19 Ekim 2026 Pazartesi

MELANKOMİK NOTLAR - 46

 “Tartıldın ve eksik çıktın” diye bir cümle varmış Tevrat’ta. Süpermiş valla, kullanırım bunu ben. Tartıldın, eksik çıktın, sktir git! 

Her şey seninle ilgili değil.
Böyle dedim kendime.
Elde telefon, üf küf çekerek izlenen pek çok diziden sonra dişime göre bir tanesine denk gelince dedim, kurt köpeği gibi izliyordum nitekim. Evet, her şey benimle ilgili değil, sahibine göre kişneyen atım işte, ya ne olacağıdım?

Mağduriyet sıcak yuvadır, içinde insan yaşayabilir. 
 Ama insan olan yaşamaz!

Zorlamadan epik.
Bir şeyin erişebileceği en yüksek durum… böyle kendi doğasını takip etmiş de muhteşem bir şeye dönüşmüş, baş üstünde taşınası, akılda tutulası.
 

Karşılıksız verilene bedava denir. Bibedelle bilabedeli aynı market poşetine koyar bu süfli kalabalık.

-     Kimi özlüyorum biliyor musun?
-      ?
-      Hiç kimseyi.
-      İnsan sevmiyorsun?
-      Alakası yok. Özlemek çocukluğa mahsus, belli bir yaştan sonra gençliğini özlemekten kimseyi özlemeye yer kalmıyor. İnsan sevmiyorum o ayrı.
-      Belli yaş?
-      40’tan sonrası.
-      Çok doğru değil.
-      Evet, az doğru. 

Haklı olmak istemiyorlar, haklı çıkmak istiyorlar. 

Şu yerli yersiz “sakin ol” diyenlere acayip gıcık oluyorum. Tanzim satış bilgesi bunlar, böyle kutsal bi dinginliğin sahibiymişçesine herkesi huzura-sükuna davet ediyorlar filan.
Lan ebleh, dünyayı sakin olmayanlar kurtaracak!
Sen sakin oldun da n’oldu, tenhadaki trafik lambası  gibi boşa yan-sön anca! Mal!
 

Bu arada gerçek insan kaosşinas olur. Hedef gibi bir şey bu, tutturmak lazım.
Entropinin tabiatı kaostur ve entropi temizler, çözemediği düğümü de keserek temizler. Kavganın bitmesi için de yorganın gitmesi harika bir sebeptir ve her kavga yenisi başlayabilsin diye biter.
 

Tutarlılık küçük zihinlerin korkuluğudur.
Ralph Waldo
 

Öğrenmekte geç kaldığıma hayıflandığım sözler:
1-   Yılanı boruya sokarsan yılan düzelmez. Ama boruyu yılana sokarsan düzelir.
2-    Delikli boncuk yerde kalmaz. 

Eğer kaygılardan el ve de etek çekersen menfaatin otu yok mecralarda çobansız koyun gibi dolaşır. Alışkanlık camdan küre, ihtiyaç da tek: çekiç. Müstağni, her maçtan 3 puan alır hem de maça çıkmadan.


-     
Sen niye bu kadar yalnızsın?
-      Duadan.
-      3 kulhü?
-      Yok, annem “Allah kötülerle karşılaştırmasın” derdi çok.

 
Aç olmak suçtur ama açlar suçsuzdur.
Sadece aç balıklar oltayla avlanabilir.
Tokluk hissi balıklarda bulunabilen bir şey değildir.
Açgözlü diye aç olduğunu zanneden toklara denir.
Sadece açgözlü balıklar oltayla avlanabilir.
Manipülatörler bunu iyi bilir.
Açgözlüler suçludur.
“Bir hakikat kalmasın alemde Allah’ım nihan”
Big Eyes filminden bahsediyorum, aha şu:
https://www.imdb.com/title/tt1126590/?ref_=nv_sr_srsg_0_tt_6_nm_2_in_0_q_big%20eyes
Öyle yandım bittim değil ama güzel film. Gerçek hikaye, Christoph Waltz’un sinir bozan başarılı oyunculuğuyla seyirci alacak nefes bulamıyor hikaye ilerledikçe. Yönetmen Tim Burton ara ara haylazlığını sergilemekle birlikte bu senaryoyu bu adamın çekmiş olması şaşırtıcı biraz. Mağdurla özdeşleşme, katarsis, rahatlama… tanıdık bir Hollywood şablonu, izlenir ama düşük beklentiyle.
Üstte yazdıklarımı kendi kul hakkına girmekte sınır tanımayan kurban kahraman için yazdım, öfkemi manipülatörden çok o üzerine topladı çünkü. Günah çıkartma sahnesinde papazın “ama kocanız öyle biri mi” sorusu çok zekice fakat bir an adaleti tesis edecek sandığımız Kilise fırt diye riyakar tarafa geçince hayal kırıklığına uğruyoruz.
Ama yani kurumsal muktedir zımbırtılardan (müesses nizam) içimizi rahatlatacak bir adalet bekleyecek kadar da saf değiliz di mi? Değiliz.
Bugün buldum bugün yerim, yarına Allah kerim… Çingeneler sık kurar bu cümleyi ve haklıdırlar.
Mağdurumuz (Amy Adams) hayatta kalma işini bu kadar ciddiye almasaydı daha iyi hayatta kalırdı. Bu filmin çekilmesine de gerek kalmazdı. 

İntikam bıçağının sapı yoktur, keseni de keser. Bu işin el kitapçığı da şöyledir:
Affet ve görüşmeye devam et         : sen bilirsin,
Affetme ve bir daha görüşme          : sen bilirsin,
Affetme ama görüşmeye devam et : asla yapma,
Affet ama bir daha görüşme           : çok klas ama sadece üstün insanlar yapabilir bunu.
 

Anlam ararken anlamsızlığı kucaklayanlar; işi bilmeyen çavuşlar, döner götünü avuçlar.

Ya akıllı olacaksın ya da genç. 

Abartınca daha haklı olmuyorsunuz! Daha şey oluyorsunuz sadece. Şey. 

Beş kere arasam,
Bir kere bulamam.
Kumarda kazansam,
Kendime kalamam.
Bir kere ölsem,
Ben yine gelirim.
Şaşırıp bi gülsem,
Kendime gelirim.
 

Gözler açsa dolandırıcılar toktur.

Kötülük bitsin istiyorsan kötülük üretmeyi kes. 

Evet, beni öldürmeyen şey beni güçlendirir ama beni çırpıştırmayan şey de beni kıpraştırmaz.
Beni ikilendirmeyen şey beni üçlendirir:p
 

Psikolog şöyle not aldı: ruhu çırpışıyor. 

Öfkenin hareket ettirme gücü geçince atalet nasıl da kader di mi? Hayatında çarpa çarpa ilerleyen şeyleri vetolayıp sadece kendi şiiriyle akanları tutmak istediğinde de aynısı oluyor. 

Dünyada rehin kalmış bir ruh değil misin sen de, tafran kime? 

İnsan ruhunu çürüten şeyler:
- Stalk
- Eve yemek söylemek. Ya yemek yap ya ya da dışarıda ye, dışarıdan yeme.
- Kayan videolar, reels vs.
- Mağduriyeti yuva belleyip içinde yaşamak
- Lüks
- Her türden  istif (para, bilgi, çevre)
- Başka hayatları düzeltme telaşı ki kendi hayatını düzeltme gerekliliği ile yüzleşmemek için ortaya çıkar bu.
- Şikayetçilik
 

Algı yavaşlayınca çözünürlük yükselir, çok bakma Hüseyin, hızlan. 

Bana çok acayip gelen ama önümüzdeki yıllarda kimseye acayip gelmeyecek bir şey yaşadım. Bankta oturmuş öyle boş boş denize bakıyordum, aklım Dağlarca’nın bir şiirinin sonuna takıldı, gecenin ve bi şeyin bi şeyine karşı kim bilir neler düşünerek… neydi o bi şeyler? Şiirin adı ezberimde (ki adı şiirin yarısı kadar zaten, yuh senin hafızana) telefona yazıverdim, Gemini atladı "ben biliyom" diye, ben de tıkladım, gerisi şöyle: 
                                                    


Gecenin ve mesafenin karanlığına karşı kim bilir neler düşünerek…miş fakat… ulan ben ne yaşadım?! Şiiri uydurması 0,1 saniye filan sürdü, son dörtlükte fena sıçtı da oraya kadar hiç de fena gelmedi! Uydurma yeteneği bir yana neden uydurdu? Şakacı mı bu Gemini yoksa manipülatör mü? Dezenformasyon fabrikası? Nereye gidiyoruz, bize ne olacak? Dibi yok ve kapkaranlık bir mağaranın kapısının önündeyiz, gün ışığıyla son irtibatlarımız bunlar!


18 Ekim 2026 Pazar

NİHİLCİK

Erişim iznin olan bir varlık yok olduğunda, yokluğu var olmuş oluyor. Sonra da yokluğu yok oluyor. Bir elma vardı iki gün önce ne oldu ona? Yedin, elmanın molekülleri Kainat’a saçıldı, elma artık var değil ama yok olduğu da doğru değil. Elmanın akıbeti önemsiz de elmadan sana ne kaldı? Üç beş vitamin, birazcık da enerji… bir zamanlar aşık olmuştun ama şimdi adı neydi lan onun?
Benzin yerine zaman yakan araba gibiyiz, istikamet de yok, misal bu sokak az önce geçtiğimiz değil miydi? En son geçtiğimiz hangi kilometre anlamlıydı? Bu lanetli çevrim, anlamı nasıl üretiyor acaba, üretiyor mu? Bir yanda yatan Özdemir Asaf’ken öte yandaki Lavinia’dır, ikisinin de kemikleri çıkmış. Ya da şu ülkeyi yiyemeyecekleri kadar çok soyanlar yiyebildiklerinden arta kalanı miras olarak mı bırakmayı düşünüyor?
İşin aslı yaşayabilmek için insana çok güçlü düşünmemekler gerekiyor.
“Ol hayat ehline hayranem ki hicranındadır”
Ben de bu düşünmeme ehli ipnelere hayran olmak istiyorum bazen… olmuyorum ama.
Anlam gözetene dur kalk trafik, ötekine 4 şeritli boş otoban, düşünene depresyon, düşünmeyene dopamin şelalesi… gebermek hepimize ortak kader yalnız!

Not: Kalk yerine yat İkircik Efendi.


31 Ağustos 2026 Pazartesi

DİŞ

Değmez şu hayat için ölmeye. Çok lüzumsuz bir acele değil mi sence de bu yaptığın? Bekle az daha, sistem kendi halleder yahu….
Derdim, köprünün korkuluklarına tırmanmış birini oradan indirmek için.
Ne boktandır ki inanarak söylerdim bunları çünkü öyle zaten.

“Bak, şimdi vazgeçersen kısa süre sonra ‘iyi ki vazgeçmişim’ diyeceksin ve kalan ömründe ölmeyi istemeyeceksin. Yaşamayı acayip istediğin bir günde de ölüvereceksin”
Diye de devam ederdim polis arkadan kafama tabancanın kabzasıyla vurmasaydı. Aman, polis de çok biliyo sanki!

Ya adam zaten hastaymış, doktorlar en fazla 45 yıl ömrü kaldığını söylemiş… desem polis pisleşebilir, gün diyeyim en iyisi, yıl çok. (Kime göre)

İntihar müteşebbisi şahıs bu kadar uzun konuşmama izin vermez bence. Ben henüz konuşuyorken atlamaz (sözümü kesmemek için… şaka:p) çünkü atlaması için teknik olarak kendi sözünün bitmiş olması gerekiyor. Sayemde başlamadı ki bitsin adamın sözü, vır vır ötüyorum.

Mükemmeliyetçilik harika bir beka tedbiri, bulup-beğenip söyleyemezsin bir türlü o “son söz”ünü çünkü.
Muhteşem bir söz söyleyerek atlıyormuş müstakbel ölümüz ama rüzgardan ne dediği anlaşılmıyormuş, rezillik!
Bu arada hepimiz müstakbel ölüyüz.
Müstakbel ölülere tumturaklı söz ne kadar lazımsa bize de o kadar lazım.
(Nickimi “müstakbel ölü” yapmak fikri çık aklımdan)
Kafiye işte bu, havadaki kaosa tezat bir akışa denk geldiğimizde içimizin kısa süreliğine hoş olması durumu… ki konumuz değil.

Adam ben bunları düşünürken atlayabilir ki bu başarısız olmam demek, adamın vazgeçmesi de başarı değil ya, neyse!

O muhteşem son sözü bulamadığı için ölmemek… demek, aslında bu dünyada yarım kalan işleri olduğu için ölmeyi seçmemek demek… sanki yaşamayı seçince yarım kalan iş sayısı azalacakmış gibi, sanki bir iş tamamlanabiliyormuş ya da yarım kalabiliyormuş gibi, alayı illüzyon!
Ama neticede beka tedbiri işte, Allah bu tedbiri böyle yaratmış. O Allah ki doğumumuzu yaratmış, öleceğimizi bildirmiş ve öleceğini unutmayı yaratmış, amenna. Günahı yaratmış, günaha girmemeyi yaratmış. Anlamı yaratmış ve saklamış. O ki sonsuzun sahibidir ve sonu olan şeylerde anlam bulmamız yanılgısını yaratmıştır. Hepsine amenna.


Adam atlamadı hala, telefonla konuşuyo. Neyi müzakere ediyorsa artık, İran sanki!

Demem o ki… orda burda gördüğünüz bütün hayat reçeteleri Sonsuz’a nasıl diş geçireceğinizi anlatır ve hepsi de saçmadır.
Dişin yok ki geçiresin.


24 Ağustos 2026 Pazartesi

TENEZZÜLSÜZLEŞTİREMEDİKLERİMİZDENOĞULLARI

Her samimi eylem, kendinden uzak düşmemek için “başkası”na yakın düşmeyi göze almaktır. Onay makinesinin pili yok ki çıkarasın da dursun.

İnsan, hayatta kalabilmek için kendinden uzak düşmeyi seçebilir ancak kendine mesafesi arttıkça hayatta kalması anlamını yitirir… eğer yeterli inkar kabiliyeti yoksa!

İnkar, anlamsızlıkla baş edebilmeyi mümkün kılan harika bir fonksiyondur, eğer bu inkar işinde yeterince iyiyseniz 2 kere 3’ün 8 ettiğine yemin edersiniz de ağrımaz o kopasıca başınız, kalbiniz de kesin çok temizdir.
 

İnkara uzak, kendine yakın bir yaşama hayali kuran samimiyet kuşları da aslında kuş değildir, keçidir, dünyanın kadrolu günah keçileri... Çünkü her zaman utanmaya hazırdırlar. 

Ben aslında şu “başkası”ndan bahsedecektim de her nasılsa konu ona gelemedi.
O başkasının kim olduğu mühimdir.
“Mütekebbire kibir sadakadandır” mesela, mütevazı tabiatlı biriysen bile kibirli birine karşı kendin gibi değil de kibirle davranman gerekir. Kibirliyle kibirli, samimiyle samimi olacaksın… yavşakla da yavşak?
Bu işin sonu yok!
Çözüm: olmayacaksın.
Herkesle uyuşamazsın, uyuşmayacaksın. İyi niyetli samimiyetlerini kendine saklayacaksın, bohçanı bohçacı kadın gibi kolayca döküvermeyeceksin öyle olur olmaz her yere!
 

“Olmayacaksın” tavsiyesine uyan her şahıs “bir dost bulamadım, gün akşam oldu” türküsü söyleyerek gezinir tamam ama… gün zaten akşam olacak ki.
Akşam, bir dost bulana da var bulamayana da! (İçinde akşam var. Neyin? O şeyin)
Değmez efendim değmez kısa süreli birkaç duygudaşlık orgazmı için itin köpeğin onayına talip olmaya.
Bu da münkirlere: değmez üç beş netameli zafer için kendini bunca ucuza bozdurmaya, o inkar eden yerlerin birgün düşman olur sana a ebleh!
 

Senaryo nasıl olursa olsun finalde insan en çok kendine küsüyor. 

Mağlubiyetin en zor tarafı da sonunda eve dönmektir… ki ev, her hal ve karda kabul edendir.


ZİLLETE TAHAMMÜL VAR, CİNNETE TAKAT YOK

 Kesiyorsun karpuzu, gayet kırmızı, doğra, tabak kirlet, ağzına at…tadı yok değil ama var da sayılmaz. 

Hayat, bazı üstün yeteneklileri seçip olmaz çilelere gark ederek filozof yapıyor, bazılarını da felsefe profesörü. Birinin sürünerek ulaştığı yere diğeri otobüsle gidiyor, oraya çıkmanın verdiği acı ile orada bulunmanın hazzı da aynı şeylermiş gibi işlem görüyor piyasada. 

Şu vasat karpuz keşke kelek çıksaydı da gevelemek zorunda kalmasaydık tadı var mı yok mu belli değil o şeyi. Vasatlık rezillikten daha kötü çünkü rezilin samimi bir özgünlüğü var. 

Birbirine benzeyen kısmen doğru şeylerin özgün-şahsi fikirmiş gibi vazedilmesinden bıktım. 

Eskiden arabaların renkleri vardı, hatları özgündü. Kullanıcılar arabayla duygusal bağ kurmasın da biraz eskiyince değiştirsin diye birkaç karaktersiz renkten birine boyayıp salıyorlar şimdi arabaları piyasaya, şekilleri de aynıya yakın. Karaktersizlik karakter oldu. 

“Çok alametler belirdi vakit tamamdır,
Haram sevaboldu, sevap haramdır”
 

Tamam lan işte vakit, alametler malametler hepsi de belirdi, ikinci bir emre kadar herkes kusmuğunda boğulsun lütfen!

14 Temmuz 2026 Salı

GAFİL GEZME ŞAŞKIN

https://vesaire.press/dokunakli-hatta-trajik-bir-varlik-turist/

 

Şöyle bir yazı. Kötü bir çeviri ama özü güzel.

 

Felsefe ölüme hazırlanmakmış (Sokrates), turizm ise ilgi çekici olana yönelen ama onu ıskalayan seyahat türüymüş. Amenna.

 

8 saat üzerinde uyuduğun yatağı terk eder tuvalete seyahat edersin çünkü uykunu “artık” almışsındır, çişin vardır. El-yüz yıkandıktan sonra mutfağa seyahat… sonrasında da neye ihtiyacın varsa onu ilgilendiren yere seyahat, işe gidersin mesela.


Canlılar şartlar tarafından zorlanmadan hareket etmez, her ihtiyaç da bir zorlanmanın doğurduğudur.

 

Dönüşmek de ihtiyaçtır, adamın “ölüme hazırlanmak” dediği de o zaten.
Dönüşmek: dünyada bulunma sebebimiz.
Hatta diğer ihtiyaçlar dönüşme ihtiyacının karşılanmasına hizmet eden tali ihtiyaçlardır.

 

Truman Show’daki Truman gibi hissederim çok zaman, dünyadaki her şey benim için var. Benden başka 8 milyar Truman olduğu bilgisini de eklediğimde bu his gayet mantıklı oluyor.
Birbirimizi dönüştürmek için çarpıp duruyoruz birbirimize.

 

Dönüşmek güçlü vesileler ister, yıpratıcı olmayan (pantolonun üstünden) çarpışmalar ruha sirayet eden ihtilaller üretemez. (Atıflı cümle)

 

İnsan denen rasyonel varlık (öyle mi acaba) kendisi için “tesiri yüksek ama güvenli” vesileler arar.

 

Turistlik etmenin altındaki temel motivasyon budur; tesirli ve güvenli.
4500 yıllık Mısır Piramitleri’nin ruhunu emebilmenin önündeki tek engelin 3 kuruşluk uçak bileti olduğunu zannedersin. Bu ruh emme işini gerçekten yaptığına inanabilmek için de ispatlar üretirsin; bol bol fotoğraf çekersin. Kadrajına giren Mısırlılar senden para ister filan, öyle bakar bakar geri gelirsin… rezillik aslında.

 

Artık “piramitleri görmüş insan” statüsüne terfi etmek yetmez, yeni statünü ilan edersin, sosyal medya ne içindir ki zaten? Ne kadar çok kişi senin yeni statünü onaylarsa o kadar inanırsın statü atladığına.

 

Dönüşme ihtiyacının karşılanmasına yönelik hareket etmeler gibi gösterilmeye çalışılsa da statüye cila nevinden çaresiz devinimlerdir bu seyahatler.

 

Yazıda adı belli amaçlarla yapılan seyahatlere saygı gösteriliyor ki çok hemfikirim. Goethe’nin Goethe olmasında İtalya seyahatlerinin büyük etkisi olduğu söylenir hep, bu tarz amaçlı istisnalara turistlik etmek diyemeyiz. Bununla birlikte oryantalist bakışın dışına çıkmayı başarmış bir turiste rastlama ihtimalimiz hiçe yakındır.

 

“Nerede değilsem orada iyi olacakmışım gibi gelir”
Depresyonun tanımı gibi bir cümledir bu. Memnuniyetsizliğin hareket ettirici gücüne hürmetim tabii ki çoktur ama gidilen yerde de iyi olunamıyor ki… yukarıda geçen “ıskalama” ifadesinin asıl hazin tezahürü de budur.
Dönüşmeye gidiyorsun, dönüşmüyorsun, depresyonun azalsın istiyorsun, azalmıyor… geçici süreli onaylar dışında bir tahsilatın olamıyor. (Heyhat)

 

Bir kitabı yanlış okumak, bir filmi yanlış izlemek, bir fikri heba etmek… bunlarda da aynı ıskalanmışlık var.
Film çok güzel ama sen o filme hazır değilsin, iyi-kötü ne anlattığını, finalini bilmeyi filmi izlemek sanıyorsun, değildir!
Bu hesapla filmin dönüşmen için sana sunduğu güçlü vesileler ziyan olur çünkü sen o filme hazır değilsin. Vakit geçer en fazla ama dönüşüm hak getire.
Kapının açılması bir şey ifade etmez, kapının önünde değilsen!

 

Pek tabii asıl ıskalanmaması gereken vesileler bizzat başa gelenlerdir. “beni bir kere dövdüler çok gözlüklüydüm” Nasıl dövmüşlerse gözlükleri çok fazla gelmiş adama, asıl problemse aşık olması ki o yüzden dövmüşler zaten.
“boşyerlerime vurdular yumrukları duruyor
gecenin bir saatinde gizlice kustum
bir böcek yürüyordu boynumdan içeri
burnum mu kanıyordu ağlıyor muydum
büyükdere’de dövdüler emirgan ve birileri
ayıran eden çıkmadı susadım su veren yok
kavgalı olmasaydık belki seni düşünürdüm”
En kötüsü de bu işte… kızı düşünememiş çünkü kavgalıymışlar!
Bu şiiri yazan adam kesinlikle bu şiiri yazmadan önceki adamla aynı kişi değildir, dayağı boşuna yememiştir... “çok gözlüklüydüm” diye başlar anlatır, her kapı açıldığında orada hazır bulunan adamdır Attila İlhan.

 

İlham veren dönüşüm vesileleri, ilham veren sohbetler, insanlar, şeyler, başka bir şeyler…ne kadar da perakendedir artık öyle değil mi, sonbaharın sonu gibi bir dünya? Öyledir.
Gafil gafil gezme lan şaşkın!


Öne Çıkan Yayın

ÇOK GÜZELSİN GİTME DUR NOKTASI

Şahsi tarihimizin tekerrür ede ede gözümüze sokmaya çalıştığı toplamda sadece tek bir şey vardır belki de: O aslında öyle değil. Taz...