25 Ağustos 2025 Pazartesi

LORRAINE

 

https://www.imdb.com/title/tt9059760/?ref_=nv_sr_srsg_0_tt_8_nm_0_in_0_q_normal%2520people

 

Şöyle bir dizi, iki yıl önce ve yakın zamanda olmak üzere iki kez izledim. Romanını da okudum ama dizi daha güzel. Toplam 12 bölüm. 

3. bölümde kadının öz oğlunun canına okuduğu bir sahne var, sahnenin sonunda da “çek sağa” deyip hışımla arabadan iniyor.
Canı yakılmayı hiç hak etmeyen bir kızın canını yakmış çünkü oğlu, iki önceki yazıdaki Dostoyevski’nin içindeki güçsüzlük gibi bi kızın canını, gayet narin, gayet savunmasız, ışığını göstermeye çekinen yıldıza benzeyen bi kızın canını.
Çocuk kadının tek çocuğudur, kocası da yoktur.
 

Sizin olmadığınız bir yerde birinin hakkınızı savunması, öyle ki bunu yaparken şu hayattaki en değerli varlığına acımaması… çünkü adalet!

Kadının adı Lorraine.

 

Ey saygıdeğer adalet savaşçısı, ey mübarek kadın, sevgili Lorraine;
Senin gibi insanların var olma ihtimali bilesin ki şu kolera dünyaya tahammül göstermeyi mümkün kılan sebeplerdendir.

25 Temmuz 2025 Cuma

KUMANTUM

 

Ger derse ki Fuzuli güzellerde vefa var,
Aldanma ki şair sözü elbet yalandır.

 “Elbet” dediğine göre şairlerin “bütün” sözleri yalandır, bunu diyen de şairdir… o zaman bu söz de yalandır, o zaman şairlerin bütün sözleri yalan değildir, o zaman…
Paradoks işte, adam yapmış.
Paradoks olsun diye yapmamış ama, derdi başka.
Bu şair tayfasının sözüne kulak verin ama çok da şeyetmeyin… demeye getiriyor.

Hakikat vektör gibidir; doğrultusu, yönü ve şiddeti vardır. Doğrultu ve yön tutturulsa bile şiddette illaki sapmalar olur.

Çok doğru bir fikri cılız bir ifadeyle sunandan çok daha fazla alkış alır birazcık doğru bir sözü güçlü bir ifadeyle sunan.
Hitabet, hakikati canı ne zaman istese döver.

 Şiir, kelimeleri sıvılaştırarak kullanır.

 Hakikat buz ise yalan sudur, ne farkları var ki, ikisi de H2O işte?

Çok farkları var, hımbıl buz durduğu yerde kazık gibi dururken yalan her çatlaktan sızar, her şekle girer. Hakikat soğuk yüzüyle meymenetsiz kadın gibi bakarken su her gönlü çelendir. (Dilruba)

Bizim bi akraba teyzenin oğullarına gelin seçerken ilk kriteri güzel olmalarıymış, annem de “iş ki içi güzel olsun, yüzünün güzelliğine takılma bu kadar” gibisine bir şey deyince kadın şu cevabı vermiş: amaan, nasılsa hiçbiri bir şeye yaramayacak, bari güzel güzel salınsınlar ortalıkta da gözümüz şenlensin.

Gerçekten de… bu kendini hep en doğru diye arz eden, bu buz gibi kibirli, bu kıytırık hakikatlerden ne fayda gördük? Hiçbiri sonsuzu içermez… bırakın içermeyi hiçbir hakikat sonsuzdan haber bile vermez… iken, nedir bu “eksikli hakikat hazretleri”nin bizden bu bitmez hürmet beklentisi?
Bıraksak da sular mis gibi salınsa?

Şiirin doğrultusu doğru olsa bile yönü şüpheli, şiddeti kesin yanlıştır. Şairin dediği doğru olsa ne olacak, illa bir şeyleri abartmıştır o şair, sözü ahenk yaldızına sararak sunmuştur filan.
Hayatın akışına ters de değildir şu durum, buzlu su gibi işte; mantığın gerçekleri, algının yanılsamaları içinde yüzmektedir. Fluluk her yerdedir.

 Fuzuli’nin “şair sözü elbet yalandır” dediği aslında bu fluluğa hürmet göstermesinden başka bir şey değildir ki bunu yazdıktan sonra şiiri bırakıp makale yazmaya da başlamamış di mi bu adam?
Hayatın akışına hürmetini eksik etmeyerek karşılamış kendisine doğru gelen her şeyi.

 Freud’un “nereye gitsem bir şairin benden önce oraya ulaşmış olduğunu gördüm” demesi de tam budur, fluluğa hürmetinin hakikate hürmetinin arkasında kalmaması gerektiğinin idrakindedir.

"Bana hakikati değil muradını ver. Olmak istediğin gibi görün olduğun gibi değil. Çünkü her yalan bir yaratış." diyen Cemil Meriç'i de anmadan olmaz!

Akıllı insanlar hakikatlerin hakiki olmadığını bilmese de seziyor işte.
Kuantum demeden Kuantum diyebiliyorlar.

22 Temmuz 2025 Salı

ARMUT

Gücümü içimdeki güçsüzlükle boğuşurken tükettim…demiş Dostoyevski.




Lifleri (mesela pamuk) oluşturan makromoleküller lif boyunca kabaca böyle sıralanır.

 

Tabi tam kristal, tam amorf diye iki çeşit dizilim yok, birbirine karışık ara formlar da var.

 

Lif, sağlamlığını kristalin bölgelerden alır, bu bölgeler oran olarak az ise pamuğumuz çıt diye kopar-kırılır.

Nem alma, elastikiyet gibi yeteneklerin kaynağı ise amorf bölgelerdir. Bu bölgeler olmasa boyama mümkün olmazdı, atletimiz gram nem almaz, muşamba gibi kaskatı dururdu üstümüzde.

 

Amorf; biçimsiz…demek.

 

Pamuğu pamuk yapan şey amorf bölgelerdir desek yanlış olmaz, teri çekmeyen atleti ben neyleyim di mi? Pamuğun bütün güzelliği o biçimsiz yerlerinde saklı, ama;
o biçimli-düzenli kristalin bölgeler olmasaydı pamuk hayatta kalamazdı, lifler ipliğe dönüşemezdi, iplikler dokunarak kumaş olamazdı, kırık dökük, toz gibi bir sürü pamuk cesedinden başka bir şeyimiz olamazdı.

 

Dostoyevski gibi gerçek insanların amorf bölge oranı çok yüksektir.
Dostoyevski’yi Dostoyevski yapan şeyler, içindeki biçimsiz yerlerdir.
İçindeki zaten az olan kristalin bölgelerin amorf bölgeler tarafından işgale uğramasını engelleyememiş Dostoyevski…

 

Niye öyle işgal filan olmuş ki, savaş mı etmiş bu bölgeler? Evet. “İçimdeki güçsüzlükle boğuşurken” diyor zaten.
Dostoyevski, bir kumandan gibi kristalin bölgelerinin başına geçip amorf bölgelere saldırmış olmalı… ama daha kalabalık olan amorf bölgeler kazanmış savaşı, son kristalin bölgeler işgale uğramış, biçimsizlik iyice artmış …”gücümü tükettim” dediği bu.

 

Sürekli menfaatine konsantre… daha fazla güç için 7/24 savaşan… mal biriktiren, para biriktiren… sahip olduğu güç itibara dönüştükçe kendini başarılı bir tanrı gibi hisseden… şu dünyaya gerçek anlamda bir şey katmadığı halde kaynakları deli gibi tüketen… bir şeyin öyle görünmesiyle gerçekten öyle olması arasındaki farkı umursamayan… bu başarılı, bu kazanan yavşaklar… kristalin oranı % 100’e yakın şahıslardır.
Teflon gibi tipler işte bunlar, içine asla su almaz, sıcaktan pek etkilenmez (cehennemde napçaklar bakalım), herhangi bir şeyle gerçekten bir bağ kurmadığı için hiçbir şey kendisine yapışamaz.
Napçaksınız lan bu kadar başarıyı? Hikayenin sonunda sanki o her şeyi başarmış olan sen değilmişsin gibi “ölmek başarısızlığı”na uğramış olan yine sen olmayacak mısın? Manyak mısın?

 

Konular karıştı, konumuz yavşaklar değil ötekilerdi, gerçek insanlar.

 

Kızılay, muhtaçlara daha etkili yardım edebilmek için güçlü olmalı, kasası-deposu her daim dolu olmalı…diye bir cümle kurmak isterdim burada ama hayli zamandır Kızılay kelimesinin bende uyandırdığı tek duygu mide bulantısı maalesef.

 

İyi insanlar kendilerini sakınmalı… desek? İyi de kendilerini çok sakınırlarsa iyi insan olmazlar ki! Mahzuni kendisini Çeşm-i Siyah dediği kızdan sakınsaydı “işte gidiyorum çeşmi siyahım” türküsü ortaya çıkamazdı ki.
Adam o kadar iyi ki dağ başında tek başına yaşıyor… (Hiç fena fikir değil aslında)
Olmaz öyle, gerçek insana dönüşme yolunda yıpratıcı tecrübelere maruz kalmazsak bi bok olmaz ki bizden, di mi?

 

İçimizdeki güçsüzlüğü “halledilmesi gereken bir sorun”muş gibi ele almak… çağın vebasıdır.
Her incindiğinde soluğu psikologda almak ya da antidepresan yutmak hayata ihanettir. Kaldı ki psikolojisini doktorlara-ilaçlara tamir ettirmeye çalışan insanların derdi (genelde) daha iyi insan olmak değil, yeterince etkili kötülük yapamıyor olmaktır.
Mağduru iyi insan sanmak da yaygın bir hatadır ki kötü insanlar da mağdur edilebilir malum.
İyi insan diye gücünü adaletle kullanana, ezme imkanı olduğu halde ezmeyene, içindeki antisosyal dürtüleri vicdanıyla kontrol altına almış olana diyoruz, gerçek bir merakla şu dünyaya neden geldiğini düşünene-araştırana diyoruz.
Bizi insan yapan nasıl o içimizdeki güçsüz-biçimsiz yerlerse, bizi şekillendirerek mükemmele doğru ilerlememizi mümkün kılacak olan da kırılmak-yıpranmaktır. (Mükemmel, kusursuz demek değildir)

 

Her ne kadar genetik kodlarımız içimizdeki güçsüzlükle boğuşmaya programlıysa da;
İnsan içgüdülerinden büyüktür, ve;


Ulan güçsüzlüğümüzden başka neyimiz var?

 

 

Not: Mükemmel kelimesi için Tdk’nın tanımlarından biri de “kusursuz” fakat bu meşhur bir galat olabilir ancak.
Kelimenin kökü kemal, kemal de olgun demek. Mükemmel: kemale ermiş, olgunlaşmış.
Bir armut dalında aylarca büyüyor ve sonunda kemale eriyor, o kadar ki biri onu kopartmazsa kendisi dalından düşüveriyor. Kimse bana kusursuz armuttan bahsetmesin, hangi olgun armutmuş ki o kusursuzmuş?
Olgunluğu, olabileceği son hale geldiği anlamındadır sadece, tadı çok kötüdür belki de… olgun ve gayet kusurludur o armut. Ha yenir mi? Yenir.



4 Temmuz 2025 Cuma

O AN

 

İnsan zihni belirsizliği sevmez çünkü belirsizlikte bekasına tehdit vardır. Hakikati olduğu gibi heterojen ve degrade geçişli değil de homojen ve keskin geçişli olarak görmek istemesi de bundandır. Her şeyi olduğu gibi görmeye çalışan mutsuzlarla (realist) görmek istediği gibi gören mutsuzların (romantik) bir arada yaşamasına da hayat diyoruz. (Yanlış yazmadım, insan dediğin mutsuz bir şeydir)
Yani yargılar kesinliğe yaklaştıkça gerçeklikten uzaklaşır, kısa-basit-bilinen bir şeydir bu…

 

Ama;

 

Eşyanın tabiatındaki fluluğun aksine kesinlik arz ederken gerçekliğine halel gelmeyen şeyler var ki yazının konusu da budur.

 

Çocuk düşer, canı yanar, annesine bakar. Annesi “aman yavrum düştü” diye ünlerse ağlamaya başlar ama annesi gülerse o da annesiyle güler.
Anne teselli çeşmesini açarsa çocuk içer, gülerse güler, basit. Çocuğun bunlardan birini seçtiği bir “o an” vardır ve seçimde annenin tavrı önemlidir.
Ha tabi çocuk fena düşerse anasına manasına bakmadan feryadı koyverir o ayrı, bazı dertler gerçektir, bazıları edinilmiş derttir nitekim.

 

Aşık olurken de bir “o an” vardır, verilmiş karardır aşk, bir şeyin karşısında durur kendini bırakır ya da bırakmazsın. İşin tuhafı bünye bu kararı alır-uygular da sana söylemez, farkında olmadan zokayı yutmalar da vardır, kendini aşık sananların aslında öyle olmadıklarını anlaması da.

 

Annesinin açılmış kucağına ağlayarak atlamak ya da anneyle birlikte gülmek…her ikisinde de çocuğun menfaati var, her ikisi de sıkılmaktan iyidir çünkü! İnsan dediğin menfaatini kovalayan bir şey zaten, bu hesapla demek ki aşık olmakta da olmamakta da menfaati var...

 

Bahsettiğim “o an” kesinliğinin objelerin-olayların kimyasında değil de insanın o kimyayı karşılama biçiminde… daha da doğrusu mevcut gerçekliği vesile bilerek bir şeye dönüşme ya da dönüşmeme kararında… olduğunun farkında olmak lazımdır.

 

7 saniye kuralı diye bir şey varmış intihar işinde, şahıs kesin olarak intihara karar verdikten sonra 7 saniye içinde eylemek geçmek zorundaymış.
7. saniye sonunda hala bir şey yapmamışsa topladığı cesaret dökülüveriyormuş ve sıfırdan cesaret toplamak zorunda kalacağı yeni bir döngüye giriyormuş.
Eh, aşka benziyor bu 7 saniye işi, kendini bıraktığın ya da bırakmadığın bir “o an” var… yalnız aşkta süre 7 saniyeden kısadır bence:p

 

İstifa kararı, boşanma kararı, uzun uzun yazdıktan sonra “gönder”e basmak vs. örnek çok.
Hepsinin içinde 7 saniyeye sıkışmış bir “o an” var.

 

Can sıkıntısından dağın tepesindeki kayayı yuvarlayan şahıs; kayanın düşmesi bitince yine sıkılacaksın… biliyorsun değil mi?

 

 

 

6 Mart 2025 Perşembe

MELANKOMİK NOTLAR - 44

 Pirinçli anı:
Markete girdim, dedim ki:
Reis baldo pirinç var mı?
Kalktı vermek için, yarı yolda durdu, döndü dedi ki:
Marka olarak mı Reis?
- Evet.
- Haa, yok.
Madem yoktu niye vermek için kalktı diye düşünerek çıktım marketten, çıktıktan sonra düştü jeton, virgül yoktu benim sözümde Reis! :)

 

Pirinçli tespit:
Hayat görüşüm; ya yap, ya da yapma, Basmati pirinç yeme mesela.
Bu Basmati cinsi pirinç ötekilerden bilmem hangi sebeplerle daha faydalıymış ya da daha az zararlıymış filan… iyi de leziz değil arkadaş!
Daha az zararlı diye pilavı Basmati’den yapmak, çirkin kadınla zina etmenin daha az günah olduğunu ummak gibi bir şey… ki saçma!
Ben bünyeye nişasta-kalori sokuyorsam soktuğuma değmeli yani, bu sebepten kötü baklavadan daha kötü çok az şey var dünyada.
Sütlacı daha düşük kalori temennisiyle az şekerli yapmak da öyle, 100 kalori yerine 90 kalori olsun diyerek boş boş pirinç geveliyorsun.
Ya yap, ya da yapma, arası Cehennem…budur.

 

Şartlı refleksle zihnimde yer etmeye çalışan şeyleri sevmiyorum.
Ağlar gibi şarkı söyleyenler, daha hüzünlü filan olsun diye lüzumsuzca tizlere çıkanlar… olmasanız keşke! Kardeşim sen içinden geldiği gibi söyle, söylerken de kim dinliyor diye düşünme, olur da ortama bir hüzün filan yayılırsa bana sirayet eder zaten, zorla duygulandırmak nedir, hedef kitlen miyim lan ben senin?!
Abartılı-yüksek rol kesen oyunculardan da ikrah-nefret! (Canımın içi Meryl Streep, hem şiirsel hem de gerçek olmak mümkün)
Bunun şaşırtma versiyonu var bir de, hayatın anlamını karşısındakini şaşırtmakta bulmuş hayat ıskalayıcıları var, kendince çok ilginç bişiler bişiler anlatıyo, sonra uzun bir es verip (s vermek mi yazmalıydım, nasıl yazılıyo bu) seni gözlüyor şaşırdı mı diye? Şaşırmış gibi yaparsan da mutlu oluyo. Niye ki, manyak mısın? Sen içinden geldiği gibi anlat, gerekirse şaşırırız… nasıl ki gerektiğinde hüzünleniyoruz, öyle de şaşırırız.
Bişiler devşirmek için insan darlayan tayfanın icraatları işte…
1984’den geldi aklıma bunlar. Yazar anlattıklarının çok ilginç olduklarından o kadar emin ki aklı sıra şaşırma duygumuza sağlı sollu kroşeler indiriyor. Bende yarattığı etki ise tiksinme… içinde yüzdüğü şaşırtma kaygısı gerçekten de tiksinilesi! Gerçek bir edebi enkaz, bitsin diye okudum, bitti şükür. Bitmek bilmeyen di-li geçmiş zamanlı cümlelerin yarattığı tatsızlık, sıfat tamlamalarının aşırı kullanımı, lüzumsuz tasvirler-nitelemeler, ne olumlu ne de olumsuz olmasına özen gösterilmiş cümleler ve bu belirsizliği şiar edinmiş cümlelerle hem gerçekçi hem sofistike bir hava yaratma beklentisi…o Big Brother imgesi de öyle uf acayip ilginç filan değil, gerçekten berbat bir kitap, kral çıplak!


Tuzaktaki bir hayvanı kurtarırken kameraya almayı akleden kişi... kameraya çekebilmek için hayvanı tuzağa düşürmeyi de akleder.

Aşk; ancak korkusuzca ve tiksinti duymadan tekrar kendin olabildiğinde son bulur…buyurmuş Elena Ferrante ablamız My Brilliant Friend dizisinin 4. sezonunda. Eyvallah, amenna, saygılar ablam.
https://www.kitapyurdu.com/kitap/elena-ferrante-napoli-seti-4-kitapkutulu/405384.html&filter_name=elena+ferrante
Bu dizi bu 4 cilt romanın neredeyse bire bir filmleştirilmesi, kitaplar da dizi de aşırı muazzam, bir önceki melankomik notta da havai fişek sahnesinin linkini atmıştım.


İyilik, iyilik yaptığın kişiyi iyi bir insana dönüşmekten uzaklaştırıyorsa iyi bir şey değildir.


Bir ilişkiyi başlatan sebep, bitiren sebep oluyormuş… genelde. Havalı bir boş laf değil bu mantıksal zemini var.
Tarafların öne çıkan özellikleri başta onlara hoş bir hava, gizem, karizma katarken devamında çantada kekliğe dönüşmelerine sebep olur, merak yerini sıkılmaya bırakır.
Aynı özelliğe başta ederinden fazla bir bedel biçilirken akıbet değerinden eksiğine bozdurulur o özellik… gibi.
Evet, heyhaat.


Anlaşmazlık çıkartmak şeytanın mühim bir yeteneğidir ama asıl yeteneği anlaşmaktır. Şeytan uzlaşır.

 

Bir gün gelecek sen de perîşân olacaksın,
Ey gonca, bu cem’iyyeti her-dem mi sanırsın?
Ziya paşa
Entropi daha güzel anlatılamazdı, açılma perişanlıktır, toplanma durağanlık.
Haşır, toplamak demek, neşir de yaymak, nefes almak havayı haşretmek, nefes vermek neşretmek, haşır-neşir olmaksa yaşamak… çünkü sadece ölüler nefes almaz. Haşretmeden de neşredemezsin, bu sebepten dağılma hep toplanmadan sonra gelir. … yani her şey birgün dağılacaktır çünkü hayat.
Bir başka entropi için bkz. kaz ayakları.

 

Sakar aşık, aşk ateşi yakmaya çalışırken kalbini tutuşturur. Menemen yaparken evi yakmak gibi bir şey. Çözümse başka eve taşınmak, bir önceki yandı.

 

Yürüyen kuş gibi hissediyorum bazen, kanatlarım var ama ayakları kullanıyorum sadece.

 

Ben sana mecburum’u ben yazmış olsaydım “ben sana maruz kaldım” diye başlardım.

 

Sene taa bilmem kaç, yaş 20 filan, yazıhanede kitap okuyordum, kapı çaldı bi amca girdi, kalem satıyormuş, kitabın okuduğum sayfasının kenarını kıvırdım, kalem almayacağımı söyledim amcaya.  Bibliyofil bi adamdı ki gözlerinde kitap okuyor olmamdan memnun oluşunu gözledim, gülümseyerek yanıma geldi, oradaki gazeteden küçük bi parça kopartıp bana uzattı ve “sayfaları kıvırma, arasına bu kağıdı koy” dedi.
Sayfasını kıvırmak kitaba saygısızlıkmış filan…
O gün bugündür kitapla ayraç takım gibi bende, kitap, ayraç olmadan okunamayan bir şeymiş gibi, ayraç bulamazsan kitabı okuyamıyorsun filan, rezillik!
Değerli-mühim-saygın olan kitabın cismi değildir, içindekilerdir. Pek çok kitabın içindekiler de değerli değildir o da ayrı tabi ama konumuz değil. Mazrufu ıskalayıp zarfa koşmamak lazımdır. Senden keşke kalem alsaydım ama seni hiç dinlemeseydim be amca, ölmüşsündür muhtemelen, Allah rahmet eylesin.

 

 

-        Dokunma duyusu yüzünden.
-        Ne?
-        Gerçek bir şehirde yürüdüğünü düşün, geçerken insanlara sürtünürsün. Birileri sana çarpar durur. Los Angeles’ta kimse sana dokunmaz. Daima bu metal ve camın arkasındayız. Bu dokunuşları öylesine özlüyoruz ki sırf bir şeyler hissetmek için birbirimize çarpıyoruz.
Crash (2005) filminin giriş sahnesi.




Sureti orijinalinden daha güzel şeyler:


Orijinalini sonuna kadar dinleyemedim, kötüydü, çocuksa pek güzel söylüyor.
Videoya vesile olan dayı; insanda sarılma isteği uyandırıyorsun. Görünen o ki Felek tependen vura vura boyunu kısa bırakmış (beni de çekip uzattı) ama hüznün de boyundan uzun... Allah seni ferahlatsın, bi de az iç. (K
im bu denli dutuşan odlara kılmaz çare su)




Orijinali de pek meşhur pek güzeldir ama bu konser kaydının yakınından bile geçemez. (Bence)




Bu kızın adını biliyordum sadece ve sıradan piyasa işi şeyler yapıyor sanıyordum, bu videoyu dinledikten sonra (100 kere filan) öyle olmadığına kanaat getirerek başka performanslarını dinledim... ilk fikrime geri döndüm, sıradan piyasa işi şeyler.
Kızda Eleni Vitali kanı var ama saçmaaa sapan şeylerle uğraşıyor, çok yazık.
Şarkının orijinalini de sonuna kadar dinleyemedim kötü çünkü, şarkı sadece bu kızda kanatlanıyor... Köroğlu'nun atı gibi kız ama Köroğlu'nun babasına rastlamamış hiç.

 


Ah İstanbul İstanbul olalı...
Video yok çünkü aslından güzel bir suret yok ama olmalıydı! Çok güzel bir şarkı ama sahibi dahil hiç kimse hakkını vererek söyleyemiyor, tıpkı Mahzuni türküleri gibi bu şarkı da sahipsiz.(Mahzuni türkülerini de Mahzuni dahil hiç kimse hakkını vererek söyleyemiyor...bence)


17 Ağustos 2024 Cumartesi

MELANKOMİK NOTLAR - 43

 Empati borçlandırır.

 

Tutmuş duadan gol yemek mi yoksa tutmuş bedduayı yaşamak mı daha fena? En fenası bozulmuş beyaz eşya bence, servisler hem sahtekar hem gelmiyor.

 

İyi bir şiir kitabı, sayfaları sırayla okunarak değil tırtıklanarak tüketilir. Sarhoş mehter takımı gibi okunur, her şiir arada bir bakılan resim gibidir ve bitince bitmez.

 

Suretinde mana ararken bulduğunu mana zannedenlerin en öz işi: burçlar.

 

Mesajı olan filmleri sevmiyorum. Olmayan filmleri de sevmiyorum. Ama bazı filmleri seviyorum. Sokmayın lan gözümüze bu kadar ve hikayeniz yoksa anlatmayın!

 

Ölmek isteyen biri moralin çok önemli olduğu bir hastalığa tutulur da doktorların "çare yok" dediği noktada öleceğine çok sevinir ve morali tavan yaparsa hastalıktan kurtulur mu yoksa ölür mü? Moral ne tarafa çalışır? Paradoks gibi evet ama bence ölür.

 

Karanlık tarafından yutulanın aydınlığa dönüşü her zaman mümkündür ama karanlığı yutmuşa çare olmaz.


Üzgün olmadan özgün olamazsın.
Bezgin ol ki gezgin olasın.
Kuzguna yavrusu düzgün görünürmüş.
Süzgüne çözgün gerekmez.
Şaka şaka, kafiye tutuyo diye kural uyduranlardan değiliz, çözgün ne hem? :p
Yalnız şu kuzgunlu olan fena olmadı sanki :)

 

Kırılmaya alışmış insanı tekrar be tekrar kırmakta beis görmüyor insanlar çünkü zaten kırık.

 

Kelimeleri yabancı kökenli diye hakir görürsek huzurumuz kalmaz. "Huzur" kelimesi  Arapça kökenli çünkü.

 

Reflü, balıklarda da oluyor mu?

 

Normal insan yetmez gerçek insan lazım. Öğürmeden yaşayabilen insan değil.

 

Merhametin > özsaygın            = merhametin kibir olarak algılanır,                                                         gaddarlık görürsün,
Nefretin > özsaygın                  = etine dayalı bir bıçakla yaşarsın,
İntikam arzun > özsaygın         = bıçak eninde sonunda sana da girer,
Sevilme isteğin > özsaygın      = sevgisini istediklerin yanında durmak için                                                 ücret talep eder,
Sevgin > özsaygın                    = düşersin,
Saygı talebin > özsaygın          = zorladıkça itibarsızlaşırsın,
Maddi beklentilerin > özsaygın = sktir ordan!
Hakikat talebin > her şey          = piyasada para etmezsin,
Hakikat talebin > her şey          = acıyla yükselirsin.

 

Kaybedilmeden kazanılamayacak savaşların zaferinden Allah’a sığınırım.

 

Çoluğunun çocuğunun rızkını pavyon karılarına yediren adam mı daha kötüdür yoksa pavyon karılarının çantasından para çalıp çoluğuna çocuğuna götüren adam mı?
Bu soruya tutarlı cevap üretebilen biri şu hayatta her şeyi anlar.
Borsada altın sertifikalarından üç beş kazandıklarımı hisselere yedirdiğim günlerde rızkı pavyon karılarına yediriyor gibi hissediyordum, sonra tersi oldu, hisselerden kazandıklarımı sertifikalarda kaybettim. Bu soru da öyle geldi aklıma.
Soruya tutarlı cevabım yok ama belirtmeliyim ki konsomatrisleri soymak da çok iğrenç.

 

Yürüdüğüm için kilo vermedim ama yürümediğim için kilo aldım. Adaletine yandımın dünyası!

 

MFÖ'nün dediği gibi, bir zamanlar aşık olmuştum ama randıman alamadım. Hey gidi Bodrum.

 

Görsel Çöplüğü'nün horozlarıyız, kimse iyi değil.

 

Polisiye dizilerde çok fazla lüzumsuz seks oluyor. Kardeşim polisiyemizi verin gidelim, bu ne azgınlıktır!

 

Bana dokunmayın lan bir yıl yaşayın… ya da daha çok bana ne!


Gerçekten anlamak istiyorsan maruz kal.

 

Bana hangi partiye oy vermemem gerektiğini değil hangi partiye oy vermem gerektiğini söyleyin. Ben de size o dediğiniz partiye neden oy vermeyeceğimi anlatayım.
Bu konuda boş konuşmayanlar, sadece susanlar.

 

Arabaların arkasından artık koşmayan köpek anlamıştır bir şeyleri de iyi mi etmiştir sanki?

 

Boğulan birisi kendisini kurtarmaya çalışanın kafasını suya bastırarak su yüzünde kalmaya çalışır, bunun sonucunda her ikisinin de boğulması gayet mukadderdir ki örnekleri çok.
Özdeğer yoksunu biri ilgi gördüğünde de aynısını yapar, ilgi göstereni dibe bastırır… yükselebilmek için… geçici bir yükselme için… yükseldiğini sanmak için.
O sebepten kendisine düşük değer biçen birine ilgi duysanız bile belli etmeyin.
Böyle işe yaramaz formülleri uç uca eklesen burdan Ankara’ya yol olur biliyorum ama… formül de yanlış değil nihayetinde.

 

Şu blogda bana artık saçma gelen o kadar çok şey var ki, tek tek silinesi hepsi. Bir de lüzumsuzca uzatmalarım var, onları da ya silmek ya kısaltmak lazım ama… kim uğraşıcak? Kaldı ki neden yani?
15 aydır dokunmadığın bloğa 15 ay sonra hiçbir şey olmamış gibi melankomik not yazmak da bambaşka bir yüzsüzlük, o da ayrı.



Meraklısına kıyak:


My Brilliant Friend.... dizisi, aha şu:
https://www.dizigom1.tv/my-brilliant-friend-1-sezon-4-bolum-hd1/
1. sezon, 4. bölümün sonu,
Kulaklıkla izleyin, speaker olmaz.
Defalarca izledim o havai fişek sahnesini, her izleyişte kıyam kaçınılmaz!
Birbirine ekli şu iki parça çalıyor:


https://www.youtube.com/watch?v=BDRv-zJqb4w&list=PLUyCPXD3ekvxGYvMpZ0XXKtVO1lra_ktC&index=6


https://www.youtube.com/watch?v=KIvgU1NsKJE

 

İçinizde ayaklanma çıkmadıysa boş verin, meraklısı değilmişsiniz demek.


21 Mayıs 2023 Pazar

KELİMELER - NAÇİZANE TAVSİYELER

 

Not: Yakın zamanda yazdığım Kelimeler yazısının içindeki "Naçizane tavsiyeler" bölümünü oradan kesip biraz da ilaveyle alttaki yazıya dönüştürdüm. Aşırı uzun olmuştu o yazı, ilaveler yaptıkça da uzuyordu, şimdi bu yazı uzar eklerle.


Daha havalı gözükmek için “sıcaklık” yerine “ısı” kelimesini kullanmayın. İkisi farklı şeylerdir, birimleri de farklıdır. “Hangisini kullansam” diye düşünürseniz “sıcaklık”ı kullanın çünkü çok yüksek ihtimal size lazım olan kelime odur. “Isı” gündelik hayatta o kadar da lazım bir kelime değil, ısı yalıtımı, ısı yayılımı gibi birkaç yerde lazım sadece.

“İvme” kelimesini hiç kullanmayın eğer fizik dersinde değilseniz! Çok dangalakça yanlış kullanıyorlar bu kelimeyi, ifrit oluyorum. Bu kelimenin mecazi izdüşümünü gündelik hayatta doğru şekilde yakalayıp kullanmak çok zor, mühendis olduğum için ivmenin ne olduğunu gayet iyi biliyorum (mecburen) ama bana hiç lazım olmuyor, kullanmıyorum.
Moment, momentum kelimeleri de anlamını bilmeyenlerce yanlış kullanılıyor, üstüne üstlük eşanlamlı zannediliyor bu ikisi... alakaları yok, kullanmayın!


Frekans kelimesini bol keseden kullanan bir tayfa var, % 90 küsuru da anlamını bilmiyor, titreşim sananlar var... üfff!


Şarjör’e şarzör demiyorsanız şarj’a şarz demeyin.
Şekil'e şegil demiyorsanız eşkal'e de eşgal demeyin! 


“Konsolide etmek” demeyin. Ne idüğü belirsiz bir acayip kelimedir, etmeyin, eylemeyin.


Mefhum: Kavram
Mevhum: Gerçekte var olmayıp var sanılan.

Mevt: Ölüm
Mevta: Ölü
Mefta: Böyle bir şey yok.

Şevkat: Böyle bir şey yok.
Şefkat: Şefkat

İnkılap: Devrim
İnkilap: Böyle bir şey yok.

Delalet: İz, işaret
Dalalet: Sapkınlık

Muvazi: Yere paralel
Mütevazi: Birbirine paralel
Mütevazı: Alçak gönüllü

Sefahat: Eğlenceye düşkünlük
Safahat: Safhalar, evreler

Mahsur: Kuşatılmış, çevrelenmiş, sıkışmış
Mahzur: Sakınca

Mütehassıs: İhtisas sahibi, uzman
Mütehassis: Hislenmiş

Tezkere: Bir işe izin verildiğini belirten resmi evrak
Teskere: Sedye

Bu arada evrak kelimesi aslında "varaklar" demek ama Türkçeye tekil olarak geçmiş, aslında varak olan "yazılı kağıt" için biz evrak diyoruz, bu hesapla "evraklar" ifadesi aslında yanlıştır ama kullanılabilir.

Evlat da velet'in çoğuludur ama evrak'la aynı durum, evlatlar diyebiliriz.
Eşya da şey'in çoğuludur. Gönüüül rahatlığıyla "eşyalar" diyebiliriz çünkü biz eşya diye çoook başka bir şeye diyoruz.

Tanzimler: Tanzimat
Mahlukat: Mahluklar
Küffar: Kafirler
Cühela: Cahiller
Tekil geçme işi bu kelimeler için geçerli değil, küffarlar,   mahlukatlar, küffarlar, cühelalar diyemeyiz, saçma olur çünkü,   tekil olan tekil, çoğul olan da çoğul olarak geçmiş dilimize, tek   bir mahluk için "mahlukat" diyen çok oluyor, bunu   yapmayın.
Ona bakarsan tanzimat ile tazminat'ı karıştıran da var, yuh artık yani bu asla olmamalı!
Ya bok atmak için "cahil cühela" denmesi? Ya bu salakça ithamdaki ironi? Ne diyeyim bilmiyorum bunlara ben, ona buna şuna ok atacağınıza bırakın elinizden o telefonu da açın iki satır kitap, yazı, bir şey okuyun. Ve daha az, çok daha az konuşun ne olur!

 

Maydonoz değil maydanoz,

Sarmısak değil sarımsak,

Zerafet değil zarafet,

Provakasyon değil provokasyon,

Kareografi değil koreografi,

Panoroma değil, panaroma değil… panorama.

Lavobo değil lavabo,

Zaiyat değil zayiat. (Ben bunun böyle olduğunu ileri yaşımda öğrendim! Bilmemek ayıp değil)


Geçen biri ekonomi-siyaset anlatıyor hırslı hırslı, ona buna laf sokuyor filan, birkaç kez "temayüllere aykırı" diye haykırdı. Demek istediği "teamüllere aykırı" idi...
Böyle bir hata ısrarla yapılınca konu ne kadar ciddi olursa olsun ben ciddiyetle dinleyemiyorum, komik çünkü. Ya kelimeye hakim ol ya da kullanma, yoksa komik olursun. (Herkesten önce kendime diyorum bunu)
Temayül: Eğilim
Teamül  : Yazılı olmayan kural.


Tekabül: Karşılık gelme
Tekamül: Gelişim

 

Tesviye: Düzleştirme
Tasfiye: uzaklaştırma, arındırma

 




Umarsız kelimesini umursamaz anlamında kullananlar vazgeçsin artık lütfen bundan, umarsız-çaresiz demek, umursamaz anlamına gelene umursuz deniyor ki öyle bir kullanım da yok, umursamaz diyeceksiniz uzun uzun, üzgünüm.


Toplam 10 tane rakam var, 0, 1, 2, 3, 4, 5, 6, 7, 8, 9, 10. Bu 10 rakam aynı zamanda da sayıdır, bunların dışında kalan sonsuz adet sayı ise sadece sayıdır rakam değildir. Rakam olmayan sayılara rakam deyip durmayın!


Alman: Alman ırkından olan,
İngiliz: İngiliz 
ırkından olan,
Yunan: Yunan 
ırkından olan,
Hint: Hint 
ırkından olan,
Almanlı: böyle bir şey yok,
İngilizli: b
öyle bir şey yok,
Yunanlı: b
öyle bir şey yok,
Hintli: b
öyle bir şey yok.


Fon: arka plan,
Arka fon: böyle bir şey yok.




Dilşad; gönlü şen, sevinçli anlamına geliyor.
Dilhun da üzgün, yüreği kan ağlayan demek, birbirinin zıttı yani bu iki kelime.
Keşke kullanılsa gene bu kelimeler, ne güzeller…


İnkisar: Bir anlamı kırılma-gücenme, diğer anlamı da beddua.
İntizar: Bir anlamı yol gözleme, diğer anlamı da beddua.
İnhisar: Tekel.
Ben çok karıştırırım bu üç kelimeyi ki bunları yazarken Tdk’dan yardım aldım… ama yani karıştırılmayacak gibi de değil, şu inkisar’la intizar ne acayipmiş ki öyle!


Müptezel'in müptela zannedilmesi yaygın yanlış.
Müptezel: Değersiz, rezil, saygın olmayan,
Müptela  : İptilaya tutulmuş, bağımlı.
Bir müptela aynı zamanda müptezel de olabilir elbette ama bu iki kelime çok farklıdır.


Kolektif, entelektüel, alerji… bu kelimelerin hepsi tek L ile yazılıyor ki çift L ile yazılması yaygın hatadır.
Bi de afilli değil afili, afil diye bir şey yok, afi var.

 


Az önce ilginç bir şey öğrendim. (11.08.2025)
Şahadet: şahitlik,
Şehadet: şehitlik.
Diye biliyordum. Okuduğum pek çok kitapta bu iki kelimenin bu şekilde kullanıldığına da emindim.
Ancak TDK sözlüğü şehadet'in hem şehitlik hem de şahitlik anlamına  geldiğini, şahadet diye bir kelimenin de olmadığını söylüyor. "TDK saçmalıyor mu" sorusunun peşine düştüm, Web değil ama Chatgpt bana bir cevap üretti, gayet de mantıklı geldi:

1️⃣ Köken ve anlamlar

  • Arapça kökenli iki kelime var:
    شهادة (şehâde) → “şahitlik, tanıklık, tanık olunan söz”
    شهيد (şehîd) → “şahit olan, tanık” ama İslam terminolojisinde “din uğruna ölen kişi” → Türkçe “şehit”.

  • Osmanlı Türkçesinde “şehâde” hem:

    • Tanıklık, şahitlik anlamında

    • İnanç ifadesi anlamında (ör. Kelime-i Şehadet)

    • Şehit olma hâli anlamında
      kullanılıyordu.

  • Ancak Arapçada “şahadet” diye bir kelime yok. Bu, Türkçe’deki telaffuz alışkanlığı ile ortaya çıkan bir varyant.


2️⃣ “Şahadet” nasıl ortaya çıktı?

  • Osmanlı döneminde Arapça uzun “e” (ā) sesi, halk arasında bazen “a” gibi telaffuz edildi.

  • “Şehâdet” kelimesi konuşma dilinde “şahadet” oldu.

  • Özellikle şahit kelimesiyle ilişkisi yüzünden insanlar “şahadet = şahitlik” diye ayırdı.

  • Edebî metinlerde, romanlarda, hatıratlarda bu halk telaffuzu sıkça yazıya geçti.
    (Bu yüzden sen kitaplarda çok görmüşsündür.)

Mevzular ne acayip di mi? Onca kitapta kullanılan şahadet, halk ağzı bir hata imiş. Kusura kalma TDK, yanlışımdan o kadar emindim ki az daha sana bok atıyordum, düzeldik şükür.
Sen de çok yaşa Chatgpt, bağımlın oluyoruz giderek...





İcaz: Az sözle çok şey anlatma,

Sehl-i mümteni: İmkansız bir şeyi kolayca ifade etmek. “Hem kolay, hem güç" manasına bir tabirdir. Yazılışı veya söylenişi kolay göründüğü halde taklidine kalkışınca, taklidi imkansız eser demektir.  (Bu tarifi sözlükten kopyala-yapıştır yaptım)

Yahu bu iki kelimeye hakkını veren işler ne kadar da muhteşem işlerdir, ağır şekilde özendiğim işlerdir!

Özellikle sehl-i mümteni ifadesini günlük kullanıma sokmak ve anlamını güzelce öğrenmek lazımdır bence. Sehl-i mümteni arz eden metinler, filmler vs. beni çok etkiler, hem sadedir hem de zekasına hayranlık uyandırır. Aklıma direkt Shtisel adlı diziyi getiriyor, anlatılması çok zor şeyleri inanılmaz bir basitlikle anlatan aşırı zeka içeren bir senaryoya sahip muazzam bir dizidir, hem çok gerçekçi hem de ziyadesiyle sade ve zariftir, keşke 4. sezonu çıksa da izlesek…

 

Not : Sehl-i mümteni'yi bana öğretene de teşekkür çok.


Öne Çıkan Yayın

ÇOK GÜZELSİN GİTME DUR NOKTASI

Şahsi tarihimizin tekerrür ede ede gözümüze sokmaya çalıştığı toplamda sadece tek bir şey vardır belki de: O aslında öyle değil. Taz...