5 Kasım 2010 Cuma

ÇEŞİTLİ YALNIZLIKLAR

Yalnızlığı yekpare ve parçalı diye ikiye ayırmışım. Hangisinden ne anlıyorum?

Yalnızlık bana göre yanında kimse olmaması değil olması istenen kişilerin olmaması ve bu hesapla “hasret” kelimesiyle neredeyse eş anlamlı.  Hatta bazen istenmeyen kalabalıklar, yanında olması istenen kişi/kişilerin yokluğunu abartır, belli eder,  tahrik eder, “bu kadar kişi var ama hiç biri o/onlar değil” cümlesi sahne alır. Çığlık formunda bir adalet talebi gibi bu cümle.

Hasretin en temel  formu parçanın bütüne hasretidir.  Parçanın en temel özniteliği de bütüne duyduğu hasrettir. Sıladan kopup gurbete düşmüş olanın hasret çekmesiyle çocukluğa duyulan özlem aynı kandan gibi geliyor bana.

Sıladan kopmuş olanın bütünden ayrı düşmüş parça olduğunu anlamak kolayken çocukluğa duyulan özlemi bu şekilde değerlendirmek ilk akla gelen olmayabilir.

Çocuğun ilk gördüğü hep asıldır, orijinaldir. O orijinallerin toplamı dünyanın bizzat kendisidir, ne eksik ne fazladır, dünya odur, o  kadardır. “Oğul” şiirinde Ahmet Erhan’ın “bir zamanlar dünya zannettiğim bahçeyi ayrık otları, dikenler bürümüş” demesi anlattığım şeyin somutlaşmış ifadesi gibi. O şiirde anlatılan şey de tamamen bu zaten bana göre.

Çocukken hafızaya aldığımız ilk izlenimlerin hepsi tek tek orijinal ve asıldır. Bir şeyin tek bir hali vardır  ve biz o hali biliyoruzdur, o şey odur o kadardır. Ancak yaş ilerledikçe, ikinci, üçüncü, bininci yeni izlenimler ortaya çıktıkça çocukken bizi saran kesinlik-belirlilik yerini belirsizliğe bırakır. Tek olduğu için direk belirleme gücüne sahip olan izlenimler yavaş yavaş azalır ve izlenimlerin ortalamasını almak zorunda bırakılırız. Her ortalama alış da bir fikir değişikliğidir, bir yanılgı kabulüdür ki insanlar fikirlerinin değişmesinden hoşlanmaz, belirsizlikten rahatsız olurlar.  Bir çok izlenim de tek olarak kalır ama, bazı şeyler değişmez.

İnsanın çocukluğunu özlemesi tıpkı memleketini özlemesi gibi her şeyin ilk haline duyduğu özlemdir. 3 yaşında iken ağaç tanımımız bahçedeki elma ağacı iken sonradan o elma ağacının bir çok ağaçtan sadece biri olduğunu kabul etmek zorunda kalmak  ya da 3 yaşındayken evimizdeki baskın olan bir kokudan dolayı kafamızda “ev kokusu” diye bir tarif oluşmuşken sonradan evlerin farklı kokabildiğini hatta daha kötüsü hiç kokmayabildiğini fark etmek acı verici deneyimlerdir. Bilirken bilmez oluruz, eminken şüpheye düşeriz ve anne kucağı kadar güvenli -bilinir dünya giderek güvensiz -bilinmez bir hal alır. Sürekli olarak dünyayı tarif eder dururuz kafamızda ve yaş ilerledikçe tarif ettiğimiz dünya giderek daha büyük, daha bilinmez ve daha güvensiz olur. Kaybolmuş gibi hissetmemek için sebebimiz yoktur, öyle hissederiz biz de.

Tariflerimiz sadece objeler, renkler, formlar, kokular için değil kendimiz için de geçerlidir. Kendimizi çocukluğumuzun o belirli ve orijinal öğelerinden biri gibi hissederken  daha büyük olduğunu acıyla fark ettiğimiz dünyanın içinde daha belirsiz daha sahte hissederiz giderek.

Bütünleşmeyi “bir olmak, tamam olmak” şeklinde değil, parçanın koptuğu bütüne kavuşması, tekrar birleşmesi olarak algılıyorum.


Bütünden kopmuş parçalar olarak yayıldığımız dünyada derinlerde bir yerde asıl bütünü ararken pratikte o bütünün yerini alabilecek türden bütünler peşinde (daha doğrusu birleştiğimizde bütün oluşturabileceğimiz başka parçalar peşinde) koşarız ancak her şeyin temelinde, kökünde hep o asıl bütüne hasret vardır.

Yekpare yalnızlıktan kastım kavuşulması imkansız o asıl bütünü özlemektir. Kavuşulması imkansızdır çünkü çocukluğunuzun kokusunu, ağacını, evini bulsanız bile öğrendikleriniz onları 3 yaşındayken algıladığınız gibi algılamanıza engel olur. O algılar çocukluğunuzla beraber sizi terk etmiştir. Bütün olmanın ne demek olduğunu bilirsiniz ama yapabileceğiniz tek şey o bütünlüğü, o asıllığı özlemektir. “Yalnızlık ömür boyu” diye bir şarkının olması tesadüf değil belki de. Bütün olmak adına yapabileceğiniz en işe yarar faaliyet çocukluğunuzdaki gibi hissetmeye, hatırlamaya çalışmaktır.  Çocukluğumuzla bağlantıya geçtiğimizde (geçebilirsek, öğrendiklerimiz buna mani olmazsa…ki tam olarak connect olmak elbette sözkonusu bile değil) hissettiğimiz şey tam olarak kendinizdir. Kendimizi bozulmamış, kopmamış, eksilmemiş, tastamam, orijinal olarak algılarız. Bu hissi tam olarak yakalama isteğimize, özlemimize yekpare yalnızlık diyorum. Kendimize olan hasretimizden başka bir şey değil yekpare yalnızlık.

Parçalı yalnızlık ise kaybettiğimiz bütünün yerine koymak istediğimiz bütünlere olan hasret. Ayrı düşülen sevgilinin yanında olma isteği gibi. Yanımızda olmasını istediğimiz kişi/kişiler yeni bir bütünlüğün parçası gibi hissetmemize yarıyor sadece.

Yekpare yalnızlıkta kişi kendisiyle olmaya, kendi olmaya, varlığını hissetmeye çabalar ve yanında hiç kimseyi istemez… Parçalı yalnızlıkta ise istediği kişilerin yanında olmasını ister. Bu şekilde bakarak ikisini çok kolay ayırt edebiliriz.

27 Ekim 2010 Çarşamba

ve

Müstakbel kendime:
Sorun neden olmadığı değil, neden olmadığıdır. Ademliğiyle eza veren mevcudiyet umumi olarak mütalaa edilmesi iktiza eden bir mevcudiyet iken muayyen bir suret üzerinden tezahür ediyor, müşahhaslaşıyor. Ve malum olduğu üzere müşahhasın ezası mücerretinkinden fazladır.Ayrıca gereksiz şeyler adı üstünde zaten gereksizdir.

4 Ekim 2010 Pazartesi

İSTEMSİZ YUTMALAR

Küçükken bana şurup içirmek evde ciddi bir operasyon gerektiriyordu. Muhtemelen travmatik olduğu için oldukça küçük yaşlardayken olan bu rezil operasyonlara ait anılar hafızamda hala oldukça canlı. Birden fazla kişi tarafından el-ayak vs. her tarafımdan tutulup kıpırdayamaz hale getirildikten sonra birisi ağzımı açmam için burnumu sıkıyordu. Ağzımı açtıktan sonra da önceden hazırlanmış içi şurup dolu kaşık ağzıma boşaltılıyor ve geri tükürmeyeyim diye alt çenemden bastırılıp ağzım kapatılıyordu ve bu şekilde beş dakika kadar bekleniyordu. Bekleniyordu çünkü ağzımda tuttuğum şurubu serbest bıraktıklarında dışarı püskürtmek için ağzımda bekletiyordum. Bu bekleme esnasında boş durulmuyor operasyon ekibindeki yetişkinler hep bir ağızdan aynı emri veriyordu : yut. Yutmuyordum, emre itaatsizlik yapıyordum. Berbat tatlı berbat kokulu şurubu beş dakika ağzında bekletince berbatlık katlanırdı…O rezil kokudan başka bir şey hissedemezsin kıpırdayamadığın o beş dakika boyunca, halbuki yutsan çilen belki daha yoğun ama çok daha kısa süreli olacak…Kaç dakika sonra bırakırlarsa o kadar dakika bekletip bıraktıklarında püskürtürdüm, istemsiz olarak yuttuklarım tedavi ederdi sadece beni. Her seferinde geliştirdikleri yeni bir yönteme o anda geliştirdiğim yeni yöntemle karşılık verirdim ve bir şişe şurubun en fazla % 20’si tedavi maksatlı olurdu, kalanı üzerine püskürttüklerimin elbiselerinde leke olurdu.

Süper bir paradokstur bu : yutup kısa süreli ama yoğun bir acı mı çeksem yoksa ağzımda bekletip seyreltilmiş daha uzun süreli bir acı mı? Yoğunlukla zamanı çarptığında çıkan sonuç toplam acı miktarıdır, toplam acı hangi durumda minimaldir kestiremiyordum zira okul öncesi dönemlerdi, dört işlemden haberim yoktu, ne “minimal” ne de “optimal” kelimesi benim için bir anlam ifade ediyordu, aklıma gelen ilk şeyi yapıyordum, püskürtüyordum…


Zaman geçti, diferansiyel denklem çözümüne kadar matematik öğrettiler bana, içler dışlar çarpımlarını kusursuz yapabilir oldum, “optimal” kelimesini cümle içinde kullanmalarım oldu, “minimal” falan dedim, daha başka bir çok şeyler söyledim, söylediklerimden fazlası da bana söylendi…Ama o paradoksun çözümü öğretilmedi…Kendi kendime öğrenecek kadar da akıllı değildim.

Geçtiğimiz birkaç ay içinde o meşhur “yut” emri tepemdeki yetişkin ekibinden değil de çok daha yukarılardan geldi. Sıraya girmiş haksızlıklar sıralı-sırasız patlarken Allah bana sanırım şöyle buyurdu: yut kulum.


Adetim olduğu üzere emre itaat etmedim, adetim olduğu üzere dakikalarca ağzımda döndürüp durduğum iğrenç şurup gibi iğrenç düşünceleri aylarca beynimde döndürdüm ve adetim olduğu üzere aklıma ilk geleni yaptım, püskürttüm. Acı ve iğrenç kokulu şurup yerine acı kelimeler püskürttüm bu sefer. Uğradığım iftiralar da, yapılan haksızlıklar da şuruptan daha iğrençti… Püskürttüğüm kelimeler de daha iğrençti püskürttüğüm şuruptan, yani değişen şeyler vardı …Ama ne “yut” emri değişmişti bunca yıl sonra ne de ben, öğrenemediğim şeyleri öğrenememiştim.

Çocukken o iğrenç tatlı-kokulu şurubun neden icat edildiğini bir türlü anlayamazken yıllar sonra o şuruptan çok daha iğrenç haksızlıkların, riyakarlıkların, sahtekarlıkların nasıl yapılabildiğine ermiyor aklım…Saatim ilerlemiş ben durmuşum, geri kalmışım sanırım.

Bazen hiçbir şey yapmamak yapmaktan çok daha makbul, susmak da konuşmaktan makbul oluyor…Kabullenmekse debelenmekten daha büyük bir erdem oluyor işte bazen. Bazen de değil hatta çok zaman bu böyle. “Hamdım, piştim, yandım.” dedikleri bu işte, müşkülpesentlikten kalenderliğe oradan da rindliğe geçiş böyle oluyor demek ki…Bir türkü var "derde derman arar idim, derdim bana derman imiş" diye başlar..Benzetme sistemi yanlış anlamaya müsait, derdin kendisi derman değil, oluşturduğu reaksiyonların neticesi olgunlaşmaya sebep oluyor sadece...Eğer olgunlaşırsan tabi:) Haksızlıklar da şurup değil, şurubun kötü kokusu ve tadı sadece...

Çok güzel bir Musevi duası var, diyorlar ki : Allah’ım değiştirmem gereken şeyleri tespit edebilmem için bana akıl ver, değiştirmem gereken şeyleri değiştirebilmem için bana güç ver, değiştirmek isteyip de değiştiremediğim şeylere katlanabilmek için de bana sabır ver.

Bu sabırsız kuluna sabır ver Allah’ım.

Not: Bu yazıda anlatılanlar gönül meseleleriyle ilgisizdir. Öyle olsaydı "haksızlık" falan demezdim zaten.

15 Eylül 2010 Çarşamba

MELANKOMİK NOTLAR 7

travmatik şükür mü yoksa şükür travması mı? birincisi sanırım.

bazıları için en büyük ceza kendi olmaktır...ölene kadar kendi olmak, kendi olmaya müebbet hüküm giymek değil midir?...fena çok.

gez-göz-aptallık.

huşu ne güzel bir kelime. sesi anlamıyla da uyumlu. huşu içinde ölmek vardır misal. huşu içinde yaşasak daha hoş olmaz mı? ölünce huşu kesiliyor mudur?

arkadaşım sabah uyanınca aynada kendime gülümseyip "günaydın" demem için söz verdirdi dün akşam bana. unuttum sabah:(

hayat böyle bir şey mi yoksa hayat böyle bir şey değil mi? ikisini de kullanıyorum ben. arası da yok. sorumsuz bir seçimle kullanıyorumdur kesin.

bilmek bazen ateşten gömlek. bildiğin gömleğin üstüne benzin döküp kibriti çakınca öğrenme gücümüz katlanıyor mudur? "bildiğin" dediğim sıradan yani, alelade.

aynaya bakıp günaydın soytarılığına gerek yok bee... seviyorum lan ben kendimi:)

lugat bir isim ver bana halimden
herkesin bildiği dilden bir isim
eski esvaplarım tutun elimden
aynalar söyleyin bana, ben kimim?

söyleyin, söyleyin ben miyim yoksa?
arzı boynuzunda taşıyan öküz?
bela mimarının seçtiği arsa,
hayattan muhacir, eşyadan öksüz...


hayattan muhacir eşyadan öksüz olmak nasıl bir güzel canlı dehşetli tariftir! ya bela mimarının seçtiği arsa? enfes...

öğrenildiğinde hoşa gitmeyeceği tahmin edilebilen şeylere duyulan derin öğrenme iştiyakı bela mimarının arsaya çaktığı kazık olabilir mi? sınır bakımından yani. bir sınır olduğunu bilmek ferahlatıcı:)

kaybeden olmak mı kötüdür kaybolan mı? kendini kendi içinde ya da bilmediği bozkırlarda kaybetmiş biri bulmaya en yakın olan olabilir mi? kaybetmekse sözünü etmeye değmez:)

hoşgeldin reha...sefalar getirdin...uzunca kal dilersen, arkana minder de veririm.

insan kendisinin kurdudur...kurtsa hayattır.

çok güzel yeni güzelliklerim var:) "ümit" kelimesini yüksek sömürülmüşlük düzeyinden dolayı kullanasım yok, kelimesiz güzel ümitler içinde kendime verebileceğim çok güzel şeyler olduğunun bilincindeyim sadece. kirli paçavralardan arınıp çırılçıplak dereye girmek gibi, nefes gibi, temiz gibi.

5 Eylül 2010 Pazar

MELANKOMİK NOTLAR 6

bu akşamki istiklal masasında 9 kişiydik...benim dışımdakilerin 6'sı bayan 2'si gaydi!!!şaka gibi!...çoklukla yokluğun aynı şey olduğunu tek başına ispatlar nitelikteydi masa benim için:) bitmedi ama...masadakilerin 3'ü psikiyatrist 2'si psikologdu! biri de doktor...bu da "iyi olacak hastanın doktor ayağına gelirmiş" sözünün yanlışlığının ispatı:)) ramazan günü alkollü masada ne işimin olduğu da ayrı konu! soda içtim gerçi ama...ne gerek var di mi? yarım saatte sıkıldım zaten, arkadaşımı dürtüm, boğaza kaçtık:)

oh be u2 nihayet:)

ne yapsam eksik... fena halde herhangi bir hiç bir yerde olasım var. sığamıyorum hiç bir yere.

bende sığar bu cihan, ben bu cihana sığmazam.

üşüttüm, ateşim var gibi, hasta oluyorum sanırım. gece yatarken oldu biliyorum. ya da vücut halsiz düştü, biraz üşütünce oldu ya da ikisi birden...ya da klima çarptı ya da bu gün arabada soğukta cam açık kısa kol çok yol yaptım....uff bilmiyorum, sebebinin önemi de yok, tek bildiğim kusasım var ve yatak döşek olmak istemiyorum, kendime ayakta olarak lazımım bu günler...bi bu eksikti...itirazım yok ama, çok şükür.

kaçır beni kadraj al beni grafik, güzel çıkıyor çıngıraklarınızın sesi.

istanbul! seni seviyorum.

4 Eylül 2010 Cumartesi

ANLAM, BİLİMSELLİK FALAN

Aslolan mutlu olmak değildir. “mutlu olmak” diye bir şey yoktur zaten “mutsuz olmamak” vardır ki tıpkı mutsuz olmak gibi mutlu olmamak da geçicidir, bir sonu vardır. Aslolan acıdır, mutlu olduğumuzu düşündüğümüz anlar acıdan geçici bir süre muaf olduğumuz zamanlardır. Tıpkı ağrı kesicinin etkisi gibi, tıpkı duygusal ağrı kesiciler sayabileceğimiz antidepresan ilaçların etkisi gibi. (Tam olarak öyle değil aslında) Acı çekeriz çünkü içimizde taşımak zorunda olduğumuz bir şeyler bu dünyaya ait değildir ve bu şeylerin şiddetli sıla hasreti bizi üzer. Hüzünlü bir şarkıdan zevk almamızın sebebinin bu olduğunu düşünüyorum. Aşkın kaynağı da budur...Aşk olmadan meşk olmaz.

Pişen tost ekmeğinin ters çevrilmek için kapakların açıldığı sırada hissettiği o kısa süreli ferahlıktan başka bir şey değil mutluluk...Aslolan pişmektir.

Amaç mutlu olmak değil anlamı bulmaktır. Anlam arayışı içindeki biri de mutluluğa yakın duramaz zaten.

“Anlam” bu dünyada üretilmiş bir şey değildir. Anlam bu dünyaya ait değildir, başka bir dünyadan ithaldir çünkü aklı akıla referans gösteremeyiz. Dillere dolanmış iğrenç “bilimsel” kelimesi bu sebepten bilime en aykırı en uzak kelimedir. Gerçek bilim insanı hiçbir zaman emin olamaz, şüpheyle yaşamak cezasını kabul etmiş, hatta şüpheyi şiar edinmiş sıkıntılı kişilerdir gerçek bilim insanları… Profesör olduğu için branşı hakkında söylediği her şeyin kendinden akademik ünvan olarak daha aşağıda bulunan kimselerce sorgulanmadan benimsenmesini isteyen kişilerin bu kendilerinden emin duruşları onların bilime uzaklıklarına ispattır, peşinde oldukları şeyin gerçekler, sadece gerçekler değil de ünvanlar olduğunun kanıtıdır. Bilimsel bilimsel konuşa konuşa ölürler, bir çoğu hiçbir yeni şey söyleyemeden ölür…Doktora tezlerinin çalıntı olması, makalelerinin çeviri olması bu kişileri rahatsız etmez. Ünvanları kendilerine kolay tatmin sağladığı sürece rahattırlar, tatminleri de mastürbatiftir.

Çocuğunun sıkıntılarına katlanmayan anneler olmasaydı hayat var olamazdı, insanoğlu neslini devam ettiremezdi. Kendi başının çaresine bakabilecek yaşa gelene dek annesine sürekli eziyet ve sorumluluk yükleyen bebek dünyanın en aciz varlığıdır… Annenin eziyetini çekilir kılan şey yavrusuna sevgisidir. Ve sevgi de bu dünyaya ait bir kavram değildir, ithaldir…


Karmakarışık ve çok çeşitli organizmaların evrimle 4.5 milyar yılda oluştuğuna inanan kişiler insan aklının 4.5 milyar yılı algılayamadığı için evrimin saçma göründüğünü söylerler. Kendi akıllarının da insan aklı olduğu halde o 4.5 milyar yılı nasıl kavradığını tabi ki anlamış değilim ancak benim asıl şaşırdığım annenin yavrusuna duyduğu sevginin de bu 4.5 milyar yılda geliştiğine inanabiliyor olmaları. Materyalist olan bu kişiler maddi olmayan şeylerin, duyguların da fiziksel bir süreç olan evrimle ortaya çıkabileceklerine inanıyor. Apaçık ortada duran “kasıt”ı görmezden gelip ümitleri 4.5 milyar yılın anlaşılmazlığına bağlamak son derece zavallı bir teselli talebi.

Sebep sonuç ilişkileri ters tarafta duran kişiler tarafından rahatlıkla tersten kurulabilir. Bir yaratıcının var olmadığını savunanlar insanoğlunun anlamlandırma ihtiyacının tanrıları ve dinleri yarattığını söylerler. Bir yaratıcının varlığına inananlar ise her şeyden önce o “anlam”ın var olduğunu ve o anlam üzre yaratıcı tarafından yaratıldığımızı ve bu dünyaya gönderildiğimizi söylerler.

“Anlam”ın her şeyden önce var olduğunu kabul ettikten sonra her şeyi anlamlandırmak mümkün…Ancak aslolanın “anlamsızlık” olduğunu, anlam arayışının saçma olduğunu, anlamın var olmadığını savunanlar için her şeyin boşlukta olması beklenirken onlar kaynağı belirsiz yerlerden anlamlar üreterek sevgiden bahsedebiliyorlar, aşktan bahsedebiliyorlar. Bu apaçık bir tutarsızlıktır. Öldükten sonra her şeyin biteceğini, sahip olduğumuz tek şey olan bedenimizin saprofitler tarafından yenip tüketileceğini iddia eden biri olsaydım şahsen hedonist olurdum, pragmatist, makyevelist olurdum, ilkesiz olurdum, içgüdülerimden başka kulak verdiğim hiçbir şey olmazdı. Madem ki ölünce her şey bitiyor, madem ki anlam anlamsızlıktadır ben öldükten sonra geri kalanlar neden beni ilgilendirsin ki? Vicdanım neden var ki, neden içim sızlıyor? Vicdan da elbette ki bu dünyada üretilmiş bir değer değil, merhamet de öyle… Ölünce her şeyin biteceğine inananların çocuklarını neden sevdiklerini anlamaları bu hesapla anlamsızdır. Sevmeleri anlamsız değildir neden sevdiklerini anlamaları anlamsızdır çünkü onlar kabul etmeseler de var olan şeyler vardırlar…. Çok sevdikleri yakınlarını kaybettiklerinde o yakını ile ilgisinin tamamen bittiğine inanmaları gerekirken bir gün bir yerlerde kavuşacaklarına inanmamaları da anlamsızdır. Maddeden başka şeylere anlam verebilen, değer verebilen birinin ölümden sonrasının olmadığını düşünmesi çelişkidir.

Bu arada “akıl” da bu dünyaya ait bir kavram olamaz, ithal bir kavram olmak zorunda. Geri geri geri gidince en son ulaştığım nokta aklın her şeyden önce var olması zorunluluğudur, kaynağının bu alem olmasının anlamsız oluşudur…

14 Temmuz 2010 Çarşamba

üşümüz gökte o yalnız bulut

desen ki denizin tuzu
çiğ düşmüş kadife donlu patlıcanlar
desen ki kendilerinden karga çığlılarıyla kaçanlar
en fakiri en zengini çirkini ve orospusu
seni unutmuş olsun
sen ki üşümüş gökte o yalnız bulutsun
kıskanmadığın cömert bir maviliğin ortasında o
bildiğin yalnızlığın ellerinden tutmuşsun
desen ki unutulmuşsun

..................


sisler bulvarına akşam çöküştü
omuzlarımıza çoktan çökmüştü
kesik birer kol gibi yalnızdık

...................

böyle şiir yazınca, hatta şiirleri parça parça yazınca daha havalı oluyor ihtimal...ama ondan değil başka bi şeyden dolayı yazmışımdır ben belki de.
arabeskin böyle tavan yaptığı günlerde gözüne dünya kaçmış ölümlüler gibi ordan oraya seğirtirken yapılacak son şey söylemek olmalıdır. söyleyesin çoksa en fazla şarkı türkü falan söylemelisin, şiir alıntıları falan yapmalısın...aksi türlüsü metal gözlüklere iyi gelmez.
içimizin derinlerinde bir yerlerinde bu dünyaya ait olmayan bir şeyleri taşıyor oluşumuz başlıca sorunumuzdur. başka bir alemden getirdiğimiz bu aleme ait olamayacak kadar gerçek ve kırılgan bir şeyden bahsediyorum. sorunun asıl sebebi bu olmakla birlikte sorunun aslı bu değil. o şeyin ağzına yesin de doysun diye bu dünyadan olan gıdalar sokuşturuyoruz ki bu dünyadan olmayan o güzel şey kusuyor haliyle. bu zorla tıkma işine sembolleştirme diyoruz. iyi...
sıkıldım, sonra yazarım belki...

türkü söylemek dedim ya...tam kapatırken aklıma geldi...

gezsem de dünyanın dört bucağını
vallahi gözüme yine boş gelir
gönül arzu eder dostu cananı
sızlar eski yaram gözden yaş gelir

el diyarı mesken olmaz insana
yürekten kul ise cananın sana
hal bilmez hoyratı sararsan cana
ağustos ayında başa kış gelir...


bedia akartürk çok fena güzel söyler bunu.

10 Haziran 2010 Perşembe

MELANKOMİK NOTLAR 4

Yazmamışım ne zamandır. Yazmak için doğru bir zaman varsa o da şimdi olmalı. Ama yazasım yok.

Net olmayan alan çok derin. Yüzme de bilmiyorum. Sanırım.

Dertliyim ruhuma hicranımı sardım da yine diye başlayan şey şarkıydı di mi Cevat abi? Evet Benjamin.

34’lere iş lütfen…

Ahmet abi, güzelim. Bir mendil nasıl kanar? Diş değil tırnak değil….Edip CANSEVER

Fakat alıp verilür bir selam kalmıştır…. NABİ

Ben gidip başıma belalar aramışım, O kalıp mevlasını bulmuş…. Attila İLHAN

Kim ki o kalıp mevlasını bulan? Yalan anasını satiim, sadece kalmıştır o.

Akşam baktım, elimdeki filmlerin % 39.82 sini harici harddisklere kaydetmişim. Bu yüzde 1 ay önce de böyleydi. Arttırmak lazım.

Şimdi uzanıp öyle Kanlıca’nın orta yerinden Hisar’a doğru ne yüzdürmek lazımdı? Unuttum orasını. Benim uzanasım yok kanlıca, sen üstüne rahat bişiler giy, nereye istiyorsan git oraya uzan. Ya da sittir git en temizi.

Şimdi aslında birden fazla kişilik sanılan bazı olaylar son derece tek kişilik. Galat-ı meşhur sahih-i lügatten evla falan değil bu konuda, yanlış herkes tarafından öyle bilinen olsa bile gene yanlıştır. Bi de zer düz palan vursan eşek yine eşektir var. Paşalığın kötüyse de Ziya’lığında sorun yok sayın rahmetli. Bazı konular seni aşar ama, ne demiş Şeyhülislam Yahya;

Ders-i aşkın müşkilin Yahya nice haleylesin,
Söyleyenler kendini blmez, bilenler söylemez.

Manasızca diye bi dil olsaydı o dili öğreten kursta hoca olurdum. Güzel olurdu valla.

Hayat beni bi müddet yok yazsan? Söz bak kısa bi müddet. Şunca yıl olmuş daha bir gün kullanılmış yıllık iznim yok. Kullanılmış cümlelerim var sadece.

Hayat “masumiyet” filmi gibisin. Ama masum değilsin.

Bu beyinde dönüp duran düşünceler meselesi de yalan. Gerçekten dönen bir şeyler olsaydı bazı durumlarda merkezkaç kuvvetine dayanamayıp oraya buraya fırlardı o şeyler. Fırlıyorlardır belki de.

Hayatımın kalanını bi karikatür kahramanı olarak tamamlamak istiyorum. Kitaplığın bir köşesinde unutulmuş sıkıcı bir kitabın içinde unutulmuş ayraç olmak da fena fikir değil. Bir internet sayfası metni de olabilirim. Ama google aramalarında çıkmamak kaydıyla.

Maviden siyaha geçiş degrade olamadı. Olsun. Hem kırmızı yandımı duracaksın. Yeşile küfredesim var. Sarı da çok kahpe. Beyaz giyince söz oluyordu di mi? Olsun.

Uf ya bi telefon çalsa şu 34 lere iş gelse…en banko makinalar piyasada full yatıyor. Fena çok.

Çaldı ama saçma sapan bişi için.

Git şimdi sen eylülde gel. Eylüle kalmaz gelirim ben ya da. Şarkıydı di mi bu da? Ne saçma.

Hemzemin geçitlerden arabayla geçerken sağa-sola 40 kere bakıyorum, çok korkuyorum trenin altında uzun uzun ezileceğim diye. Işıklara da güvenmiyorum, haberlere "sinyalizasyon hatası" diye haber olmak var. Ama beni asıl bitiren sinyalizasyon değil de sembolizasyon hatası...Bişiler hep yanlış yunluş sembolize olup duruyor kafada. Sonra yanılmış bir kapı olarak hep kendi üstüme kapanıyorum. Kötü oluyor.

Bi de...Yoruldum her yol ağzında kendime rastlamaktan....Ahmet ERHAN

20 Nisan 2010 Salı

mavi siyah günde dili süslemek

güzel şeylerin olması da olası...ispatlı tespitli saatler şahit....bir de sabah ezanı.

18 Şubat 2010 Perşembe

MELANKOMİK NOTLAR 3

Requiem for a dream’i izledim akşam. Her ne kadar beklediğim gibi olmasa da pek güzel bir filmdi Allah için. Beklediğim gibi çıkmadı çünkü film müziğinden bile güzel, filmin adı da filmin kendinden güzel:) Requiem kelimesini anlamının ne olduğunu bilmeden sevmiştim zaten, anlamı da kelimeyle gayet uyumlu…ne güzel:)

Bir deliler evinin yalan yanlış anlatılan kısa tarihini zevkle okuyorum şu günler. Memleketimden insan manzaraları gibi standart bir olay örgüsü yok, onun yerine kişileri tanıtıcı olaycıklarla ve tasvirlerle doldurulmuş kitap. İleri kısımlarda değişir belki durum ama öyle olacağını sanmıyorum. Bu kitabı okumak mezelerle karnını doyurmak gibi, alışılmışın dışında (belki de yanlış) ama çok güzel:)

Canım çok sıkkın, sebepsiz falan değil ciddi bir reklamasyondan dolayı sıkkın…Geçecek…

Eleni Karaindrou! İnsan değilsin sen !!!

Girl with a pearl earring’teki Scartlet Johanssonu’un ifadeleri, beyaz masumiyeti, yüzündeki ışıklar çok güzeldi.

İlk müzikli foto gösteri dosyamı yaptım dün akşam, karma fotolar, pazar günü de gösterilecek B.çekmece kültür merkezi’nde. Gösterilmesi kısmı önemli değil fakat caravansary eşliğinde fotoları akarken izlemek hoş:)

Bu yazıları birileri okusun diye yazmıyorum, okunmadığını da biliyorum ki neden okunsun zaten:) Monitörden yazı okumak eziyetli bir faaliyet, ayrıca herkesin zırvası kendine, şimdiye kadar okumam rica edilen bloglar söz konusu olduğunda ya sessiz kaldım ya da okumuş gibi yaptım:) Kendim için yazıyorum bunları, herkesin ulaşabileceği bir ortamda yayınlanması gerekli disiplini temin için sadece.

Memento’yu çok merak ediyordum her nedense… Güzel bir film ama bana göre değil.

Çocukken ağlamak için girdiğim divanın altında biten ağlamayı müteakip hakim olan iç sessizliği sevdiğim gibi şimdi de aşırı sinirlendiğimde ya da çok üzüldüğümde üzerime çöken dingin ruh halini seviyorum. Kaybedilmemesi için çaba sarfedilen şeyin kaybedilmesinin verdiği tuhaf rahatlık….


27 Ocak 2010 Çarşamba

neşve tahsil ettiğin sagar da senden gamlıdır

Moment ne kötü bir şey...Devrilen kamyonların, kadınların, binaların vs. kötü kaderinde başrol oynamaktan bıkmamış bir fizik bi şeyi. Formülünde meymenet yok, kuvvet çarpı kuvvet kolu! Sarhoşları kolundan yakalayıp yere savuran meşum bir kuvvetli kol.
Bizim bildiğimiz 3 boyuttan sonra bilmediğimiz boyutlara 3-4-5 diye devam edince 10. boyutu buluyormuşuz ki bu boyutta farklı fizik kanunlarının hüküm sürdüğü farklı evrenler sözkonusuymuş. Newton'un prensiplerini hatırlamaktan aciz bir mühendis olarak böyle şeylerden bahsetmek havalı olabiliyor tabi ama bu öteki evrenlerde muhtemelen hava yok. Güzel haber; yerçekimi de yok, yere kapaklanmak da. Yer bile yok hatta...Geçen gün bir yerde diskriminant kelimesi geçti de bir yere bakmadan hatırlayabilmem iki-üç gün falan sürdü. (bir yere bakmaya utandığım için bakmadım) Halbuki ne önemli bir şeydi o, onsuz ikinci dereceden denklemleri çözemiyorduk falan. Ha çözdük de ne oldu, orası da ayrı tabi. Bir de atalet momenti vardı, ne menem bir şey olduğunu, neye yaradığını öğrenciyken bile uzun süre anlayamamıştım. "Bütün bunlar pratik hayatımızda ne işe yarayacak?" zevzekliğine hiç girmiyorum fakat zevzekliğin kendisi pratik hayata ortasından giriverdi, hayatımın diskriminantı eksi çıktı, karekökünü alınca error veriyor, kimliği belirsiz bir i olarak (bir i, biri değil! öyle de olur gerçi) imajiner düzlemde serbest salınımdayım... Harmonik hareket vardı bir de çok meşhur, fakat benim favorim özellikle sınav gecesi sabahlamalarında göz kapaklarıma binen harmonik hareketsizlik zorlamasıydı. Hareketsizliğin armonisini harmonik harekete her daim tercih eden bir mühendislik talebesi olarak (aheste çek kürekleri mehtap uyanmasın) kendi yazmadığım bir skeçte gayet ironik roller almakta, bahar gelince de fakültenin önündeki yeşil çayıra yayılmaktaydım. Güzel günlerdi. Sanırım.
Bir hocamız (önemli bir hocamız) mühendislik okuduğumuz için çok şanslı olduğumuzu zira öğrendiklerimizin dünyayı anlamak konusunda bize paha biçilmez imkanlar sunduğunu, kapılar açtığını söylerdi. İnanırdık tabi, blok derste 90 dakika boyunca blok gibi kıpırdamadan durmak zorunda olan memleketin geleceği genç nesiller olarak o esnada inanmamak zahmetine katlanmayı göze alamıyorduk. Ama ben anlamadım işte! Neyi anlamadığımı da anlamadım. Dünya'nın ekseni etrafında 23,5 derece eğik dönmesini bile tam çözmüş değilim (ki ilkokul konusudur) fakat umrumda olan bu değil, ben dünyanın yamukluğunu daha ziyade mecaz olarak algılamaya taraftarım, dünyayla aramızda 23'ün 25'in lafı olmaz, benim derdim böylesine yüksek hızlarla ordan oraya dönen dünyanın bir tutacak yerinin olmayışıdır...Türlü hareketler içinde zehir zemberek impulslarla momentumumuz dağılmış bir şekilde ötelenip dururken "saat kaç?" sorusunun anlamı kadar anlamı kaldı işte herşeyin...İçi başarı agresifi duygularla tıka basa doldurulmuş (içi doldurulmuş, evet) olarak hayatın bir yerlerine paraşütsüz atıldık ve kullanma klavuzu sandığımız her şey kullanılma klavuzu çıktı...
Arkasını hiç düşünmeden hatta hiç düzeltmeden ağzımda çalkaladığım suyu tükürür gibi püskürttüm bunları buraya. Saçmaladığımı biliyorum ama rahatım çünkü biliyorum ki kimse okumuyor:) Karanlıkta pencereden bütün şehre ayıpçı el hareketleri yapmanın tuhaf mutluluğu var içimde. Dünyanın bir hareketi varsa eh şükür bizim de var:)


liman 2

3. arz derecesinde bir adam durdu
yumrukları iki balyoz gibi omzuna asılmış
bakir bir orman rüyası görüyordu
insan yiyen ağaçlar görüyordu
şehvetli yapraklarını yağmura açmış
karanlık kapkara bir yürek görüyordu
usturayla oyulmuş çıkarılmış
avuçlarında ölümünü görüyordu

izmir'de bir gemici barında
üç sarhoş kadın ona gülmüşlerdi
sakalı vardı yirmi bir yaşında
içerken elleri titriyordu
bir sefer balear adalarında
kaçakçılıktan hapse düşmüştü
bir bıçak parıltısı gözünde kaşında
herifin birine silah çekmişti
izmir'de bir gemici barında
üç orospu üstüne gülmüşlerdi

3. arz derecesinde bir adam durdu
dünya da durmuştu artık dönmüyordu
güneş simsiyahtı görünmüyordu
aklına flamingolar gelmişti
bir martının gözleri gelmişti
lucie-anne'ın gözleri gelmişti
çok şükür ağlamasını biliyordu

attila ilhan


Bu arada;
Neşve tahsil ettiğin sagar da senden gamlıdır,
Bir dokun bin ah işit kase-i fağfurdan.

Bağlantı aramak boşuna olur, içimden geldi sadece, başlığı da sonradan koydum zaten...

26 Ocak 2010 Salı

burun

Saat 02:30, hiç bir şey yazmamak için yeni kayıt yaptım blogda. Aklımdan gelip geçen şeyleri yazmışım hep, aklıma gelip de geçmeyenlerden kelime yok. Uykum yok. Kendim olmak için kendim olmaktan vazgeçmem gerekiyordur belki de ya da kendime gelmek için önce kendimi terk etmem...ya da başka saçmasapan sorularla olmalıyım bilmiyorum...Bir boşluk nasıl bu kadar yoğun olabilir? Başka hayatlar mümkün mü gerçekten?

20 Ocak 2010 Çarşamba

MELANKOMİK NOTLAR - 2

İnsanlar oylarını memlekete daha iyi hizmet vereceklerini düşündükleri partiye verdiklerini söylüyor hep. Ama nedense dindarlar dine yakın olduğunu düşündükleri partiye oy verirken dindar olmayanlar dine uzak olduğunu düşündükleri partiye oy veriyor. Bu bir tesadüf olabilir mi? Yoksa oy renginin tespiti bir ödüllendiren ve cezalandıran yaratıcının varlığı konusundaki şüphelerin beyin sancısına yol açmasından dolayı bu şüpheyi minimize edecek şekilde partinin kendi dünya görüşüne yakın olup olmamasına göre mi yapılıyor? Her şey şüphenin yarattığı sancıyı dindirecek bir ağrı kesici (emin olma) için mi yani? Peki ya gerçekler? Gerçek gerçekler?

Yetenek yarışmalarında kameranın sahnedeki gösteriyi göstermesi gerekirken kameramanın gözü her nedense sürekli jüriye kayıyor! Yetenek gösterisinin arasına sürekli jürinin görüntülerinin sokulmasının sebebi izleyenin beğenisini jüriye göre ayarlaması, yanlış bir beğeniye sahipse jürinin tepkilerine göre kendini derhal düzeltmesi ve bu şekilde günden güne ayarlanabilir bir makineye dönüşen bir kitle yaratılmak istenmesi olabilir mi?

Şimdiye dek yazdıklarımda ne melan var ne komik, neyin peşindeyim ki?

Çok az evli fotoğrafçı var… İnsanlar yalnız olmak konusunda yalnız olmadıklarını görmek için toplu halde fotoğraf çekiyor. Kocaman bir terapi grubuyuz sanki. Ne güzel:)

Aldatılmakla suya doymak aynı kelime ile ifade ediliyor : kanmak. Burada anlatılmak istenen suya doyduğumuzu düşünerek aldanıyor olduğumuz mudur yoksa her türden aldatmanın bizi doyurduğu mu? Her aldatmaca bir tatmin, her tatmin bir aldatmaca mı? Aşk bu tarife çok uyuyor:)

Geçen gün teleferiğe (bindim ben, çok sallanmayınca korkmuyormuşum) bir körle ona refakat eden iki kişi bindi. Amaç körü gezdirmek olmalı ki biner binmez “işte bu da teleferik, şurda şu var burda bu oluyor” diye anlatmaya koyuldular. Körse mütemadiyen gülümsüyor, belli ki dışarı çıktığı nadir günlerden biri…Körün oturur oturmaz ilk yaptığı iş çevresini elleriyle yoklamak oldu. Yan tarafa elini attı, arkasındaki camı keşfetti ve elini kaldırarak tavanı hissetmeye çalıştı… Fakat tavana değemedi çünkü yüksekti, yarım kalkıp tekrar kaldırdı elini ama yine değemedi. “Tavan yok galiba” dedi sonra, bunun üzerine sürekli anlatmakta olan iki refakatçi “olur mu var” diyerek körü ayağa tam kaldırıp tavanı ellemesini sağladılar. Sonra kör gülümsedi, onlar anlattı. “Yukarı çıkıyoruz şimdi, köydeki taşlı tarladan bilmem nereye çıkar gibi düşün” dediler. Yol boyunca en ücra ayrıntılarla çevreyi, faaliyeti anlattılar, çelik tellerde gittiğimizi, aşağıda arabalar ve mezarlık olduğunu anlattılar. Öyle ki yolun sonuna geldiğimizde kör anladığını belirtir bir karşılık verme gereği hissetti ve dedi ki : tavanı da yüksekmiş!..Anladığı, gerçekten anladığı tek şey buydu…Çünkü tavanı eliyle hissetmişti! Kötü hissettim.

Yukarıdaki hikayenin sonu benim için hüzünlüydü ama aslında kahramanlar Goethe’nin “her öğreti biraz pusludur ama ne yaprak ne canlı yeşil!” sözünü ispatladı sadece, hem de basitçe. Bütün dünya bir araya gelse portakal yememiş birine portakalın tadını anlatamaz ama verirsin adamın ağzına bir dilim portakal, anlar:) Daha iyi anlıyor olmak için de gıda mühendisi olmaya gerek yok! Bir tartışma programında konu türkülerdi (evet türküleri tartışıyorlardı, gördüm ben) ve aynı zamanda konservatuarda öğretim üyesi olan ünlü bir türkücü yaratık kasılarak aynen şöyle demişti: ee tabi türküler hakkında konuşmak için okulunu okumuş olmak gerekmiyor ama türküler hakkında iddialı konuşmak için diploma şart! Meğer daha iddialı konuşabilmek için okumuş o kadar! “Merd-i kıpti şecaat arzederken sirkatin söylermiş” diye boşuna dememiş akıllı atalar… Peki Bedri Rahmi ne demiş?
“Şairim
Zifiri karanlıkta gelse şiirin hası,
Ayak seslerinden tanırım…
Nerede bir köy türküsü duysam,
Şairliğimden utanırım…”
Kendisini aydın diye tarif eden kitleden çektiğini hiç kimseden çekmedi bu halk!

İnsan hüzünlü şarkılardan, şiirlerden, filmlerden vs. neden hoşlanır acaba? Zırım zırım zırlarken okumayı-dinlemeyi-seyretmeyi neden sona erdirmez? Adem’in cennetten kovulup dünyaya sürüldüğünde özlem ve üzüntüsünden dolayı sürekli ağlamasının mirasçıları olduğumuzdan olabilir mi? Neyin hasretindeyiz? Tatminler bu yüzden mi aldatmaca?...

18 Ocak 2010 Pazartesi

MELANKOMİK NOTLAR 1

Son bir haftada nasıl çıkacağını bilmeden seyrettiğim filmlerden 3 tanesi muhteşem ötesi çıktı. Ae fon kiss , knallhart ve gazap üzümleri.

Eskişehir, Van iyi ama…İşler iyi değil:(

Beş vakit adlı muhteşem film birlikte izdediğim fotoğrafçı arkadaşlarıma göre fotoğrafik bir şölen. Aksini iddia etmiyorum ama… O bir film değil aslında, şiir:)

Diplere geçesi hafızam neden bu kadar güçlü:( Her türden kötü anı dün gibi sanki :(

İnsanların herhangi bir ürünü değerlendirirkenki objektif olmakla yükümlü cümleleri kendilerini takdim ve tarife ne kadar dönüşüyorsa aşağılık kompleksleri o kadar yoğun demektir. Ya da illegal (mastürbatif) ego tatminlerine sıkça başvurmak zorunda kalacak kadar duygusal bağımlılık arz ediyorlar, egoları desteksiz gelişmiş….Bu hep böyleydi, insanlar değişmedi ama ben bu hastalıklı ruh hallerini eskiden bu kadar iyi göremiyordum , şimdi aradan perde kalktı sanki. İyi bir şey değil di mi bu Cevat abi? Evet Benjamin.

Peki neden herkes güzel olmuyor yaşamak bu kadar güzelken :p


Cumartesi akşamı bilmem kaç santigrat derece soğukluktaki havada , hafif çiseleyen yağmurun altında (ahmak ıslatan) 20:10’da başlayacak havai fişek gösterilerini çekmek için tripodumu Pierre Loti teleferik balkonuna kurup makinemi de yerleştirdiğimde saat 18:00 bile olmamıştı tam, on falan vardı….20:10’da başlaması gereken (2010 hesabı) kültürik başkent açılış rezilliği 21:30’da başlayınca takribi olarak 3 saat 40 dakika soğukta bekletilmiş bir fotoğrafçı olarak havai fişekleri kaçırmama telaşına girmiş oldum. Görevli olmasaydım çoktan firar ederdim. Giydiğim ayakkabı da yanlış olunca durum her bakımdan fena halde travmatikti… Çok örselendim çok. Neyse ki fotoğraflarda kaza yok.

Aşk her şeyi affeder… Affetmeyen, yargılayan, yönlendiren şey “istemek”. Birbirleriyle nasıl da iç içe geçip ayrılamaz olmuş bunlar!.. Ne fena yahu!


Bugünlerde ne kadar çok sergi açılışı, gezi vs. var. Üşümüyor mu bunlar?

“Herkesin bir Feride’si vardır bilmez miyim?
Herkesin bir ayakkabısı gibi bir de şarkısı…
Herkesin bir kimsesi vardır bilmez miyim?
Bir de kimsesizliği…”
Dün akşam bu şiirin prensibi gereğince payıma düşmekte olan Feride kişisi için “kevaşe” dedim bir arkadaşımla msn’de konuşurken. (Tanımıyorum kendisini… Arkadaşımı değil, kevaşeyi tanımıyorum.)

Ben artık şarkı dinlemek değil şarkı söylemek istiyorum. En son böyle hissettiğimde biri bana fırtınanın kıyıya attığı deniz taşlarını kendisine en benzeyen, kendisini en çok anlatan taşı bulana kadar taradığını, bulduktan sonra da o taşı eline aldığını, sevdiğini, dertleştiğini ve sonra yine denize geri attığını anlatmıştı. İnanmıştım haliyle ki yalan değildi. İnanmasaydım keşke. Keşkelerim var benim, heheh:)

Domuz gribi de yalan oldu… Önümüzdeki maçlara bakacaz artık.

9 Ocak 2010 Cumartesi

level of ha!

meraba muhterem günlük...bay blog ya da bilmiyorum.
sonu g ile biten bir kelimenin türkçe kafasıyla günlük olarak algılanması, mümkünlüğü sınırlı bir şey olmalı. ayrıca günlük utangaç ve delil ihtiva ettiği için saklanması gereken bir şeyken blogun kimyasında teşhircilik var. anadolu'nun ücra köyünden hasibe olarak çıkıp almanya'da bir genelevde yine hasibe olarak çalışmak gibi bir şey gibi bu, yarım kalmış bir dönüşüm.
en derin felsefik tavrımı sergiliyor ve diyorum ki : her neyse.
(günlük olsa böyle artis artis yazmazdım, hasbelkader şaşkının biri tutar da okur diye nasıl da tumturaklı cümleler peşindeyim! rezil ben)
akşam benim evde parti var, bu sebepten dolayı yarım saat sonra falan da çıkmalıyım gün ışığı görmeyen bu depresyon yuvası ofisten. 40 metrekare burası ama basık tavanından ve gün ışığı almamasından ötürü insanın enerjisini derhal sömüren bir yapıya sahip. monitörden doğru bakıyorsun dünyaya mecburen. neyse konu bu değil di mi? konu ne peki?
işler kötü:( makinelerin yarısı duruyor...konjönktür gereği bu günlerin böyle olması normal iken bir hafta içinde işlerin coşması gerekiyor. "ya coşmazsa" gerginliği var içimde. işlerin durumu tencere gibi. içindeki yemek ne kadar güzel olursa olsun tencerenin durumu fenaysa (pisse, delikse ne bileyim kötüyse işte) yemeğin niteliğinin hiç bir önemi kalmıyor. başıma gelen güzel bir şeyin güzel olduğunu da fark etmiyorum bu durumda. başıma pek öyle güzel bir şey falan da gelmiyor zaten...başka bir organıma da gelmiyor:p şu piyango bana çıksaydı misal. tamam bilet almadım ama çıksaydı işte. piyango çıkması konusunda insanlara bilet alanlar ve almayanlar diye ayrımcı gözlerle bakan zihniyeti kınıyorum...
ha bak bu kınamak güzel bir mevzu. sen kınıyorsun da zihniyetin umrunda mı! senin kınaman senin kendini tarif ve uzay boşluğu içinde bir konumlandırma çabanla alakalı, bu boşlukta beyhude yere hacim kaplamadığını ispat çabanla alakalı. peki zihniyetin umrunda değilse bu çaba boşuna ve varılacak sonuç sağlıksız olmuyor mu? hiç bir kurbağayı ürkütmeyeceğinden emin olduğu taşı neden atar ki insan. daha beter taşlar da var. "işkembe mi, ıyy ağzıma sürmedim, nasıl içiyorsunuz onu yaa" veya "hiç seyretmedim kurtlar vadisi'ni, seyretmem de" gibi... yaptığı değil de yapmadığı bir şeyi kişiliğinin parçası olarak lanse etmek piyasalarda çok sık görülen (ve normal kabul edilen) bir faaliyet olsa da zavallılıktır, normal de değildir. karizma denen şeyi tesis ve takdim için havalı bir pozisyonda durmak ya da bakmak yetmez, bişiler yapmak lazım:p

Öne Çıkan Yayın

ÇOK GÜZELSİN GİTME DUR NOKTASI

Şahsi tarihimizin tekerrür ede ede gözümüze sokmaya çalıştığı toplamda sadece tek bir şey vardır belki de: O aslında öyle değil. Taz...