20 Kasım 2011 Pazar

YARI AMORF


Gerçek bir aydın, aydın olduğunu kabul etmez. Gerçek bir şairin büyük bir şair olduğunu dillendirmesi ise son derece normaldir.

Aydın için aslolan farkındalıktır ve bu farkındalığı neleri bildiğine değil bilmediği ne kadar çok şey olduğuna dairdir.  Şairin tüm sermayesi ise kendi içine yönelmiş narsist bakışlarıdır ki yazdığı şiirin kendi içini titretmiyorsa başkasının içini titretmeyeceğini bilir gerçek şair.

Aydın yerçekimine ram ve tabidir, şairse yerçekimiyle mücadele halindedir.

Düşsüz aydın sıkıcı ve bir yere ulaşmayandır. Gerçeklerden kopuk şairse hedefe kuru sıkı mermiler atan avcı gibidir, gürültüden ibarettir.

İnsanın gerçeği bu ikisinin arasında bir yerlere düşer…ya da bir parçası bir tarafa, diğer parçası öteki tarafa düşer. Aklı düşer, gönlü düşer, kendi düşer…parçalanmakla malüldür beşer.

14 Kasım 2011 Pazartesi

PAZARTESİ

Güzel bir gün değil mi?
Ne bakımdan?

Güzel bir gün değil mi?
Amerikan mısın?

Güzel bir gün değil mi?
Ay eveeet, parlayan güneş insana yaşama sevinci veriyor, çiçekler hep bütün açmış, mutlu olmak için ne kadar da vır vır vır…

Güzel bir gün değil mi?
Değil.

Güzel bir gün değil mi?
Ne ki bu gün günlerden?

Güzel bir gün değil mi?
Daha iyilerini görmüştüm.

Güzel bir gün değil mi?
Elhamdülillah.


Güzel bir gün değil mi?
Aynısını Eminönü'nde bi milyona satıyolar.

Güzel bir gün değil mi?
Yess, nurtopu gibi maşallah. Şiir şiir!

Güzel bir gün değil mi?
Dünkünün aynı işte be.

Güzel bir gün değil mi?
O senin gözünün güzelliği be gülüm, nasıl bakarsan öyle görürsün ki. Hayat da böyle değil midir zaten :p

Güzel bir gün değil mi?
Yağmur varmış öğleden sonra, radyo dedi.

Güzel bir gün değil mi?
Velev ki öyle, ne olacak?

Güzel bir gün değil mi?
Bi sigara versene.

Güzel bir gün değil mi?
Aynı amcaoğlu gibi konuştun ha!

Güzel bir gün değil mi?
Ay! Çekil be sapık!

Güzel bir gün değil mi?
Şüphelerim var!

Güzel bir gün değil mi?
Güzellik göreceli anacım!

Güzel bir gün değil mi?
Bi git yaa anam ağlamış sabah beri!

Güzel bir gün değil mi?
Yakalamışlar mı teröristi?

Güzel bir gün değil mi?
Hem de nasıl, tiramisu tadında valla.

Güzel bir gün değil mi?
Hayat sana güzel lan!

12 Kasım 2011 Cumartesi

VADİM ÖYLE KENARSIZDI Kİ

Sevmek bir eylem değil bir karşı duruştur. Duymak da bir eylem değildir bir sokuluştur. İnsanın erime iştihası varlığın çıkarttığı seslerden rahatsız bir kayboluşsa aşk doğrudan yok oluştur.

İnsan, içinden tek bir yolun geçtiğini kabul edebilmek için fıtratını inkar etmek zorundadır,  bütün yolların kendiliğinden içinden geçiyor olması doğası gereğidir. Neye “var” diyorsa o var olur ama yokluğa erişimsizliği her söylediğini yanlış ya da eksik olmaya mahkum kılmıştır.

Bir şeyin en önemli sebebi hep kendinden bir öncekidir  ve durmak istediği halde duramayan tele benzer insan…zira titreşmeye programlıdır. En temel muradı durmak olduğu için durduğunu sandığı da çok olur. Rakamları tanımayan muhasebecinin tuttuğu defter gibi bir muhasebe defterine benzer bu yüzden ömrümüz.

Her tarif tek boyutlu bir yol parçası, her bilgi bir sanrıdır. İrili ufaklı tatminler seni gerçek gerçeklerden korur ama bu korunma belirli bir kara parçasında, sonlu bir zaman dilimiyle sınırlıdır. “Buldum” dediğin anda kaybolursun. Kim gökyüzü büyüklüğünde bir şemsiyeye sahip olabilir ki?

Karanlık  bir gecede bilmediği bir yolda yürürken uzaktan-yakından gelen köpek havlamaları değildir insanı korkutan. Başka yolların varlığından haberdar olmak, başka mümkün yollar olduğunu bilmek korkutur insanı asıl. Rüzgarın sesi elbette huzur vericidir ama rüzgarın nereden geldiğini  merak etmek huzursuzluk verir.

Belaya talip olmaktan daha kötüsü varsa o da belayı satın almak. Evet, hafıza-i beşer nisyan ile malüldür ama asıl malül, nisyandan nasipsiz beşerdir.

Kubrick’in reçetesine (bkz. eyes wide shut, son cümle) tabi olmaktan başka bir reçete var ise telle aynı frekansta titreşen bir saba makamında kaybolmaktır.

9 Kasım 2011 Çarşamba

BOYUMDAN BÜYÜK LAFLAR


Akıl bulaştığı her şeyi kusurlulaştırıyor ki bulaşmadığı şey de yok gibi…Aklın bulaşıp da kusurlulaştıramadığı tek şeyse mağlubiyet.

Kadınlar ne ister? Tercih edilmek ve tercih edenler arasından seçim yapmak isterler. Bir de garanti isterler. Tarih öncesinden devraldıkları genetik kodlardır bunlar. Güzel görünme gayretleri tercih edilme isteğinden, dillerinden düşürmedikleri özgürlük isteği de tercih edenlerden birini seçme özgürlüğünden başka bir şey değildir. Garanti isteklerinin kaynağı da hamilelikte çocuğu kendilerinin taşıyor olmasıdır. Bu sebepten kadın defansif, erkek ofansif olmak durumundadır.
Bu eğilimler sadece karşı cinsle olan münasebetinde değildir, tüm davranışlarına yaygındır.
İnsanların iki temel itkisi var; hayatta kalmak ve üremek. Tarih öncesinden devranılan genetik kodlar gereği her iki itki için de erkek lazım kadına ki bu sebepten bir kadının kendisini “en kadın” hissettiği an erkeği tarafından korunduğu andır. Erkeğin de “en erkek” olduğu an kadınını koruduğu andır.
Koruma  meselesinden dolayı tercih edilecek erkek güçlü olmalı, garanti meselesinden dolayı da kararlı-cesur olmalıdır…ya da öyle görünmelidir!
Entelektüel birikim arttıkça tarih öncesinden gelen genetik kodların etkisi azalır ancak asla kaybolmaz. Entelektüel etkilerle hareket eden bir erkek kararlılıktan uzaklaşır zira düşünme yeteneği yeni ihtimaller-handikaplar  tarif edebilmesine ve dolayısıyla kararsızlığa sebep olur. Hiç kimseyi beğenmeyen hoş bir hatunu cahil cesaretine ve kararlılığına sahip bir kıronun kolunda bu kadar sık görmemizin altında yatan sebep budur.
Bu söylediklerim histrionik kadınlar için özellikle geçerlidir.

İnsanların sürekli bahsettikleri şey bünyelerinde eksik olandır. Aptal olduğunu düşünen biri sürekli zeki olduğunu ima eder mesela. Anahtar kelime “şüphe”dir. Zekasından şüphesi olan kişi zeki olduğundan dem vurur ki zeki olduğuna başkaları inansın, o inananlar da kendisini inandırsın. “Ben zekiyim.” iması “Evet sen zekisin.”i duyma beklentisinden başka bir şey değildir.
Gerçekten güçlü olduğuna inanan güçlü görünmeye çalışmaz, gerçekten güzel olduğuna inanan güzel görünmeye çalışmaz vs.

İnsanlar aşk değil ilişki isterler ki bu ikisi birbirinin zıddıdır, malum vuslat aşkı öldürür. Aşk seratonini (mutluluk hormonu) azaltır, insanlarsa mutlu olmak ister yani seratoninin artmasını ister. Bu sebepten bir aşk varsa derhal vuslatla boğulmak istenir.
Aşk varsa aşık dilden düşürülmez, aşk da ilişki de yoksa aşk dilden düşürülmez, ilişki var aşk yoksa dile vuracak bir şey yoktur zira rahattır insan.
Aşkın en iyi besleyicisi imkansızlıktır.
Aşk hayatın en büyük anlamıdır. Anlamla mutluluk bir arada bulunamaz. Aşk mutsuzluktur. Aşkın seratonini azalttığı için mutsuzluğu körüklediğini fiziksel ispat kabul edersek  bu 3 cümleyi de düşünsel ispat olarak kabul edebiliriz.
Benzer şekilde insanlar özgürlüklerinin artmasını değil azalmasını isterler, teslim oldukça güvende hissederler. Özgürlük; belirsizlik ve kaybolmuşluktur. İnsan doğası bu ikisini de sevmez.

Dünyayı erkekler, erkekleri kadınlar yönetir. Yani erkekler taşeron, kadınlar asıl olandır. Hayat uniseks değilse kesinlikle kadındır.

İnsanın en temel eğilimi tanrı olmaktır. Kontrol-iktidar manyaklığının sebebi budur.

İnsanın hayat enerjisi olmuş- olmakta olan güzel şeylerden değil, gelecekte olması muhtemel güzel şeylerdendir.

İnsanı en bozan şey belirsizliktir. Bu yüzden derhal yargıya varma eğilimindedir insan. Aptal saptal önyargıların varlık sebebi budur, ön yargılar insanı belirsizliğin zulmünden korur.

4 Kasım 2011 Cuma

NİNNİ

Rahatsızlık vermiş olmaktan tedirgin bir rüzgar kapının altından yokluyor önce: orda kimse var mı?
Kapının dışında, yeni yağmaya başlamış kar taneleri yere düşmeden önceki son dansını rüzgarla yapıyor, alçalıyor, yükseliyor, dönüyor, savruluyor...  Konacak yer beğendiklerini söyleyebilirim…yere kavuşur gibi inen, mutlu, gülümseyen bir kar.
Ve her nasılsa yağan karların arasından görülebilen sarı-yeşil bir ilkbahar var az ileride. 
Yan yana iki mevsim bir kapının arkasında ve bu çok normal bir şeymiş gibi gülümseyen bir ilgiyle izliyorum her şeyi.
Derken yine her nasılsa kendiliğinden açılıyor kapı ve çocukluğum giriyor içeri. Hep ordaymış, hiçbir yere gitmemiş meğer.
Sonrası…sonrası yok, bu kadar!


Dünden beri çevirip çevirip bu parçayı dinliyorum ve gözlerimi kapattığımda yukarıdaki tasvire benzer şeyler geliyor gözümün önüne.
Adı “lullaby” parçanın ve anlamını merak etmek az önce geldi aklıma, “ninni” demekmiş!..Kesinlikle öyle, kesinlikle bu kelime bu manaya gelmeliymiş ve bu parçanın adı da “lullaby” olmalıymış, bu ne şaşırtıcı uyum!
Bu parçanın bana hissettirdiği şey rüzgarlı ve karlı bir yaşanmışlıktı, bir varlığı hissetme, yaşadığından emin olma hissi idi, tıpkı karlı bir günde gezinirken paltonun yakalarını yukarı kaldırdığında yakalardan yanağına değen ıslaklığın verdiği ürperti gibi…  hüznü çok temiz ve yaşanmışlığı çok kesin bir ıslaklık…
ve ilkbahar…kesinlikle görülebilir bir mesafede ama şimdi değil.

2 Kasım 2011 Çarşamba

MELANKOMİK NOTLAR - 14


Bir film arasındayım. Sonu iyi bitmeyecek galiba, eyvah!

Bu “akşam”…böyle katiyen, nasıl da oluveriyor!

“Arzu nesnesi” ne yaaa!


Mühim olan akıl değil ayaklardır. Aklının bir kısmını rehin bıraksa da ayakları varsa gidebilir çünkü insan. 

Geçen gün benzincide kart çektirdikten sonra kasiyer çocuk “abi ayın ürünü, fıstık ezmesi, ister misin?” diye sorunca “hayır” anlamında “ben olmuşum fıstık!” dedim…çocukcağıza.
Neden öyle yaptım ki?

Dalgalı falan değil bu piyasalar, kesin yollu!

Bu gün elektrik satmaya gelen çocuk (evet elektrik satıyordu) lafı öyle döndüre döndüre ve uzun anlatıyordu ki bir ara aklıma bir bloknota “efradını cami, ağyarını mani” yazıp eline tutuşturmak geldi! Muhtemel “bu ne?” sorusuna da “eve gidince google’a yaz bunu” demeyi planladım saniyeler içinde. Yapmadım… ama ramak kaldı.

Yok yok, bu piyasalar dalgın aslında.


“Öyle sermestem ki idrak etmezem dünya nedir?
  Ben kimem, saki olan kimdir, mey ü sahba nedir?”



Bir mesajı gönderdiğinizde Facebook'ta "mesaj başarıyla gönderildi." diye bir ileti çıkıyor. Süpersin Facebook, keşke senin gibi başarılı olabilsem ben de bu konuda:)

“al bu nisan akşamını benimkini ver
sual sorup durma sevmiyorum”

Bu Penelope Cruz insan değil şerefsizim!..ki az önce filmde kendisinin bir sanat eseri olduğu iddia edildi. O nasıl bir bakıştır, nasıl bir uyumdur! Harbi manyak bir dizayn.

Güzel kadınlar geceleyin uzunlarını yakmış arabalar gibi, gözlerinizi alıyorlar ama görünmüyorlar. Safi ışık ama araba yok.
Çirkinleriyse açık kalmış kitap gibi oku…neden okuyacaksan artık!
"Açık unutulmuş kitap!"... çok pisim gerçekten:)

Sıradan bir olayı (tavla oynamak mesela, çekirdek yemek falan) en unutulmaz anım olmaya aday türden ayin kıvamında yaşatan insanlar da tanıdım, unutulmaz anı olması gereken ihtişamlı şeyleri süflileştiren insanlar da…İkinci türden çok çok daha fazla tanıdım ama. Hayat adil değil hiç.

Pencereyi açıp “canım sıkılıyoooo!” diye bağırasım var.

Bir hayat “hep tam olmak üzere olmuş ama kalmış.” diye tarif edilebilir mi? Elbette edilir.

Akşamları gidebileceğim bir kahve olsa keşke. Mis gibi ıstaka saadeti…ki buralarda kahve bile yok, sitesel yaşam alanı buralar.
Gerçi sevmiyorum okeyi, sıra bi daha bana gelene kadar geçen sürede canım sıkılıyor. Bi de taş takip etmek falan…çok saçma.


Bakmayın böyle şeyler yazdığıma bunalımda falan değilim valla ama kafam çok fırfır şu son günler. Panik halinde eğleniyoruz aslında cümbür cemaat :)

31 Ekim 2011 Pazartesi

ROMA







Goethe’yi Goethe yapan İtalya seyahatleriymiş. Öyle derler. Zamanında Goethe’nin “İtalya Seyahati” adlı  kitabını okumaya başlayıp  da yarıya gelmeden sıkılıp bırakmışlığım da vardır nitekim. Onun seyahatleri benimki gibi 2 gün sürmüyordur muhtemelen ama keramet İtalya’da değildir bence zira ömrünü italya’da geçirmiş bir dünya insan varken bir tane İtalyan Goethe yok:) Bir de Goethe’yi Goethe yapanın Frau Von Stein adlı yasak aşk yaşadığı kadın olduğu söylenir ki bu akla daha yakın bence…Ya da genetik olamaz mı yahu! Bu keramet bulma telaşı neden!

Bir gezi yazısını okumaya başlamışlığım çoktur ama bitirdiğim olmuş mudur emin değilim! Şimdi de oturup 2 günlük bir gezinin yazısını yazacağım. Aklıma geleni yazacağım, sonuçta bir gezinin yazısı olacak ama bir gezi yazısı olacağından şüpheliyim. Altı astarı iki günlük bir Roma gezisinin yazısı olacak işte.

Çok yer görmüşlüğüm yoktur ama tarihinin devamı gibi yaşadığını gördüğüm ikinci şehir oldu Roma, Halep’ten sonra. Bursa’yı da sayabiliriz azıcık aslında.  Çok fazla tarihi şey var ve aynen de kullanımda bu iki şehirde. Sonradan ilave edilen şeylerde de eskiyle uyum şartı aranmış. Bizde beni çok rahatsız eden “tarihi esere sahip çıkma” anlayışı bu şehirlerde yok, tarih yaşayarak yaşatılıyor, korunması gereken aciz bir nesne gibi davranılmıyor eski şeylere. Bizimkinden çok daha samimi ve insani bir bakış açısı. Biz Türkçe’ye de tarihi eser muamelesi yaparız ki en çok kullandığımız şeye karşı takındığımız bu gayri samimi koruma tavrı Türkçe’nin neden iyi durumda olmadığının sebebidir bana göre…ama bu başka bir konu.

Roma’da ” kocaman bina” enflasyonu var! Yüksek duvarlarla sınırlanmış yollarda yürüyorsunuz hep. Köşeli-keskin hatlı kocaman binaların arasında yürürken gözetleniyor, denetleniyor ve tuhaf bir  şekilde korunuyor gibi hissediyorsunuz. Bu üç hissin birleşimi, binalara Tanrısal bir mananın yüklendiği anlamına  gelir ki sokaklarda-caddelerde gezinirken aklımdan geçen de hep tam buydu. Tanrı adına Tanrı’nın koyunlarını güden baskın ruhban sınıfın kitleleri denetim altında tutmak için uygun gördükleri bir çözüm bu. Yani bu binalar “sen her zaman etkilenen pozisyonunda olmak zorunda olan küçük, çaresiz bir nesnesin, yanlışın cezasız kalmaz ama kurallara uyarsan (dediklerimizi yaparsan) o cezalandırabilen büyük güç sana zarar vermez, bilakis seni korur.” cümlesini kitlelerin bilinç altına sürekli fısıldıyor, insanda düzene uyma isteği uyandırıyor.  Tanrı’nın mükemmelliğiyle yarışa girmiş bu binalar kusurlu insanoğlunun elinden çıktıkları için de oldukça da nekrofil oluyor haliyle. Şu paragraf tek başına bir yazı hatta kitap konusu (ki Alev Alatlı yazdı, “Viva La Muerte”) olduğu için örnekleme falan yapmadan burda kesiyorum ama Roma’da en yoğun olarak hissettiğim şey nekrofilya olduğu için yazının ilk paragrafı böyle olmalıydı.

"Roma'da kaybol." diye akıl vermişlerdi gitmeden. İstanbul'da bile (ya da herhangi bir yerde) kolaylıkla kaybolabilen bir yapım olduğu için bu tavsiyeyi tutmakta zorlanmadım. Tosca'yı ararken özellikle, tek başıma yol sordum ingilizce bilmeyen İtalyanlar'a "it is a pencil" ingilizcemle ki çok şükür vücut dilim iyidir...onların ki de öyle :) Tosca'yı bulduk da ne oldu, ukde olarak kaldı, yekpare değilmiş gösteri, diğer 3 operayla birlikte parçalardan ibaretmiş! İstemem öyle parça parça...hem turistik bir versiyon olması da fena kötü bi ihtimaldi, kulağımın ayarını bozarlar korkusuyla yıllardır Akm'de izlemediğim Tosca'yı bir gün yekpare ve sağlam bir yorumuyla (Domingo mesela) izlemek için kendime verdiğim sözü pekiştirdim o akşam. Olsun ama, ihtimali bile güzeldi, gerçekleşmesi muhtemel bir muradım var hiç değilse:)

Mazbut buldum İtalyan’ları. Gece hayatını ya ben göremedim ya da bizim İstiklal’de aç kurtlar gibi “eğlenecem ben, eğlenecem ben!” diye dolanan insanların eğlence açlığı burada yok, eğlence anlayışlarının farklı olduğunu da söyleyebiliriz belki bilmiyorum. Ama bakışlarda, tavırlarda gördüğüm sükunet şaşırttı beni biraz, bunlar değil miydi en gürültücü Avrupa’lılar?...Bilmiyorum valla, bunu çözecek kadar uzun kalmadım, körlerin fili tarifi gibi olmasın yorumlarım. Bizden daha çok üşüdükleri kesin ama! Bende Avrupa’lıların daha az üşüdüğü şeklinde bir ön yargı varmış sanırım, bu yargım yıkıldı. Kuzey ülkelerindekiler öyledir ama İtalyanlar bariz üşüyor, ben tişörtle gezerken paltoyla geziyordu bir çoğu. Bazı kızlar hiç üşümüyor ama! Hava çok sıcak olmamasına rağmen mini etek pek bir revaçtaydı, jinekologların iyi para kazandığına şüphe yok. Hırsızlığın yaygın olduğunu biliyordum ama hiç öyle güvensiz bir hava hissetmedim. Turist olduğumuz için kazıklanmamaya da pek bir konsantreydik ama üç kağıtçı birilerine de rastlamadım…gelmeye 2 saat kalana dek! Collesium’da gladyatör kostümü giymiş birileri beni aralarına alıverdi, (arkadaşlarımdan ayrıydım o esnada) ısrarla fotoğraf makinemi istediler. Kafama bir miğfer geçirip elimde çakma bir kılıçla gladyatörlerle birlikte poz verdirmekmiş muratları. Yaptım dediklerini, gladyatörlerle birlikte çekilmiş salak bir turist fotoğrafım oldu sayelerinde, iyiydik ama…biri “20 euros” dedi! Oha! Bozuk vardı çıkardım, uzattım, “2 euros”. “ No no, 20 euros, this is we work” dedi biri... Onlar üç kişi ben tek, kılıçları falan da var! En suratsız halimle (normal halimle) “no, 2 euros” dedim. Bir çok “no” lardan sonra 5 euroya indiler ama ben 2 eurodan bir kuruş yukarı çıkmadım ve 2 euroyu ellerine tutuşturdum, helalleşip ayrıldık. Nerde görülmüş Osmanlı’nın üç tane üç kağıtçı çapulcuya pabuç bıraktığı:) İtalyan tarihinin bilinç altında Osmanlı işgaline uğrama korkusu ciddi yer tutar ki şimdiki İtalya’nın doğu kıyıları da bi zamanlar bizimdi neticede.  Çocuklarını “Türkler geliyor” diye korkuturlarmış, Türk korkusu temalı ninnileri falan var…mış zamanında. Benim suratsızlığım bilinç altlarındaki o arkaik korkuyu tetiklemiş olabilir:) Beri yandan 1936’dan sonra bizde de faşist İtalya’nın işgaline uğrama korkusu dış politikamızı yönlendiren temel amil olmuştur ki İngilizler’e dayanmışız İtalyan korkusuyla. İngilizler de güvence vermiş bize ki o yıllarda İngilizler herkese güvence veriyordu, verdiği o güvencelerin neticesi olarak da Almanlar’la savaşa oturdu nitekim. 2. Dünya savaşındaki Almanlar’ın küçük ortağı İtalya (Japonya’yı büyük ortak sayıyorum) kendisinden beklenenin çok çok azını vermiştir. Almanlar’ın kendilerine kolayca başarsın diye verdikleri küçük görevi dahi ellerine yüzlerine bulaştırmış, o küçücük işte bile Almanlar’dan yardım istemişlerdir, tam bir dağın fare doğurması hadisesi. Oysa Hitler’e faşizmi öğreten Mussolini savaştan önce cihana korku salarken pek bir güçlü görünüyordu, bu denli kof olduklarını bilseydi Hitler planlarını daha farklı yapardı herhalde! İlk Dünya Savaşı’nda karşı cephede yer alan İtalyanlar’ın ikincisinde karşı cepheye geçmesinin sebebi Versailles vb. anlaşmaların görüşmelerinde İngilizler’le Fransızlar’ın kendilerine dış kapının mandalı muamelesi yapmış olmasıdır temelde ama ikincisinin cepheleri belirlenirken İtalya tam bir pazarlık diplomasisi yürüttü ve daha fazla vaat verenin yanında savaşa girdi. (Küçük Avrupa ülkeleri gibi) Neticede savaşsal başarıdan nasipsiz İtalyanlar’ın ilkeli olmak konusunda da pek başarılı olduğunu söyleyemeyiz…demeye getiriyorum ki bu ilkesizliğin topyekun halka yaygın olduğunu da düşünüyordum. Roma’ya bu önyargılarla gittim, yargım hala çürümüş değil ama o 3 gladyatör bozması dışında da bir terbiyesizliklerini görmedim, gayet kibar ve makuldüler.
Aklımca İtalyan’ları tanıtıyorum bu paragrafta ama sanırım paragraf dağıldı!

Fotoğraf çekme isteğim yerinde olmasına rağmen fotoğraf işi iyi gitmedi ne yazık ki. Görkemli binaların “karşısına geçip deklanşöre basma” türünden turist fotoğrafları değil de kendimce farklı bakış açılarıyla üretilmiş, ışık, kompozisyon, grafik bakımından öne çıkan detay fotoğrafları çekmek istiyordum ama mümkün olamadı. Yüksek ve düz duvarların arasında bana ana konu olacak ayrıntılar bulmakta zorlandım, hasbelkader işe yarayacak bir şey bulsam bile kadrajda ona denge olacak başka bir şey bulamadım. Işık mevsim dolayısıyla iyiydi ama ışığı parçalı hale getiren bir şeyler yukarılarda hep vardı. Bir de tramvay telleri ve ne işe yaradığını anlamadığım başka teller her kadraja girip duruyordu.  Hasılı beceremedim. Ben de “ben burayı gördüm” türünden turist fotoğrafları ürettim, bir şeylerin karşısına geçip deklanşöre bastım hal böyle olunca. Çektiklerime bilgisayarda baktım…işe yarar bir şey yok:(

Bir kast sisteminden bahsetmek kesinlikle mümkün. Boktan işleri zenciler, asyalı’lar falan yapıyor hep. Bizim Sabiha Gökçen onların havaalanının yanında ay gibi parlıyordu! Arabalar genelde küçük ve çok büyük oranda hatchback. Benim tercihim de bariz hatchbackten yana olduğu için sevdim bu tercihlerini. “Yaya geçidinde arabalar duruyor.”un ne demek olduğunu gördüm.Küçük bir pet şişe suya 0,7-1-2-5 euro ödüyorsunuz (bu fiyatların hepsine su satın aldım) ve su hiç bir şey benzemiyor, tatsız ve tuzsuz buldum.

Devasa tarihi binalarını ve o binaları donatan sanat eserlerini küçümsemek haddim değil elbette ama bu şehir bir marka. Marka değeri olan bir ürün gibi kotarılmış-pazarlanmış koca şehir. Kapitalist mantık iş başında ve başarı bariz…Bir de romantikmiş! Şehrin dokusunda romantizm telkin eden bir hal asla yok, bu şehrin romantik olduğu düşüncesi şartlı refleks ürünü bir sanrı sadece. Tıpkı meşhur İtalyan yemekleri gibi!

Ne yemeği yahu! İstanbul’da yediğim pizzalar oradakilerden daha iyiydi! Ha, oradaki en iyi pizzayı yememişimdir tamam ama İstanbul’daki en iyi pizzayı da yemedim ki. Makarna da öyle ki bunlar aperatif türden basit gıdalardır yahu, her tarafı lezzet olsa kaç yazar! Oteldeki açık büfe kahvaltıyı gördüğümde de bayılacaktım az daha!..Otelimiz gayet güzeldi Allah’ları var, hiç şikayetim yok ama bir açık büfe kahvaltı o kadar fakir olabilir mi? Hasılı bizim mutfakla mukayese dahi edilecek bir durum yok zira ortada bir mutfak falan göremedim ben, antrede yaşıyorlar resmen!

Netice-i kelam, iyiydi hoştu, felekten 2 farklı gün çalmış olduk, seninle tanıştığıma memnun oldum Roma, gittiğime asla pişman değilim, gene olsa gene…gitmem. Gördük işte ya, ne gerek var daha!

Öne Çıkan Yayın

ÇOK GÜZELSİN GİTME DUR NOKTASI

Şahsi tarihimizin tekerrür ede ede gözümüze sokmaya çalıştığı toplamda sadece tek bir şey vardır belki de: O aslında öyle değil. Taz...