25 Ocak 2012 Çarşamba

KAFİYELERİN CİNSEL HAYATLARI GAYET UYGUNSUZDUR

Adamın hallerinde bir kafiye ilginçliği vardı.
Mutsuz gibi değildi ama tebessümü de ancak yeni meyve yemiş birininki kadardı.
Uyuduğu son gece rüyalar gördüğü çok belliydi, hareketsizliği biraz da bundandı.
Şu an sakin bir liman hayali kuruyor olmalı, “bak” desen bakmayacak kadar da dalgın.
Dünyanın bin türlü rezil haline bulaşmışsa da hepsi istemeyerektir kesin.

Kalan bütün enerjisi gözlerindeydi, bir müddettir sadece bakarak yaşıyordu. (Sigara içmek için enerjiye ihtiyaç yoktur.)
“Düş” desen düşerdi belki, ne bileyim “gel” desen gelirdi ama… tercihi durmaktan yanaydı, “dur” demesen de dururdu.
Duymaktan yana tercihleriyse hayli zamandır ilk tercih değildi.

Bir insan neden bir denizin kenarında durur da öyle uzun bakar? Neden mesela kafasını kaldırıp ya da uzanıp çimene gökyüzüne değil de lekesiz-ayrıntısız denize bakar?

Adamın kafasında iç içe geçmiş ve bir türlü ayrılmayan düşünceler vardı elbette ama asıl sorun yaratanlar bir türlü bir arada duramayanlardı. (Bütün kafiyelerin cinsel hayatları son derece uygunsuzdur.)
Adam denize bir düşünce tükürdü, olmadı sigarasını tükürdü, gene olmadı kenarına oturdu denizin kendini tükürmeyi düşündü, sonra başka şeyler düşündü.
“Dünya’nın yuvarlak olması muhteşem sorulara son vermiş, son derece  berbat bir "verilmiş cevap"tır, bir dünya soruya karşılık tek bir cevap vermek de ahlaksızlıktır… eski güzel soruları arada bir de olsa sormak lazımdır.”
Tam olarak değilse de buna yakın şeyler düşünüyordu. Çok şükür paketinde hala bir çok sigarası da vardı.
Eğilip denizi ellemeden elledi, şairin bahsettiği boşluğu biraz daha ileri itti, elbette ki böyle daha iyiydi.

Bir kafiye güzelliği vardı adamın hallerinde ama tabi ki gerçek değildi, bunun bir güzel bilincindeydi.
Deniz, içinde gemiler yüzmese de denizdir…deniz; değil balığı, karaları bile takmaz deniz olmak için. Öyle tertemiz gerçektir deniz…ki adam bunu gayet iyi biliyordu, bu işi iyi biliyordu.

Susmaktan yana içine girilmemiş fikirleri ve göze alamadığı zorlukta hissedişleri vardı.

İnsan susarak susmayı öğrenemezdi.

RAHATSIZ KARI


-          Pardon, bir ricam olacak beyefendi, beni rahatsız eder misiniz?

-          Pardon???

-          Beni rahatsız etmenizi rica etmiştim.

-          !!! Bana ihtiyacınız yok ki, belli ki rahatsızsınız yeterince!

-          Güzel espri ama ben ciddiyim. Rahatsız eder misiniz gerçekten?

-          Nasıl yapacağım?

-          Yalan söyleyin bana.

-          Nasıl yalan?

-          Beni özel bir insan insan olduğunuza inandırın mesela.

-          Sonra?

-          Sonra da beni özel olduğuma inandırırsınız.

-          Pardon da…anlamakta güçlük çekiyorum…neden rahatsız olmak istiyorsunuz?

-          Bakın şimdi, bana bakın. Bu belediye otobüsünün koltuğunda rahat bir şekilde oturuyorum değil mi? Rahatsız gibi görünmüyorum değil mi?

-          Evet, sanırım…eee?

-          İşte lüzumundan fazla rahatım ben bu koltukta! Bu rahatlık o kadar lüzumsuz ki bir an evvel inmek istiyorum.

-          E bu normal!

-          Nesi normal! Yakalanmış bir rahatlığı sona erdirmek için neden acele ediyorum o zaman? Dışarıda yağmur var, indikten sonra daha az ıslanmak için bir dünya çaba sarf edeceğim, koşturacağım, üşüyeceğim, rahatsız olacağım… bu kuru ve sıcak yerde güzel güzel oturmaktan kurtulmaya neden acele ediyorum sizce?

-          Bilmem, neden?

-          Çünkü rahatlık rahatsız eder!

-          İyi de…bu otobüse binmek için durakta beklerken de üşüyordunuz, ayaktaydınız, rahatsızdınız ve otobüsün bir an evvel gelmesini umuyordunuz. Çelişki yok mu burada?

-          Neden olsun ki, demek ki rahatsızlık da rahatsız edermiş, bu kadar basit.

-          İyi de, otobüsten sonraki koşturmanız eve varmak için olacak, asıl orada rahat edeceksiniz, tüm bu rahatsızlıklara bunun için katlanıyorsunuz.

-          Eve ne için gideceğim peki? Yarın işe gidebilmek için, uyuyabilmek için. Amaç kademe kademe en rahata varmaksa yarın bu saatlerde neden yine bu otobüste olacağım?

-          İyi de buna devr-i daim denir, kainat bunun üzerine kurulmuştur, her şey döner, Ay  da döner, Dünya da, Güneş de…dönüş daimidir.

-          Ay Dünya’nın, Dünya da Güneş’in etrafında dönüyor, elektronlar çekirdeğin etrafında…biz neyin etrafında dönüyoruz madem? ve neden dönüyoruz?

-          Aklımı karıştırıyorsunuz! Bilmiyorum elbette ki, kimse bilmiyor…Peki başa dönelim, ben sorayım… madem rahat da rahatsızlık da rahatsız ediyor, neden tercihiniz rahatsızlıktan yana? 

-          Çünkü bazı rahatsızlıklar dönmez.

-          Nasıl? Ne gibi?

-          Aşk mesela.

-          Aşk?

-          Evet, aşk bir geçtiği yerden bir daha geçmez, dönmez.

-          Hanımefendi, kötü kokulu, kasvetli bir otobüsteyiz…ve konu aşka geldi! Aşkın ne işi olur bu otobüsün içinde!

-          Bilakis, otobüs aşkın içinde.

-          Ve dönmüyor…ve rahatsız edici…ve yalan…aşk yani…öyle mi?

-          Yalan kısmı karışık, nerede durduğunuza bağlı. Ama dönmüyor elbette…ve tabi ki rahatsız! Aşkın rahatlıkla ilgisi nasıl olabilir ki?

-          Evet, bu sözünüz aklıma yattı, aşkın rahatlıkla ilgisi yok gerçekten. Peki  madem neden peşindeyiz bu kadar?

-          O bizim peşimizde. Kurtulamıyoruz…bazen.

-          İstemiyor muyuz yani???

-          Bonuslarını istiyoruz, ama kendisini değil. Evet istemiyoruz.

-        Karışık gibi biraz..
-        Aşık olabilme yeteneğindekiler aşık olmak istemezler ama önünde sonunda aşka maruz kalırlar. Bu kapasitede olmayanlarsa “aşk istiyorum aşk” diye bağrınırlar ama onların da istediği aşk değil aşkın bonuslarıdır.
-          Saçma! Herkes aşktan bahsediyor? Nasıl istemiyor olabiliriz?

-          Herkes depremden de bahsediyor! Ayrıca aşktan bahsetmiyoruz, etkilerinden bahsediyoruz. Görünmeyen güçler binaları yıkarken orada olmuyoruz ama yıkıntıları incelemeye meraklıyız nedense?

-          Madem istemiyoruz… aşk madem rahatsızlık…neden rahatsız edilmeyi istediniz benden?

-          Çünkü rahatlığım anlamsız…

-          ???

-          Dönmekten rahatsızım ben.




     Not: Bu yazı bir beyin fırdöngeçidir, yazılma amacı belirli olmak zorunda değildir, içinde mantık aranması mantıksızdır.
       
     Not 2 : Fırdöngeç dönen bir şeydir. (Ama yenmez.)

21 Ocak 2012 Cumartesi

HAVASI KAÇMIŞ TOP HÜZÜNLERİ

İsli sisli puslu bir hava hüküm sürüyor dışarıda.
Yazın gün ortasında birden kapanan-kararan havalara bayılırım hele de güneşe perde çeken o bulutlar yüzümüze cömert bir rahmet indirirse…ıslatan, ıslaklığıyla kirleten değil tertemiz yıkayan bir yağmur.
Oysa “İstanbul kışı” standartlarında insanın eline yüzüne sıvanan kirli bir kapalılık var şu an havada. Yaz yağmurundaki gibi insana eski-güzel şeyler hissettiren bilinç  altı bir kapalılık değil, bilincin üstüne abanıp kapatan bir hava. Yapılabilecek hiçbir güzel şeyi yapmaya uygun olmayan, bütün güzel hevesleri öldüren bir hava.
http://www.youtube.com/watch?v=-55ZYpTwu1g Bu şarkıyı dinlerken geldi aklıma tüm bunlar. Daha doğrusu zaten aklımda olan şeyleri yazmaya sevk etti bu parça…İlk defa dinledim, içimden “ne kadar da dışarıdaki havaya benziyor.” cümlesi geçti.
Benim “bilinç altı parçalar” diye tarif ettiğim, insana eski ve güzel şeyler hissettiren parçalarım da var.  http://www.youtube.com/watch?v=Nu4wvvoA9-s bu parçanın özellikle girişi mesela, ya dahttp://www.youtube.com/watch?v=0R1jecPe6UU bu parça. İnsana çocukluğundan kalma kullanılmamış taze nefesler gönderirler. Hüzünlü mü? Elbette ki…ama kederli değil asla! Tazelikler veren, güzel hissettiren bir hüzün. Şiiri de var bunun mesela, adı “Ağır Hasta” :

Üfleme bana anneciğim, korkuyorum,
Dua edip edip, geceleri…
Hastayım ama ne kadar güzel,
Gidiyor yüzer gibi, vücudumun bir yeri.

Niçin böyle örtmüşler üstümü?
Çok muntazam, ki bana hüzün verir.
Ağarırken uzak rüzgarlar içinde,
Oyuncaklar gibi şehir.

Gözlerim örtük fakat yüzümle görüyorum.
Ağlıyorsun, nur gibi.
Beraber duyuyoruz yavaş ve tenha,
Duvardaki resimlerle nasibi.

Anneciğim, büyüyorum ben şimdi,
Büyüyor göllerde kamış.
Fakat değnekten atım nerede?
Kardeşim su versin ona, susamış!..

Dağlarca’nın pek ama pek çok sevdiğim bir şiiridir, fena halde özeldir, benzersizdir. Şiirden bahsetmesem daha iyi çünkü tek başına yazı konusu bu, uzar da uzar. Ama madem Dağlarca dedim, madem çocukluktan gelen sesler dedim…  “Çocuğu Oynuyordu Hastanın” diye bir şiiri vardı onu da ekleyeyim….ama ekleyemiyorum çünkü koca  Google’da yok bu şiir, nasıl olmaz! Yok işte, eve gidince yazının dibine not diye eklerim artık :(

Sahi, en son ne zaman mevsimin ilk çiçeklenmiş erik ağacını görünce ilk defa görüyormuş gibi şaşırmışımdır? O ilk erik ağacı çiçeğine masamdaki zımbaya, kalemliğe bakar gibi bakıyorum kim bilir kaç zamandır, o en sonuncu mucizeye tanıklık ne zamandı? Gözümün önüne getirmeye çabalıyorum, erik ağacı çiçekleri resmen gülümsüyor yahu! Bir zımba gülümser mi ki ikisine de aynı gözlerle bakabiliyorum, zımba sadece işe yarar, ne kadar amacından sapmış gözlerim, algım nasıl da endüstriyelleşmiş!

3 gün sonra ilave:

ÇOCUĞU OYNUYORDU HASTANIN

Genç anası ses etmezdi döşekten,
Sankim yanakları sarı bir duvak tülünde,
Gök oynamıyordu, kavaklar oynamıyordu,
Oynuyordu çocuk,
Eski yorganın kocaman gülünde.

Sarmıştı bayırı hep, 
Gıcırtısı kağnı arabasının,
Dağ oynamıyordu, rüzgar oynamıyordu,
Oynuyordu çocuk,
Durmuş yüzüyle anasının.

20 Ocak 2012 Cuma

TAKILDIĞIM OYUNCULUKLAR

Kendimle ilgili gevezelik etmekten daha işe yarar şeyler paylaşma fikriyle "aklıma takılan oyunculuklar" listesi yaptım. Tabi ki öznel bir liste, bir yıl sonra aynısını yapmam kesin, unuttuklarım da vardır...ama liste de listedir işte :)
Benzer eylemlerim sürecektir.

EN TAKILDIKLARIM

Breaking the waves - EMILY WATSON
Capote - PHILIP SEYMOUR HOFFMAN
Masumiyet - HALUK BİLGİNER
Of mice and man - JOHN MALKOVICH
Shine - GEOFFREY RUSH
Sophie’s choice - MERYL STREEP
The mercant of venice  - AL PACINO


BUNLAR DA İYİDİR

American History X - EDWARD NORTON
Children of a lesser god - MARLY MATLIN
Dawnfall - BRUNO GANZ
Devil’s advocate - AL PACINO
Erin Brokovich - JULIA ROBERTS
Falling in love - MERYL STREEP
Gemide - ERKAN CAN
Girl interrupted - WINONA RYDER
İnşaat - ŞEVKET ÇORUH
Kalifornia - BRAD PITT
Kalifornia - JULIETTE LEWIS
Kramer vs Kramer  - MERYL STREEP
Lion Of The Desert - ANTHONY QUINN
Masumiyet - DERYA ALABORA
Monster - CHARLIZE THERON
My left foot - DANIEL DAY LEWIS
Neşeli hayat - YILMAZ ERDOĞAN
One flew ower the cuckoo’s nest - JACK NICHOLSON
Philadelphia - TOM HANKS
Rain Man - DUSTIN HOFFMAN
Tabutta Rövaşata - AHMET UĞURLU
Takva - ERKAN CAN
Taxi Driver - ROBERT DE NIRO
The Assasination Of Jesse James By The coward Robert Ford - BRAD PITT
The Color Purple - WHOOPY GOLDBERG
The deer hunter - MERYL STREEP
The deer hunter - ROBERT DE NIRO
The telephone - WHOOPY GOLDBERG
Ulak - ÇETİN TEKİNDOR

14 Ocak 2012 Cumartesi

AĞLAMA DOLABI - ATİLLA ATALAY

Atilla Atalay’la tanışmam eskidir, 1985. O yıl düzenli olarak Gırgır dergisi almaya başlamıştım, (ki 20 yıl boyunca hayatımda yaptığım en düzenli iş haftalık mizah dergisi almaktır, her hafta 1-4 adet (dönem dönem değişti sayı, 4’e kadar çıktığı olmuştu) dergi okudum hiç aksatmadan) “haftanın lakırdılukurdusu” diye bir hikaye köşesi vardı Atilla Atalay’ın. Sonra kitabının çıktığını gördüm, nasıl olsa okuduğum hikayelerdi hepsi… alsa mıydım? Ne olur ne olmazdı, aldım. İyi ki de almışım çünkü onu gözümde asıl değerli kılan hikayeler kitapların son bölümündeki birinci tekil şahıstan anlattığı, başından (muhtemelen ya da kısmen) geçmiş hikayelerdi ve hiçbir dergide yayınlamıyorlardı. Bu hikayelerin diğer özelliği de sadece komik değil aynı zamanda hüzünlü olmalarıdır. Gülerken gülerken tak diye dondurur, dağıtır sizi, neye uğradığınızı şaşırırsınız. Ağlarken gülmeye devam da edersiniz, şizofren yapar adamı!

Ağlama dolabı kitabı bu son bölüm hikayeleri bakımından en favorim olandır. (13-14 kitabı var toplam sanırım) Sondaki 3 hikayenin her biri Atilla Atalay’a göre oldukça uzundur. (sırasıyla 17,20 ve 36 sayfa)


İlk hikaye “ağlama dolabı” içlerinden en az sevdiğimdir ama kitaba adını vermiş hikayedir. Bu hikayede bebek çıngırağının ne işe yaradığını, avm’lerle ve müşterileriyle ilgili bilimsel istatististikleri, “ağlama dolabı” diye bir şeyin var olabileceğini ve çeşitlerini, hayatla tahmin oyunu oynamanın tehlikelerini…ve bir avm’nin “mağazamızda görmek istedikleriniz defteri”ne ne yazılırsa yamulacağınızı öğrenirsiniz. 
Hayat istatistiğe gelmez…hele de kafasına göre çalışan bir yüreğiniz varsa…


Sonra “İnsan Kalma Alıştırmaları” var. Tutunamayanlar’ın özeti gibi bir şeydir bu ama daha somut daha canlı ve daha lezizdir. Mukayese etmek çok saçma biliyorum ama…etmiş bulundum. Planımda pasaj aktarmak yoktu ama girişini aktarsam iyi olacak:
“Öncesi var da, nasıldı tam hatırlamıyorum.
Olan şu ki; üç adam delirtici kırmızılıkta perdeleri içeriye gün ışığı sızdırmayan mağara gibi bir eve sığınmış dışarıdaki hayatın dinmesini bekliyorduk. İşsizdik. Hayatın orasına burasına CV’ler yazıp yolluyorduk. CV’nin Türkçesi tam olarak nedir bilmiyorum. Çünkü isteyenler “CV” diye istiyordu hayatımızı. Bildiğimiz bilgisayar dillerini, çalıştığımız yerleri, hayırlısıyla mezun olduğumuz okulları İngilizce olarak kağıda dökerken radyoda Aydın dolaylarından “Koca Arap Zeybeği” çalıyordu. Sigara içtiğimizi gizliyorduk, İngilizcemizin esasen “Elleme körolası Arap uykularda adam vurulmaz.” cümlesini  çevirmeye yetmediğinden asla söz etmiyor, niyeyse istedikleri vesikalık fotoğraflarımızı CV’lere iliştirirken gözlerimizdeki yorgun çaresizliği okumalarından korkuyorduk.”

Herkesin anladığı ve beklediği anlamda “hayat başarılısı” olabilmek için yeterince yırtıcı olamayan, yeterince kendilerine yabancılaşamamış bu aslında yetenekli gençler hayat tarafından merkezkaç kuvvetiyle fırlatıldıkları köşede beklemekte, izlemekte, şaşırmakta…ve değersiz hissetmektedir. “Kendini bir product gibi düşünüp patrona nasıl pazarlayacağın ve sunacağın konusunda stratejiler geliştirmelisin” diyen modern milenyum yaratıklarıyla “Eee, okul da bitti. Nerde çalışıyon sen şimdik? Nikah, nişan öyle bir şey var mı?” diye soran şişko mahalle teyzeleri arasında bir yerlere sıkışıp kalmışlardır. Paraları yoktur ve “insan en az uyurken yük olduğu için” vakitlerinin çoğu kırmızı perdelerin ardında uyumakla geçmektedir.”İçip televizyondan ‘dışarı’ bakıyorlar”dır. “Kırmızı perdelerin arkasındayken bir salağa ‘salak’ deme konusunda hepten dilsizleştiklerinin” de farkındadırlar…ve herkesin onlara her şeyi deme hakkı vardır…
Firar girişimleri de olur elbette ama tahmin edileceği üzere sonuç hep başarısızlıktır.
Enfestir…Kendinize ait bir “insan kalma alıştırması” yok ise bu 20 sayfalık hikayeyi kullanabilirsiniz.


En sevdiğim hikaye ise en sondadır, en uzun olanıdır, adı “Patlıcan Zamanı”dır.
Bir “olmaz aşk” hikayesidir. Bunun olurunu tarif eden bir “doğruluklar cetveli” her daim başımızın üzerinde durduğu için de bir manada “tutunamayanların özel hayatı”dır anlatılan.
19 yaşında iken kendisinden yaşça büyük bir “mavi göz sahibesi” marifetiyle içine düştüğü “olmaz aşk”ın tersi versiyonunu yaşamaktadır yazar. Yıllar ne çabuk geçmiştir, roller ne çabuk değişmiştir.
Kendisine “doğru” yolu gösteren çocukluk arkadaşı ile girdiği tartışma için şöyle der:
“Bu sıradan bir tartışma olsaydı olay yerini baygın terk eden ben olurdum. Gelgelelim, bu mevzudaki tartışmaların galibi insanlık tarihi boyunca, hissettikleri nedeniyle ‘aklı beş karış havada olan’ taraftır. Çünkü konu gereği tartışmanın en sağlam argümanı, böyle bir argümanın olamayacağıdır.”
Ama hayatı sırasıyla yaşama gerekliliği konusunda “kendisinin iyiliği için konuşanlar”dan aldığı ters darbelere dayanamayarak Ufaklık’a (kızın adı hikayede böyle geçiyor) bunu böyle olamayacağını yetişkin ve sorumluluk sahibi bir insan olarak söylemek zorunda kalır. “Ufaklık ağlıyor, konuşuyor, saçlarını kulağının arkasına atıyor, tırnaklarını yiyor; gözleriyle beni rehin almış saat başı içimden bir şeyleri öldürüyor.”
Bu akil insanların kendi cephesinden olanlarına karşı yüreğine dayanarak pek güzel direnir de…karşı cephenin akil insanı “Aşk, şu boktan hayata karşı koyabilmenin en sağlam yolu. Geriye kalan her türlü muhalefet, iktidara sırnaşmış artık” dedikten sonra “Aktüel’de okudum, en baba aşk 2 yıl sürüyormuş” diye ekleyince…gidecek yeri kalmaz aklı beş karış havada olanın…kolektif  ve boktan “değer”lere, “kural”lara boyun eğer. Öyle ya, “şimdi iyiydi hoştu ama, ‘her şey geçer, hayat kalır’dı ”   Ufaklık’ı ağlatması da bundandır.
O kalana hayat mı denir, hayat kalmak zorunda olan mıdır, kalsa ne olur, ne nerden ve nedendir?...o kısmını sanmıyorum ki yazar da bilsin. Ama isyan eder, der ki:
“Ya içinde, ya dışındasındır çemberin, kendin içindeyken kafan dışındaysa”
Madem ben çemberin içinden bir yerden Ufaklık’a “artık uzamasın” demiştim… Öyleyse çemberin dışında aklım kalmasındı.
Çember içre varlıkların en yamyamı olacak, çember dışındaki hainlerin üstüne araba sürecek, camlarını taşlayacak, çemberin içindekilere ise kuyruklarda dirsek atacak, karşılıksız çekler verecek, cami önlerinden ayakkabılarını yürütecek; kapılarını çalıp sahte çelik tencereler satacaktım. En fazla bonusu ben toplayacak, kontörlerimi yastık altında saklayacak; takiyye, global, aktivite ne varsa her türlü maskelenmiş adiliği yapıp hayattan takdirname alacaktım…
Çember esnafının arzusunu yerine getirip bir dengimle çiftleşince, çay bahçesinde “Aileye mahsus yerlerde” oturabilecek, karım çift kaşarlı tost yerken yan taraftaki kızları kesecek, yakalanırsam kızlara “oronsbu bunnar” erkeklere “inbe bunlar, alayı it” deme hakkına sahip olacaktım.
Geceleri, asayiş aramalarında arabamı durdurmayacaklardı… “İçinde dengi dengine bir aile var” diye kimse kuşkulanmayacaktı. Oysa, ben arabanın bagajında kendi cesedimi taşıyor olacaktım.

Ahhhh!!! Burası işte, tam burası!
İlk seferinde “OYSA, BEN ARABANIN BAGAJINDA KENDİ CESEDİMİ TAŞIYOR OLACAKTIM.” cümlesini okuyunca kitabı kapatmıştım! Neye uğradığımı şaşırmış devamını bir müddet okuyamamıştım. Nasıl bu kadar kısa-öz-net-çarpıcı-estetik anlatılabilir bu…her okuyuşumda tüylerimi en diken diken eden yeri burasıdır. Çember meselesi budur işte, ya yaşamak için öldüreceksin ya da kendi cesedini taşıyacaksın kendi arabanın bagajında, keyif senin.
“keyif senin
istersen talihini billur akıntılarla bir tut
ellerini göğsüne kavuştur
doğu batı kuzey güney diyerek
koştur
bir üç ve beş istersen rom kadehleri gibi
nasıl ki unutulmuşsun
devril
ve bitir maceranı”
Bu da Attila İlhan…bu şiirin bu son kısmı (“bir üç ve beş” şiiri) bana hep bu paragrafı hatırlatır…belki başka şeyler anlatıyorlardır Atilla’lar ama…keyif senin işte, keyif senin…

Hikayeyi anlatmadan hikayeyi nasıl anlatacağımı düşünüyordum, becerdim gibi:) Olaylara ilişkin pek bir şey yok aslında yazdıklarımda, hikayeyi hikaye yapan bir sürü başka şey oluyor, olanları anlatmadan konuyu kenarından...anlatamamışımdır elbette:) Tadı muhteşem bir portakalın tadını anlatmaya çabalıyorum, başarılı olma ihtimalim nasıl olabilir?  :) 

MELANKOMİK NOTLAR - 17


Alt katımdaki dairenin kapısını çalıp “afedersiniz, gerçeklik duygum sizin balkonunuza düştü, alabilir miyim mümkünse?” diye soracağım bi gün. Gerçi konu ne olursa olsun her cümleye “ben zavallı yaşlı bir kadınım” diye başlayan çatlak orada oturduğu sürece gerçeklik duygum hakikaten düşse bile gidip almam da…lafın gelişi işte. Tansiyonum düşerse alırım ama:p

“Özlemek” ne acayip kelime. Heceleyerek anladığınızda bir şeye özünü katmak manası çıkıyor ki asıl anlamıyla ilgisi yok. Bizim memlekette (hayatım boyunca sadece 3-4 saat gördüğüm bir şehir  ama her nasılsa bizim memleket) “göresmek” derler ki çok daha mantıklı bir kelime, göresi gelmek işte. Peki insan hiç görmediği bir şeyi-kişiyi özler mi? Teknik olarak olamaz gibi, “istemektir o” demek lazım belki ama adam özlüyor işte hiç görmediği o şeyi. Tanışıklıkları bilinmez eskilerden midir ki?

Öyle güzel kar yağıyor ki içimde bir şeyleri kaçırıyorum hissi uyandırıyor! Seyrettim yeterince ama sanki hep seyretmeliymişim gibi. Bir yanım da makineyi kapıp fotoğraf çekmekten bahsediyor…bilemedim valla, ama böyle sıcakken…daha iyi sanki:)

Yahu o alt kat balkonuna libidosu falan da düşebilir insanın! Daha fenası da var, gönlü düşer! Aptal bir kelime esprisini zorlamamak lazım böyle! “Gönlü düşmek” de pek güzel bir tabirdir bu arada ama gavurların “falling love” dedikleri “aşka düşmek” daha güzel. Gönlü düşmek’te  içinden bir şey çıkıp oturur gibi gidip bir yerlere düşüyor ama aşka düşmek’te komple sen düşüyorsun! Düşerken de yer çekimi ivmesine tabidir insan, iradesi kullanım dışıdır. Yerçekimini aşka benzetmem boşuna değilmiş demek, nereden bakarsan bak benziyorlar.
Falling Love diye film de var. Belki tabiri sevmem filmi çok sevmemdendir. Meryl Streep (kurulduğu zirvede tek başına oturan, bakınca insanın içine doğrudan kayıt yapan benzersiz yüce varlık) ve Robert De Niro çok, pek çok enfestir o filmde. (“Doğrudan kayıt yapmak”  tarifi bana ait değil, anlatacağım onu da bir gün.)

Kar hala muhteşem yağıyor. Şitaiyeyi boş ver önüne bak, çayını iç.

Lapa lapa yağan karı seyrederken dinlenesiler:        
Vivaldi, dört mevsim. Sadece kış bölümü değil, komple.

Ülen balkondaki yaseminler donmaz di mi?! Neden donsunlar dış mekan bitkisi onlar…di mi? Aman nebliim ben!
Bu balkon da ordan burdan girmeye başladı mevzuya, lüzumsuz balkonik konsantrasyonlardayım galiba…geçelim. Donmaz zaten hem onlar!

Hastayım şu Fırat’a :)

Şu ana dek bir ayda en fazla 10 yazı yüklemişken bu ayın daha yarısı bile dolmadan 8 yazı olmuş! Kudurdum mu ne!

12 Ocak 2012 Perşembe

YALNIZLIKLAR

Aşırı karıncalanma olmadan (az karıncalı) internete yüklenebilecek video dosyasına dönüştürmeyi başardım nihayet yalnızlıklar’ı, sevinçliyim, gururluyum:) Şimdiye kadarki bütün denemelerimde geri püskürtülmüştüm, exe dışındaki bir formatta hem izlenemeyecek kadar kalite kaybediyordu hem de dosya boyutu aşırı büyük oluyordu. Gerçi exe gibi olmadı tabi ama…artık izlenebilir:)
Geçen sene bu zamanlar hazırlamıştım bunu. Toplam 62 fotoğraf var. Fotoğraf sayısını değiştirmedim ama 6 fotoğrafı değiştirdim. Boş gevezeliklerimden iyidir kesinlikle:)

Meraklısına not : Yalnızlığın parçalısı, yekparesi olur muymuş? Olur da nasıl olurmuş? Olur işte!.. 


Meraklısına not 2 : Müzik Kitaro'nundur, başından ve sonundan biraz kesmişimdir.
Kesiksiz hali için bkz. http://www.youtube.com/watch?v=VQFanwl9NHg

Yükleyip izledikten sonraki not: Buraya yükleyince kaykılmış gene bu :( Blog kendi ayarlarını uyguladı herhalde üzerine, gazı kaçmış kolaya dönmüş! Amaan ne zor işler bunlar yaa!

Öne Çıkan Yayın

ÇOK GÜZELSİN GİTME DUR NOKTASI

Şahsi tarihimizin tekerrür ede ede gözümüze sokmaya çalıştığı toplamda sadece tek bir şey vardır belki de: O aslında öyle değil. Taz...