamayı müteakip hakim olan iç sessizliği sevdiğim gibi şimdi de aşırı sinirlendiğimde ya da çok üzüldüğümde üzerime çöken dingin ruh halini seviyorum. Kaybedilmemesi için çaba sarfedilen şeyin kaybedilmesinin verdiği tuhaf rahatlık….
Bu arada çocukluğuma, hatta hayli küçük çocukluğuma dair çok net şeyler hatırlayabiliyorum.
Saçaklı sözlük için bir şeyler yapmalı artık, güzel bir şeyler.
Bir deliler evinin yalan yanlış anlatılan kısa tarihini zevkle okuyorum şu günler. Memleketimden insan manzaraları gibi standart bir olay örgüsü yok, onun yerine kişileri tanıtıcı olaycıklarla ve tasvirlerle doldurulmuş kitap. İleri kısımlarda değişir belki durum ama öyle olacağını sanmıyorum. Bu kitabı okumak mezelerle karnını doyurmak gibi, alışılmışın dışında (belki de yanlış) ama çok güzel:)
Canım çok sıkkın, sebepsiz falan değil ciddi bir reklamasyondan dolayı sıkkın…Geçecek…
Eleni Karaindrou! İnsan değilsin sen !!!
Girl with a pearl earring’teki Scartlet Johanssonu’un ifadeleri, beyaz masumiyeti, yüzündeki ışıklar çok güzeldi.
İlk müzikli foto gösteri dosyamı yaptım dün akşam, karma fotolar, pazar günü de gösterilecek B.çekmece kültür merkezi’nde. Gösterilmesi kısmı önemli değil fakat caravansary eşliğinde fotoları akarken izlemek hoş:)
Bu yazıları birileri okusun diye yazmıyorum, okunmadığını da biliyorum ki neden okunsun zaten:) Monitörden yazı okumak eziyetli bir faaliyet, ayrıca herkesin zırvası kendine, şimdiye kadar okumam rica edilen bloglar söz konusu olduğunda ya sessiz kaldım ya da okumuş gibi yaptım:) Kendim için yazıyorum bunları, herkesin ulaşabileceği bir ortamda yayınlanması gerekli disiplini temin için sadece.
Memento’yu çok merak ediyordum her nedense… Güzel bir film ama bana göre değil.
Çocukken ağlamak için girdiğim divanın altında biten ağlamayı müteakip hakim olan iç sessizliği sevdiğim gibi şimdi de aşırı sinirlendiğimde ya da çok üzüldüğümde üzerime çöken dingin ruh halini seviyorum. Kaybedilmemesi için çaba sarfedilen şeyin kaybedilmesinin verdiği tuhaf rahatlık….
Bu arada çocukluğuma, hatta hayli küçük çocukluğuma dair çok net şeyler hatırlayabiliyorum.
Saçaklı sözlük için bir şeyler yapmalı artık, güzel bir şeyler.
27 Ocak 2010 Çarşamba
neşve tahsil ettiğin sagar da senden gamlıdır
Moment ne kötü bir şey...Devrilen kamyonların, kadınların, binaların vs. kötü kaderinde başrol oynamaktan bıkmamış bir fizik bi şeyi. Formülünde meymenet yok, kuvvet çarpı kuvvet kolu! Sarhoşları kolundan yakalayıp yere savuran meşum bir kuvvetli kol.
Bizim bildiğimiz 3 boyuttan sonra bilmediğimiz boyutlara 3-4-5 diye devam edince 10. boyutu buluyormuşuz ki bu boyutta farklı fizik kanunlarının hüküm sürdüğü farklı evrenler sözkonusuymuş. Newton'un prensiplerini hatırlamaktan aciz bir mühendis olarak böyle şeylerden bahsetmek havalı olabiliyor tabi ama bu öteki evrenlerde muhtemelen hava yok. Güzel haber; yerçekimi de yok, yere kapaklanmak da. Yer bile yok hatta...Geçen gün bir yerde diskriminant kelimesi geçti de bir yere bakmadan hatırlayabilmem iki-üç gün falan sürdü. (bir yere bakmaya utandığım için bakmadım) Halbuki ne önemli bir şeydi o, onsuz ikinci dereceden denklemleri çözemiyorduk falan. Ha çözdük de ne oldu, orası da ayrı tabi. Bir de atalet momenti vardı, ne menem bir şey olduğunu, neye yaradığını öğrenciyken bile uzun süre anlayamamıştım. "Bütün bunlar pratik hayatımızda ne işe yarayacak?" zevzekliğine hiç girmiyorum fakat zevzekliğin kendisi pratik hayata ortasından giriverdi, hayatımın diskriminantı eksi çıktı, karekökünü alınca error veriyor, kimliği belirsiz bir i olarak (bir i, biri değil! öyle de olur gerçi) imajiner düzlemde serbest salınımdayım... Harmonik hareket vardı bir de çok meşhur, fakat benim favorim özellikle sınav gecesi sabahlamalarında göz kapaklarıma binen harmonik hareketsizlik zorlamasıydı. Hareketsizliğin armonisini harmonik harekete her daim tercih eden bir mühendislik talebesi olarak (aheste çek kürekleri mehtap uyanmasın) kendi yazmadığım bir skeçte gayet ironik roller almakta, bahar gelince de fakültenin önündeki yeşil çayıra yayılmaktaydım. Güzel günlerdi. Sanırım.
Bir hocamız (önemli bir hocamız) mühendislik okuduğumuz için çok şanslı olduğumuzu zira öğrendiklerimizin dünyayı anlamak konusunda bize paha biçilmez imkanlar sunduğunu, kapılar açtığını söylerdi. İnanırdık tabi, blok derste 90 dakika boyunca blok gibi kıpırdamadan durmak zorunda olan memleketin geleceği genç nesiller olarak o esnada inanmamak zahmetine katlanmayı göze alamıyorduk. Ama ben anlamadım işte! Neyi anlamadığımı da anlamadım. Dünya'nın ekseni etrafında 23,5 derece eğik dönmesini bile tam çözmüş değilim (ki ilkokul konusudur) fakat umrumda olan bu değil, ben dünyanın yamukluğunu daha ziyade mecaz olarak algılamaya taraftarım, dünyayla aramızda 23'ün 25'in lafı olmaz, benim derdim böylesine yüksek hızlarla ordan oraya dönen dünyanın bir tutacak yerinin olmayışıdır...Türlü hareketler içinde zehir zemberek impulslarla momentumumuz dağılmış bir şekilde ötelenip dururken "saat kaç?" sorusunun anlamı kadar anlamı kaldı işte herşeyin...İçi başarı agresifi duygularla tıka basa doldurulmuş (içi doldurulmuş, evet) olarak hayatın bir yerlerine paraşütsüz atıldık ve kullanma klavuzu sandığımız her şey kullanılma klavuzu çıktı...
Arkasını hiç düşünmeden hatta hiç düzeltmeden ağzımda çalkaladığım suyu tükürür gibi püskürttüm bunları buraya. Saçmaladığımı biliyorum ama rahatım çünkü biliyorum ki kimse okumuyor:) Karanlıkta pencereden bütün şehre ayıpçı el hareketleri yapmanın tuhaf mutluluğu var içimde. Dünyanın bir hareketi varsa eh şükür bizim de var:)
liman 2
3. arz derecesinde bir adam durdu
yumrukları iki balyoz gibi omzuna asılmış
bakir bir orman rüyası görüyordu
insan yiyen ağaçlar görüyordu
şehvetli yapraklarını yağmura açmış
karanlık kapkara bir yürek görüyordu
usturayla oyulmuş çıkarılmış
avuçlarında ölümünü görüyordu
izmir'de bir gemici barında
üç sarhoş kadın ona gülmüşlerdi
sakalı vardı yirmi bir yaşında
içerken elleri titriyordu
bir sefer balear adalarında
kaçakçılıktan hapse düşmüştü
bir bıçak parıltısı gözünde kaşında
herifin birine silah çekmişti
izmir'de bir gemici barında
üç orospu üstüne gülmüşlerdi
3. arz derecesinde bir adam durdu
dünya da durmuştu artık dönmüyordu
güneş simsiyahtı görünmüyordu
aklına flamingolar gelmişti
bir martının gözleri gelmişti
lucie-anne'ın gözleri gelmişti
çok şükür ağlamasını biliyordu
attila ilhan
Bu arada;
Neşve tahsil ettiğin sagar da senden gamlıdır,
Bir dokun bin ah işit kase-i fağfurdan.
Bağlantı aramak boşuna olur, içimden geldi sadece, başlığı da sonradan koydum zaten...
Bizim bildiğimiz 3 boyuttan sonra bilmediğimiz boyutlara 3-4-5 diye devam edince 10. boyutu buluyormuşuz ki bu boyutta farklı fizik kanunlarının hüküm sürdüğü farklı evrenler sözkonusuymuş. Newton'un prensiplerini hatırlamaktan aciz bir mühendis olarak böyle şeylerden bahsetmek havalı olabiliyor tabi ama bu öteki evrenlerde muhtemelen hava yok. Güzel haber; yerçekimi de yok, yere kapaklanmak da. Yer bile yok hatta...Geçen gün bir yerde diskriminant kelimesi geçti de bir yere bakmadan hatırlayabilmem iki-üç gün falan sürdü. (bir yere bakmaya utandığım için bakmadım) Halbuki ne önemli bir şeydi o, onsuz ikinci dereceden denklemleri çözemiyorduk falan. Ha çözdük de ne oldu, orası da ayrı tabi. Bir de atalet momenti vardı, ne menem bir şey olduğunu, neye yaradığını öğrenciyken bile uzun süre anlayamamıştım. "Bütün bunlar pratik hayatımızda ne işe yarayacak?" zevzekliğine hiç girmiyorum fakat zevzekliğin kendisi pratik hayata ortasından giriverdi, hayatımın diskriminantı eksi çıktı, karekökünü alınca error veriyor, kimliği belirsiz bir i olarak (bir i, biri değil! öyle de olur gerçi) imajiner düzlemde serbest salınımdayım... Harmonik hareket vardı bir de çok meşhur, fakat benim favorim özellikle sınav gecesi sabahlamalarında göz kapaklarıma binen harmonik hareketsizlik zorlamasıydı. Hareketsizliğin armonisini harmonik harekete her daim tercih eden bir mühendislik talebesi olarak (aheste çek kürekleri mehtap uyanmasın) kendi yazmadığım bir skeçte gayet ironik roller almakta, bahar gelince de fakültenin önündeki yeşil çayıra yayılmaktaydım. Güzel günlerdi. Sanırım.
Bir hocamız (önemli bir hocamız) mühendislik okuduğumuz için çok şanslı olduğumuzu zira öğrendiklerimizin dünyayı anlamak konusunda bize paha biçilmez imkanlar sunduğunu, kapılar açtığını söylerdi. İnanırdık tabi, blok derste 90 dakika boyunca blok gibi kıpırdamadan durmak zorunda olan memleketin geleceği genç nesiller olarak o esnada inanmamak zahmetine katlanmayı göze alamıyorduk. Ama ben anlamadım işte! Neyi anlamadığımı da anlamadım. Dünya'nın ekseni etrafında 23,5 derece eğik dönmesini bile tam çözmüş değilim (ki ilkokul konusudur) fakat umrumda olan bu değil, ben dünyanın yamukluğunu daha ziyade mecaz olarak algılamaya taraftarım, dünyayla aramızda 23'ün 25'in lafı olmaz, benim derdim böylesine yüksek hızlarla ordan oraya dönen dünyanın bir tutacak yerinin olmayışıdır...Türlü hareketler içinde zehir zemberek impulslarla momentumumuz dağılmış bir şekilde ötelenip dururken "saat kaç?" sorusunun anlamı kadar anlamı kaldı işte herşeyin...İçi başarı agresifi duygularla tıka basa doldurulmuş (içi doldurulmuş, evet) olarak hayatın bir yerlerine paraşütsüz atıldık ve kullanma klavuzu sandığımız her şey kullanılma klavuzu çıktı...
Arkasını hiç düşünmeden hatta hiç düzeltmeden ağzımda çalkaladığım suyu tükürür gibi püskürttüm bunları buraya. Saçmaladığımı biliyorum ama rahatım çünkü biliyorum ki kimse okumuyor:) Karanlıkta pencereden bütün şehre ayıpçı el hareketleri yapmanın tuhaf mutluluğu var içimde. Dünyanın bir hareketi varsa eh şükür bizim de var:)
liman 2
3. arz derecesinde bir adam durdu
yumrukları iki balyoz gibi omzuna asılmış
bakir bir orman rüyası görüyordu
insan yiyen ağaçlar görüyordu
şehvetli yapraklarını yağmura açmış
karanlık kapkara bir yürek görüyordu
usturayla oyulmuş çıkarılmış
avuçlarında ölümünü görüyordu
izmir'de bir gemici barında
üç sarhoş kadın ona gülmüşlerdi
sakalı vardı yirmi bir yaşında
içerken elleri titriyordu
bir sefer balear adalarında
kaçakçılıktan hapse düşmüştü
bir bıçak parıltısı gözünde kaşında
herifin birine silah çekmişti
izmir'de bir gemici barında
üç orospu üstüne gülmüşlerdi
3. arz derecesinde bir adam durdu
dünya da durmuştu artık dönmüyordu
güneş simsiyahtı görünmüyordu
aklına flamingolar gelmişti
bir martının gözleri gelmişti
lucie-anne'ın gözleri gelmişti
çok şükür ağlamasını biliyordu
attila ilhan
Bu arada;
Neşve tahsil ettiğin sagar da senden gamlıdır,
Bir dokun bin ah işit kase-i fağfurdan.
Bağlantı aramak boşuna olur, içimden geldi sadece, başlığı da sonradan koydum zaten...
26 Ocak 2010 Salı
burun
Saat 02:30, hiç bir şey yazmamak için yeni kayıt yaptım blogda. Aklımdan gelip geçen şeyleri yazmışım hep, aklıma gelip de geçmeyenlerden kelime yok. Uykum yok. Kendim olmak için kendim olmaktan vazgeçmem gerekiyordur belki de ya da kendime gelmek için önce kendimi terk etmem...ya da başka saçmasapan sorularla olmalıyım bilmiyorum...Bir boşluk nasıl bu kadar yoğun olabilir? Başka hayatlar mümkün mü gerçekten?
20 Ocak 2010 Çarşamba
MELANKOMİK NOTLAR - 2
İnsanlar oylarını memlekete daha iyi hizmet vereceklerini düşündükleri partiye verdiklerini söylüyor hep. Ama nedense dindarlar dine yakın olduğunu düşündükleri partiye oy verirken dindar olmayanlar dine uzak olduğunu düşündükleri partiye oy veriyor. Bu bir tesadüf olabilir mi? Yoksa oy renginin tespiti bir ödüllendiren ve cezalandıran yaratıcının varlığı konusundaki şüphelerin beyin sancısına yol açmasından dolayı bu şüpheyi minimize edecek şekilde partinin kendi dünya görüşüne yakın olup olmamasına göre mi yapılıyor? Her şey şüphenin yarattığı sancıyı dindirecek bir ağrı kesici (emin olma) için mi yani? Peki ya gerçekler? Gerçek gerçekler?
Yetenek yarışmalarında kameranın sahnedeki gösteriyi göstermesi gerekirken kameramanın gözü her nedense sürekli jüriye kayıyor! Yetenek gösterisinin arasına sürekli jürinin görüntülerinin sokulmasının sebebi izleyenin beğenisini jüriye göre ayarlaması, yanlış bir beğeniye sahipse jürinin tepkilerine göre kendini derhal düzeltmesi ve bu şekilde günden güne ayarlanabilir bir makineye dönüşen bir kitle yaratılmak istenmesi olabilir mi?
Şimdiye dek yazdıklarımda ne melan var ne komik, neyin peşindeyim ki?
Çok az evli fotoğrafçı var… İnsanlar yalnız olmak konusunda yalnız olmadıklarını görmek için toplu halde fotoğraf çekiyor. Kocaman bir terapi grubuyuz sanki. Ne güzel:)
Aldatılmakla suya doymak aynı kelime ile ifade ediliyor : kanmak. Burada anlatılmak istenen suya doyduğumuzu düşünerek aldanıyor olduğumuz mudur yoksa her türden aldatmanın bizi doyurduğu mu? Her aldatmaca bir tatmin, her tatmin bir aldatmaca mı? Aşk bu tarife çok uyuyor:)
Geçen gün teleferiğe (bindim ben, çok sallanmayınca korkmuyormuşum) bir körle ona refakat eden iki kişi bindi. Amaç körü gezdirmek olmalı ki biner binmez “işte bu da teleferik, şurda şu var burda bu oluyor” diye anlatmaya koyuldular. Körse mütemadiyen gülümsüyor, belli ki dışarı çıktığı nadir günlerden biri…Körün oturur oturmaz ilk yaptığı iş çevresini elleriyle yoklamak oldu. Yan tarafa elini attı, arkasındaki camı keşfetti ve elini kaldırarak tavanı hissetmeye çalıştı… Fakat tavana değemedi çünkü yüksekti, yarım kalkıp tekrar kaldırdı elini ama yine değemedi. “Tavan yok galiba” dedi sonra, bunun üzerine sürekli anlatmakta olan iki refakatçi “olur mu var” diyerek körü ayağa tam kaldırıp tavanı ellemesini sağladılar. Sonra kör gülümsedi, onlar anlattı. “Yukarı çıkıyoruz şimdi, köydeki taşlı tarladan bilmem nereye çıkar gibi düşün” dediler. Yol boyunca en ücra ayrıntılarla çevreyi, faaliyeti anlattılar, çelik tellerde gittiğimizi, aşağıda arabalar ve mezarlık olduğunu anlattılar. Öyle ki yolun sonuna geldiğimizde kör anladığını belirtir bir karşılık verme gereği hissetti ve dedi ki : tavanı da yüksekmiş!..Anladığı, gerçekten anladığı tek şey buydu…Çünkü tavanı eliyle hissetmişti! Kötü hissettim.
Yukarıdaki hikayenin sonu benim için hüzünlüydü ama aslında kahramanlar Goethe’nin “her öğreti biraz pusludur ama ne yaprak ne canlı yeşil!” sözünü ispatladı sadece, hem de basitçe. Bütün dünya bir araya gelse portakal yememiş birine portakalın tadını anlatamaz ama verirsin adamın ağzına bir dilim portakal, anlar:) Daha iyi anlıyor olmak için de gıda mühendisi olmaya gerek yok! Bir tartışma programında konu türkülerdi (evet türküleri tartışıyorlardı, gördüm ben) ve aynı zamanda konservatuarda öğretim üyesi olan ünlü bir türkücü yaratık kasılarak aynen şöyle demişti: ee tabi türküler hakkında konuşmak için okulunu okumuş olmak gerekmiyor ama türküler hakkında iddialı konuşmak için diploma şart! Meğer daha iddialı konuşabilmek için okumuş o kadar! “Merd-i kıpti şecaat arzederken sirkatin söylermiş” diye boşuna dememiş akıllı atalar… Peki Bedri Rahmi ne demiş?
“Şairim
Zifiri karanlıkta gelse şiirin hası,
Ayak seslerinden tanırım…
Nerede bir köy türküsü duysam,
Şairliğimden utanırım…”
Kendisini aydın diye tarif eden kitleden çektiğini hiç kimseden çekmedi bu halk!
İnsan hüzünlü şarkılardan, şiirlerden, filmlerden vs. neden hoşlanır acaba? Zırım zırım zırlarken okumayı-dinlemeyi-seyretmeyi neden sona erdirmez? Adem’in cennetten kovulup dünyaya sürüldüğünde özlem ve üzüntüsünden dolayı sürekli ağlamasının mirasçıları olduğumuzdan olabilir mi? Neyin hasretindeyiz? Tatminler bu yüzden mi aldatmaca?...
Yetenek yarışmalarında kameranın sahnedeki gösteriyi göstermesi gerekirken kameramanın gözü her nedense sürekli jüriye kayıyor! Yetenek gösterisinin arasına sürekli jürinin görüntülerinin sokulmasının sebebi izleyenin beğenisini jüriye göre ayarlaması, yanlış bir beğeniye sahipse jürinin tepkilerine göre kendini derhal düzeltmesi ve bu şekilde günden güne ayarlanabilir bir makineye dönüşen bir kitle yaratılmak istenmesi olabilir mi?
Şimdiye dek yazdıklarımda ne melan var ne komik, neyin peşindeyim ki?
Çok az evli fotoğrafçı var… İnsanlar yalnız olmak konusunda yalnız olmadıklarını görmek için toplu halde fotoğraf çekiyor. Kocaman bir terapi grubuyuz sanki. Ne güzel:)
Aldatılmakla suya doymak aynı kelime ile ifade ediliyor : kanmak. Burada anlatılmak istenen suya doyduğumuzu düşünerek aldanıyor olduğumuz mudur yoksa her türden aldatmanın bizi doyurduğu mu? Her aldatmaca bir tatmin, her tatmin bir aldatmaca mı? Aşk bu tarife çok uyuyor:)
Geçen gün teleferiğe (bindim ben, çok sallanmayınca korkmuyormuşum) bir körle ona refakat eden iki kişi bindi. Amaç körü gezdirmek olmalı ki biner binmez “işte bu da teleferik, şurda şu var burda bu oluyor” diye anlatmaya koyuldular. Körse mütemadiyen gülümsüyor, belli ki dışarı çıktığı nadir günlerden biri…Körün oturur oturmaz ilk yaptığı iş çevresini elleriyle yoklamak oldu. Yan tarafa elini attı, arkasındaki camı keşfetti ve elini kaldırarak tavanı hissetmeye çalıştı… Fakat tavana değemedi çünkü yüksekti, yarım kalkıp tekrar kaldırdı elini ama yine değemedi. “Tavan yok galiba” dedi sonra, bunun üzerine sürekli anlatmakta olan iki refakatçi “olur mu var” diyerek körü ayağa tam kaldırıp tavanı ellemesini sağladılar. Sonra kör gülümsedi, onlar anlattı. “Yukarı çıkıyoruz şimdi, köydeki taşlı tarladan bilmem nereye çıkar gibi düşün” dediler. Yol boyunca en ücra ayrıntılarla çevreyi, faaliyeti anlattılar, çelik tellerde gittiğimizi, aşağıda arabalar ve mezarlık olduğunu anlattılar. Öyle ki yolun sonuna geldiğimizde kör anladığını belirtir bir karşılık verme gereği hissetti ve dedi ki : tavanı da yüksekmiş!..Anladığı, gerçekten anladığı tek şey buydu…Çünkü tavanı eliyle hissetmişti! Kötü hissettim.
Yukarıdaki hikayenin sonu benim için hüzünlüydü ama aslında kahramanlar Goethe’nin “her öğreti biraz pusludur ama ne yaprak ne canlı yeşil!” sözünü ispatladı sadece, hem de basitçe. Bütün dünya bir araya gelse portakal yememiş birine portakalın tadını anlatamaz ama verirsin adamın ağzına bir dilim portakal, anlar:) Daha iyi anlıyor olmak için de gıda mühendisi olmaya gerek yok! Bir tartışma programında konu türkülerdi (evet türküleri tartışıyorlardı, gördüm ben) ve aynı zamanda konservatuarda öğretim üyesi olan ünlü bir türkücü yaratık kasılarak aynen şöyle demişti: ee tabi türküler hakkında konuşmak için okulunu okumuş olmak gerekmiyor ama türküler hakkında iddialı konuşmak için diploma şart! Meğer daha iddialı konuşabilmek için okumuş o kadar! “Merd-i kıpti şecaat arzederken sirkatin söylermiş” diye boşuna dememiş akıllı atalar… Peki Bedri Rahmi ne demiş?
“Şairim
Zifiri karanlıkta gelse şiirin hası,
Ayak seslerinden tanırım…
Nerede bir köy türküsü duysam,
Şairliğimden utanırım…”
Kendisini aydın diye tarif eden kitleden çektiğini hiç kimseden çekmedi bu halk!
İnsan hüzünlü şarkılardan, şiirlerden, filmlerden vs. neden hoşlanır acaba? Zırım zırım zırlarken okumayı-dinlemeyi-seyretmeyi neden sona erdirmez? Adem’in cennetten kovulup dünyaya sürüldüğünde özlem ve üzüntüsünden dolayı sürekli ağlamasının mirasçıları olduğumuzdan olabilir mi? Neyin hasretindeyiz? Tatminler bu yüzden mi aldatmaca?...
18 Ocak 2010 Pazartesi
MELANKOMİK NOTLAR 1
Son bir haftada nasıl çıkacağını bilmeden seyrettiğim filmlerden 3 tanesi muhteşem ötesi çıktı. Ae fon kiss , knallhart ve gazap üzümleri.
Eskişehir, Van iyi ama…İşler iyi değil:(
Beş vakit adlı muhteşem film birlikte izdediğim fotoğrafçı arkadaşlarıma göre fotoğrafik bir şölen. Aksini iddia etmiyorum ama… O bir film değil aslında, şiir:)
Diplere geçesi hafızam neden bu kadar güçlü:( Her türden kötü anı dün gibi sanki :(
İnsanların herhangi bir ürünü değerlendirirkenki objektif olmakla yükümlü cümleleri kendilerini takdim ve tarife ne kadar dönüşüyorsa aşağılık kompleksleri o kadar yoğun demektir. Ya da illegal (mastürbatif) ego tatminlerine sıkça başvurmak zorunda kalacak kadar duygusal bağımlılık arz ediyorlar, egoları desteksiz gelişmiş….Bu hep böyleydi, insanlar değişmedi ama ben bu hastalıklı ruh hallerini eskiden bu kadar iyi göremiyordum , şimdi aradan perde kalktı sanki. İyi bir şey değil di mi bu Cevat abi? Evet Benjamin.
Peki neden herkes güzel olmuyor yaşamak bu kadar güzelken :p
Cumartesi akşamı bilmem kaç santigrat derece soğukluktaki havada , hafif çiseleyen yağmurun altında (ahmak ıslatan) 20:10’da başlayacak havai fişek gösterilerini çekmek için tripodumu Pierre Loti teleferik balkonuna kurup makinemi de yerleştirdiğimde saat 18:00 bile olmamıştı tam, on falan vardı….20:10’da başlaması gereken (2010 hesabı) kültürik başkent açılış rezilliği 21:30’da başlayınca takribi olarak 3 saat 40 dakika soğukta bekletilmiş bir fotoğrafçı olarak havai fişekleri kaçırmama telaşına girmiş oldum. Görevli olmasaydım çoktan firar ederdim. Giydiğim ayakkabı da yanlış olunca durum her bakımdan fena halde travmatikti… Çok örselendim çok. Neyse ki fotoğraflarda kaza yok.
Aşk her şeyi affeder… Affetmeyen, yargılayan, yönlendiren şey “istemek”. Birbirleriyle nasıl da iç içe geçip ayrılamaz olmuş bunlar!.. Ne fena yahu!
Sigaramın yarısını benim yarısını rüzgarın içmesi durumundaki yarımlıktan kasıt % 50 midir? Kim ölçüyor kardeşim kimin ne kadar içtiğini!
Bugünlerde ne kadar çok sergi açılışı, gezi vs. var. Üşümüyor mu bunlar?
“Herkesin bir Feride’si vardır bilmez miyim?
Herkesin bir ayakkabısı gibi bir de şarkısı…
Herkesin bir kimsesi vardır bilmez miyim?
Bir de kimsesizliği…”
Dün akşam bu şiirin prensibi gereğince payıma düşmekte olan Feride kişisi için “kevaşe” dedim bir arkadaşımla msn’de konuşurken. (Tanımıyorum kendisini… Arkadaşımı değil, kevaşeyi tanımıyorum.)
Ben artık şarkı dinlemek değil şarkı söylemek istiyorum. En son böyle hissettiğimde biri bana fırtınanın kıyıya attığı deniz taşlarını kendisine en benzeyen, kendisini en çok anlatan taşı bulana kadar taradığını, bulduktan sonra da o taşı eline aldığını, sevdiğini, dertleştiğini ve sonra yine denize geri attığını anlatmıştı. İnanmıştım haliyle ki yalan değildi. İnanmasaydım keşke. Keşkelerim var benim, heheh:)
Domuz gribi de yalan oldu… Önümüzdeki maçlara bakacaz artık.
Eskişehir, Van iyi ama…İşler iyi değil:(
Beş vakit adlı muhteşem film birlikte izdediğim fotoğrafçı arkadaşlarıma göre fotoğrafik bir şölen. Aksini iddia etmiyorum ama… O bir film değil aslında, şiir:)
Diplere geçesi hafızam neden bu kadar güçlü:( Her türden kötü anı dün gibi sanki :(
İnsanların herhangi bir ürünü değerlendirirkenki objektif olmakla yükümlü cümleleri kendilerini takdim ve tarife ne kadar dönüşüyorsa aşağılık kompleksleri o kadar yoğun demektir. Ya da illegal (mastürbatif) ego tatminlerine sıkça başvurmak zorunda kalacak kadar duygusal bağımlılık arz ediyorlar, egoları desteksiz gelişmiş….Bu hep böyleydi, insanlar değişmedi ama ben bu hastalıklı ruh hallerini eskiden bu kadar iyi göremiyordum , şimdi aradan perde kalktı sanki. İyi bir şey değil di mi bu Cevat abi? Evet Benjamin.
Peki neden herkes güzel olmuyor yaşamak bu kadar güzelken :p
Cumartesi akşamı bilmem kaç santigrat derece soğukluktaki havada , hafif çiseleyen yağmurun altında (ahmak ıslatan) 20:10’da başlayacak havai fişek gösterilerini çekmek için tripodumu Pierre Loti teleferik balkonuna kurup makinemi de yerleştirdiğimde saat 18:00 bile olmamıştı tam, on falan vardı….20:10’da başlaması gereken (2010 hesabı) kültürik başkent açılış rezilliği 21:30’da başlayınca takribi olarak 3 saat 40 dakika soğukta bekletilmiş bir fotoğrafçı olarak havai fişekleri kaçırmama telaşına girmiş oldum. Görevli olmasaydım çoktan firar ederdim. Giydiğim ayakkabı da yanlış olunca durum her bakımdan fena halde travmatikti… Çok örselendim çok. Neyse ki fotoğraflarda kaza yok.
Aşk her şeyi affeder… Affetmeyen, yargılayan, yönlendiren şey “istemek”. Birbirleriyle nasıl da iç içe geçip ayrılamaz olmuş bunlar!.. Ne fena yahu!
Sigaramın yarısını benim yarısını rüzgarın içmesi durumundaki yarımlıktan kasıt % 50 midir? Kim ölçüyor kardeşim kimin ne kadar içtiğini!
Bugünlerde ne kadar çok sergi açılışı, gezi vs. var. Üşümüyor mu bunlar?
“Herkesin bir Feride’si vardır bilmez miyim?
Herkesin bir ayakkabısı gibi bir de şarkısı…
Herkesin bir kimsesi vardır bilmez miyim?
Bir de kimsesizliği…”
Dün akşam bu şiirin prensibi gereğince payıma düşmekte olan Feride kişisi için “kevaşe” dedim bir arkadaşımla msn’de konuşurken. (Tanımıyorum kendisini… Arkadaşımı değil, kevaşeyi tanımıyorum.)
Ben artık şarkı dinlemek değil şarkı söylemek istiyorum. En son böyle hissettiğimde biri bana fırtınanın kıyıya attığı deniz taşlarını kendisine en benzeyen, kendisini en çok anlatan taşı bulana kadar taradığını, bulduktan sonra da o taşı eline aldığını, sevdiğini, dertleştiğini ve sonra yine denize geri attığını anlatmıştı. İnanmıştım haliyle ki yalan değildi. İnanmasaydım keşke. Keşkelerim var benim, heheh:)
Domuz gribi de yalan oldu… Önümüzdeki maçlara bakacaz artık.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
Öne Çıkan Yayın
ÇOK GÜZELSİN GİTME DUR NOKTASI
Şahsi tarihimizin tekerrür ede ede gözümüze sokmaya çalıştığı toplamda sadece tek bir şey vardır belki de: O aslında öyle değil. Taz...
-
sen istinye'de bekle ben buradayım içimde köpek gibi havlayan yalnızlığım belki gelmem gelemem 5 dakika bekle git çünkü ben bu...
-
Ger derse ki Fuzuli güzellerde vefa var, Aldanma ki şair sözü elbet yalandır. “Elbet” dediğine göre şairlerin “bütün” sözleri yalandı...
-
https://www.imdb.com/title/tt9059760/?ref_=nv_sr_srsg_0_tt_8_nm_0_in_0_q_normal%2520people Şöyle bir dizi, iki yıl önce ve yakın zam...