travmatik şükür mü yoksa şükür travması mı? birincisi sanırım.
bazıları için en büyük ceza kendi olmaktır...ölene kadar kendi olmak, kendi olmaya müebbet hüküm giymek değil midir?...fena çok.
gez-göz-aptallık.
huşu ne güzel bir kelime. sesi anlamıyla da uyumlu. huşu içinde ölmek vardır misal. huşu içinde yaşasak daha hoş olmaz mı? ölünce huşu kesiliyor mudur?
arkadaşım sabah uyanınca aynada kendime gülümseyip "günaydın" demem için söz verdirdi dün akşam bana. unuttum sabah:(
hayat böyle bir şey mi yoksa hayat böyle bir şey değil mi? ikisini de kullanıyorum ben. arası da yok. sorumsuz bir seçimle kullanıyorumdur kesin.
bilmek bazen ateşten gömlek. bildiğin gömleğin üstüne benzin döküp kibriti çakınca öğrenme gücümüz katlanıyor mudur? "bildiğin" dediğim sıradan yani, alelade.
aynaya bakıp günaydın soytarılığına gerek yok bee... seviyorum lan ben kendimi:)
lugat bir isim ver bana halimden
herkesin bildiği dilden bir isim
eski esvaplarım tutun elimden
aynalar söyleyin bana, ben kimim?
söyleyin, söyleyin ben miyim yoksa?
arzı boynuzunda taşıyan öküz?
bela mimarının seçtiği arsa,
hayattan muhacir, eşyadan öksüz...
hayattan muhacir eşyadan öksüz olmak nasıl bir güzel canlı dehşetli tariftir! ya bela mimarının seçtiği arsa? enfes...
öğrenildiğinde hoşa gitmeyeceği tahmin edilebilen şeylere duyulan derin öğrenme iştiyakı bela mimarının arsaya çaktığı kazık olabilir mi? sınır bakımından yani. bir sınır olduğunu bilmek ferahlatıcı:)
kaybeden olmak mı kötüdür kaybolan mı? kendini kendi içinde ya da bilmediği bozkırlarda kaybetmiş biri bulmaya en yakın olan olabilir mi? kaybetmekse sözünü etmeye değmez:)
hoşgeldin reha...sefalar getirdin...uzunca kal dilersen, arkana minder de veririm.
insan kendisinin kurdudur...kurtsa hayattır.
çok güzel yeni güzelliklerim var:) "ümit" kelimesini yüksek sömürülmüşlük düzeyinden dolayı kullanasım yok, kelimesiz güzel ümitler içinde kendime verebileceğim çok güzel şeyler olduğunun bilincindeyim sadece. kirli paçavralardan arınıp çırılçıplak dereye girmek gibi, nefes gibi, temiz gibi.
15 Eylül 2010 Çarşamba
5 Eylül 2010 Pazar
MELANKOMİK NOTLAR 6
bu akşamki istiklal masasında 9 kişiydik...benim dışımdakilerin 6'sı bayan 2'si gaydi!!!şaka gibi!...çoklukla yokluğun aynı şey olduğunu tek başına ispatlar nitelikteydi masa benim için:) bitmedi ama...masadakilerin 3'ü psikiyatrist 2'si psikologdu! biri de doktor...bu da "iyi olacak hastanın doktor ayağına gelirmiş" sözünün yanlışlığının ispatı:)) ramazan günü alkollü masada ne işimin olduğu da ayrı konu! soda içtim gerçi ama...ne gerek var di mi? yarım saatte sıkıldım zaten, arkadaşımı dürtüm, boğaza kaçtık:)
oh be u2 nihayet:)
ne yapsam eksik... fena halde herhangi bir hiç bir yerde olasım var. sığamıyorum hiç bir yere.
bende sığar bu cihan, ben bu cihana sığmazam.
üşüttüm, ateşim var gibi, hasta oluyorum sanırım. gece yatarken oldu biliyorum. ya da vücut halsiz düştü, biraz üşütünce oldu ya da ikisi birden...ya da klima çarptı ya da bu gün arabada soğukta cam açık kısa kol çok yol yaptım....uff bilmiyorum, sebebinin önemi de yok, tek bildiğim kusasım var ve yatak döşek olmak istemiyorum, kendime ayakta olarak lazımım bu günler...bi bu eksikti...itirazım yok ama, çok şükür.
kaçır beni kadraj al beni grafik, güzel çıkıyor çıngıraklarınızın sesi.
istanbul! seni seviyorum.
oh be u2 nihayet:)
ne yapsam eksik... fena halde herhangi bir hiç bir yerde olasım var. sığamıyorum hiç bir yere.
bende sığar bu cihan, ben bu cihana sığmazam.
üşüttüm, ateşim var gibi, hasta oluyorum sanırım. gece yatarken oldu biliyorum. ya da vücut halsiz düştü, biraz üşütünce oldu ya da ikisi birden...ya da klima çarptı ya da bu gün arabada soğukta cam açık kısa kol çok yol yaptım....uff bilmiyorum, sebebinin önemi de yok, tek bildiğim kusasım var ve yatak döşek olmak istemiyorum, kendime ayakta olarak lazımım bu günler...bi bu eksikti...itirazım yok ama, çok şükür.
kaçır beni kadraj al beni grafik, güzel çıkıyor çıngıraklarınızın sesi.
istanbul! seni seviyorum.
4 Eylül 2010 Cumartesi
ANLAM, BİLİMSELLİK FALAN
Aslolan mutlu olmak değildir. “mutlu olmak” diye bir şey yoktur zaten “mutsuz olmamak” vardır ki tıpkı mutsuz olmak gibi mutlu olmamak da geçicidir, bir sonu vardır. Aslolan acıdır, mutlu olduğumuzu düşündüğümüz anlar acıdan geçici bir süre muaf olduğumuz zamanlardır. Tıpkı ağrı kesicinin etkisi gibi, tıpkı duygusal ağrı kesiciler sayabileceğimiz antidepresan ilaçların etkisi gibi. (Tam olarak öyle değil aslında) Acı çekeriz çünkü içimizde taşımak zorunda olduğumuz bir şeyler bu dünyaya ait değildir ve bu şeylerin şiddetli sıla hasreti bizi üzer. Hüzünlü bir şarkıdan zevk almamızın sebebinin bu olduğunu düşünüyorum. Aşkın kaynağı da budur...Aşk olmadan meşk olmaz.
Pişen tost ekmeğinin ters çevrilmek için kapakların açıldığı sırada hissettiği o kısa süreli ferahlıktan başka bir şey değil mutluluk...Aslolan pişmektir.
Amaç mutlu olmak değil anlamı bulmaktır. Anlam arayışı içindeki biri de mutluluğa yakın duramaz zaten.
“Anlam” bu dünyada üretilmiş bir şey değildir. Anlam bu dünyaya ait değildir, başka bir dünyadan ithaldir çünkü aklı akıla referans gösteremeyiz. Dillere dolanmış iğrenç “bilimsel” kelimesi bu sebepten bilime en aykırı en uzak kelimedir. Gerçek bilim insanı hiçbir zaman emin olamaz, şüpheyle yaşamak cezasını kabul etmiş, hatta şüpheyi şiar edinmiş sıkıntılı kişilerdir gerçek bilim insanları… Profesör olduğu için branşı hakkında söylediği her şeyin kendinden akademik ünvan olarak daha aşağıda bulunan kimselerce sorgulanmadan benimsenmesini isteyen kişilerin bu kendilerinden emin duruşları onların bilime uzaklıklarına ispattır, peşinde oldukları şeyin gerçekler, sadece gerçekler değil de ünvanlar olduğunun kanıtıdır. Bilimsel bilimsel konuşa konuşa ölürler, bir çoğu hiçbir yeni şey söyleyemeden ölür…Doktora tezlerinin çalıntı olması, makalelerinin çeviri olması bu kişileri rahatsız etmez. Ünvanları kendilerine kolay tatmin sağladığı sürece rahattırlar, tatminleri de mastürbatiftir.
Çocuğunun sıkıntılarına katlanmayan anneler olmasaydı hayat var olamazdı, insanoğlu neslini devam ettiremezdi. Kendi başının çaresine bakabilecek yaşa gelene dek annesine sürekli eziyet ve sorumluluk yükleyen bebek dünyanın en aciz varlığıdır… Annenin eziyetini çekilir kılan şey yavrusuna sevgisidir. Ve sevgi de bu dünyaya ait bir kavram değildir, ithaldir…
Karmakarışık ve çok çeşitli organizmaların evrimle 4.5 milyar yılda oluştuğuna inanan kişiler insan aklının 4.5 milyar yılı algılayamadığı için evrimin saçma göründüğünü söylerler. Kendi akıllarının da insan aklı olduğu halde o 4.5 milyar yılı nasıl kavradığını tabi ki anlamış değilim ancak benim asıl şaşırdığım annenin yavrusuna duyduğu sevginin de bu 4.5 milyar yılda geliştiğine inanabiliyor olmaları. Materyalist olan bu kişiler maddi olmayan şeylerin, duyguların da fiziksel bir süreç olan evrimle ortaya çıkabileceklerine inanıyor. Apaçık ortada duran “kasıt”ı görmezden gelip ümitleri 4.5 milyar yılın anlaşılmazlığına bağlamak son derece zavallı bir teselli talebi.
Sebep sonuç ilişkileri ters tarafta duran kişiler tarafından rahatlıkla tersten kurulabilir. Bir yaratıcının var olmadığını savunanlar insanoğlunun anlamlandırma ihtiyacının tanrıları ve dinleri yarattığını söylerler. Bir yaratıcının varlığına inananlar ise her şeyden önce o “anlam”ın var olduğunu ve o anlam üzre yaratıcı tarafından yaratıldığımızı ve bu dünyaya gönderildiğimizi söylerler.
“Anlam”ın her şeyden önce var olduğunu kabul ettikten sonra her şeyi anlamlandırmak mümkün…Ancak aslolanın “anlamsızlık” olduğunu, anlam arayışının saçma olduğunu, anlamın var olmadığını savunanlar için her şeyin boşlukta olması beklenirken onlar kaynağı belirsiz yerlerden anlamlar üreterek sevgiden bahsedebiliyorlar, aşktan bahsedebiliyorlar. Bu apaçık bir tutarsızlıktır. Öldükten sonra her şeyin biteceğini, sahip olduğumuz tek şey olan bedenimizin saprofitler tarafından yenip tüketileceğini iddia eden biri olsaydım şahsen hedonist olurdum, pragmatist, makyevelist olurdum, ilkesiz olurdum, içgüdülerimden başka kulak verdiğim hiçbir şey olmazdı. Madem ki ölünce her şey bitiyor, madem ki anlam anlamsızlıktadır ben öldükten sonra geri kalanlar neden beni ilgilendirsin ki? Vicdanım neden var ki, neden içim sızlıyor? Vicdan da elbette ki bu dünyada üretilmiş bir değer değil, merhamet de öyle… Ölünce her şeyin biteceğine inananların çocuklarını neden sevdiklerini anlamaları bu hesapla anlamsızdır. Sevmeleri anlamsız değildir neden sevdiklerini anlamaları anlamsızdır çünkü onlar kabul etmeseler de var olan şeyler vardırlar…. Çok sevdikleri yakınlarını kaybettiklerinde o yakını ile ilgisinin tamamen bittiğine inanmaları gerekirken bir gün bir yerlerde kavuşacaklarına inanmamaları da anlamsızdır. Maddeden başka şeylere anlam verebilen, değer verebilen birinin ölümden sonrasının olmadığını düşünmesi çelişkidir.
Bu arada “akıl” da bu dünyaya ait bir kavram olamaz, ithal bir kavram olmak zorunda. Geri geri geri gidince en son ulaştığım nokta aklın her şeyden önce var olması zorunluluğudur, kaynağının bu alem olmasının anlamsız oluşudur…
Pişen tost ekmeğinin ters çevrilmek için kapakların açıldığı sırada hissettiği o kısa süreli ferahlıktan başka bir şey değil mutluluk...Aslolan pişmektir.
Amaç mutlu olmak değil anlamı bulmaktır. Anlam arayışı içindeki biri de mutluluğa yakın duramaz zaten.
“Anlam” bu dünyada üretilmiş bir şey değildir. Anlam bu dünyaya ait değildir, başka bir dünyadan ithaldir çünkü aklı akıla referans gösteremeyiz. Dillere dolanmış iğrenç “bilimsel” kelimesi bu sebepten bilime en aykırı en uzak kelimedir. Gerçek bilim insanı hiçbir zaman emin olamaz, şüpheyle yaşamak cezasını kabul etmiş, hatta şüpheyi şiar edinmiş sıkıntılı kişilerdir gerçek bilim insanları… Profesör olduğu için branşı hakkında söylediği her şeyin kendinden akademik ünvan olarak daha aşağıda bulunan kimselerce sorgulanmadan benimsenmesini isteyen kişilerin bu kendilerinden emin duruşları onların bilime uzaklıklarına ispattır, peşinde oldukları şeyin gerçekler, sadece gerçekler değil de ünvanlar olduğunun kanıtıdır. Bilimsel bilimsel konuşa konuşa ölürler, bir çoğu hiçbir yeni şey söyleyemeden ölür…Doktora tezlerinin çalıntı olması, makalelerinin çeviri olması bu kişileri rahatsız etmez. Ünvanları kendilerine kolay tatmin sağladığı sürece rahattırlar, tatminleri de mastürbatiftir.
Çocuğunun sıkıntılarına katlanmayan anneler olmasaydı hayat var olamazdı, insanoğlu neslini devam ettiremezdi. Kendi başının çaresine bakabilecek yaşa gelene dek annesine sürekli eziyet ve sorumluluk yükleyen bebek dünyanın en aciz varlığıdır… Annenin eziyetini çekilir kılan şey yavrusuna sevgisidir. Ve sevgi de bu dünyaya ait bir kavram değildir, ithaldir…
Karmakarışık ve çok çeşitli organizmaların evrimle 4.5 milyar yılda oluştuğuna inanan kişiler insan aklının 4.5 milyar yılı algılayamadığı için evrimin saçma göründüğünü söylerler. Kendi akıllarının da insan aklı olduğu halde o 4.5 milyar yılı nasıl kavradığını tabi ki anlamış değilim ancak benim asıl şaşırdığım annenin yavrusuna duyduğu sevginin de bu 4.5 milyar yılda geliştiğine inanabiliyor olmaları. Materyalist olan bu kişiler maddi olmayan şeylerin, duyguların da fiziksel bir süreç olan evrimle ortaya çıkabileceklerine inanıyor. Apaçık ortada duran “kasıt”ı görmezden gelip ümitleri 4.5 milyar yılın anlaşılmazlığına bağlamak son derece zavallı bir teselli talebi.
Sebep sonuç ilişkileri ters tarafta duran kişiler tarafından rahatlıkla tersten kurulabilir. Bir yaratıcının var olmadığını savunanlar insanoğlunun anlamlandırma ihtiyacının tanrıları ve dinleri yarattığını söylerler. Bir yaratıcının varlığına inananlar ise her şeyden önce o “anlam”ın var olduğunu ve o anlam üzre yaratıcı tarafından yaratıldığımızı ve bu dünyaya gönderildiğimizi söylerler.
“Anlam”ın her şeyden önce var olduğunu kabul ettikten sonra her şeyi anlamlandırmak mümkün…Ancak aslolanın “anlamsızlık” olduğunu, anlam arayışının saçma olduğunu, anlamın var olmadığını savunanlar için her şeyin boşlukta olması beklenirken onlar kaynağı belirsiz yerlerden anlamlar üreterek sevgiden bahsedebiliyorlar, aşktan bahsedebiliyorlar. Bu apaçık bir tutarsızlıktır. Öldükten sonra her şeyin biteceğini, sahip olduğumuz tek şey olan bedenimizin saprofitler tarafından yenip tüketileceğini iddia eden biri olsaydım şahsen hedonist olurdum, pragmatist, makyevelist olurdum, ilkesiz olurdum, içgüdülerimden başka kulak verdiğim hiçbir şey olmazdı. Madem ki ölünce her şey bitiyor, madem ki anlam anlamsızlıktadır ben öldükten sonra geri kalanlar neden beni ilgilendirsin ki? Vicdanım neden var ki, neden içim sızlıyor? Vicdan da elbette ki bu dünyada üretilmiş bir değer değil, merhamet de öyle… Ölünce her şeyin biteceğine inananların çocuklarını neden sevdiklerini anlamaları bu hesapla anlamsızdır. Sevmeleri anlamsız değildir neden sevdiklerini anlamaları anlamsızdır çünkü onlar kabul etmeseler de var olan şeyler vardırlar…. Çok sevdikleri yakınlarını kaybettiklerinde o yakını ile ilgisinin tamamen bittiğine inanmaları gerekirken bir gün bir yerlerde kavuşacaklarına inanmamaları da anlamsızdır. Maddeden başka şeylere anlam verebilen, değer verebilen birinin ölümden sonrasının olmadığını düşünmesi çelişkidir.
Bu arada “akıl” da bu dünyaya ait bir kavram olamaz, ithal bir kavram olmak zorunda. Geri geri geri gidince en son ulaştığım nokta aklın her şeyden önce var olması zorunluluğudur, kaynağının bu alem olmasının anlamsız oluşudur…
14 Temmuz 2010 Çarşamba
üşümüz gökte o yalnız bulut
desen ki denizin tuzu
çiğ düşmüş kadife donlu patlıcanlar
desen ki kendilerinden karga çığlılarıyla kaçanlar
en fakiri en zengini çirkini ve orospusu
seni unutmuş olsun
sen ki üşümüş gökte o yalnız bulutsun
kıskanmadığın cömert bir maviliğin ortasında o
bildiğin yalnızlığın ellerinden tutmuşsun
desen ki unutulmuşsun
..................
sisler bulvarına akşam çöküştü
omuzlarımıza çoktan çökmüştü
kesik birer kol gibi yalnızdık
...................
böyle şiir yazınca, hatta şiirleri parça parça yazınca daha havalı oluyor ihtimal...ama ondan değil başka bi şeyden dolayı yazmışımdır ben belki de.
arabeskin böyle tavan yaptığı günlerde gözüne dünya kaçmış ölümlüler gibi ordan oraya seğirtirken yapılacak son şey söylemek olmalıdır. söyleyesin çoksa en fazla şarkı türkü falan söylemelisin, şiir alıntıları falan yapmalısın...aksi türlüsü metal gözlüklere iyi gelmez.
içimizin derinlerinde bir yerlerinde bu dünyaya ait olmayan bir şeyleri taşıyor oluşumuz başlıca sorunumuzdur. başka bir alemden getirdiğimiz bu aleme ait olamayacak kadar gerçek ve kırılgan bir şeyden bahsediyorum. sorunun asıl sebebi bu olmakla birlikte sorunun aslı bu değil. o şeyin ağzına yesin de doysun diye bu dünyadan olan gıdalar sokuşturuyoruz ki bu dünyadan olmayan o güzel şey kusuyor haliyle. bu zorla tıkma işine sembolleştirme diyoruz. iyi...
sıkıldım, sonra yazarım belki...
türkü söylemek dedim ya...tam kapatırken aklıma geldi...
gezsem de dünyanın dört bucağını
vallahi gözüme yine boş gelir
gönül arzu eder dostu cananı
sızlar eski yaram gözden yaş gelir
el diyarı mesken olmaz insana
yürekten kul ise cananın sana
hal bilmez hoyratı sararsan cana
ağustos ayında başa kış gelir...
bedia akartürk çok fena güzel söyler bunu.
çiğ düşmüş kadife donlu patlıcanlar
desen ki kendilerinden karga çığlılarıyla kaçanlar
en fakiri en zengini çirkini ve orospusu
seni unutmuş olsun
sen ki üşümüş gökte o yalnız bulutsun
kıskanmadığın cömert bir maviliğin ortasında o
bildiğin yalnızlığın ellerinden tutmuşsun
desen ki unutulmuşsun
..................
sisler bulvarına akşam çöküştü
omuzlarımıza çoktan çökmüştü
kesik birer kol gibi yalnızdık
...................
böyle şiir yazınca, hatta şiirleri parça parça yazınca daha havalı oluyor ihtimal...ama ondan değil başka bi şeyden dolayı yazmışımdır ben belki de.
arabeskin böyle tavan yaptığı günlerde gözüne dünya kaçmış ölümlüler gibi ordan oraya seğirtirken yapılacak son şey söylemek olmalıdır. söyleyesin çoksa en fazla şarkı türkü falan söylemelisin, şiir alıntıları falan yapmalısın...aksi türlüsü metal gözlüklere iyi gelmez.
içimizin derinlerinde bir yerlerinde bu dünyaya ait olmayan bir şeyleri taşıyor oluşumuz başlıca sorunumuzdur. başka bir alemden getirdiğimiz bu aleme ait olamayacak kadar gerçek ve kırılgan bir şeyden bahsediyorum. sorunun asıl sebebi bu olmakla birlikte sorunun aslı bu değil. o şeyin ağzına yesin de doysun diye bu dünyadan olan gıdalar sokuşturuyoruz ki bu dünyadan olmayan o güzel şey kusuyor haliyle. bu zorla tıkma işine sembolleştirme diyoruz. iyi...
sıkıldım, sonra yazarım belki...
türkü söylemek dedim ya...tam kapatırken aklıma geldi...
gezsem de dünyanın dört bucağını
vallahi gözüme yine boş gelir
gönül arzu eder dostu cananı
sızlar eski yaram gözden yaş gelir
el diyarı mesken olmaz insana
yürekten kul ise cananın sana
hal bilmez hoyratı sararsan cana
ağustos ayında başa kış gelir...
bedia akartürk çok fena güzel söyler bunu.
10 Haziran 2010 Perşembe
MELANKOMİK NOTLAR 4
Yazmamışım ne zamandır. Yazmak için doğru bir zaman varsa o da şimdi olmalı. Ama yazasım yok.
Net olmayan alan çok derin. Yüzme de bilmiyorum. Sanırım.
Dertliyim ruhuma hicranımı sardım da yine diye başlayan şey şarkıydı di mi Cevat abi? Evet Benjamin.
34’lere iş lütfen…
Ahmet abi, güzelim. Bir mendil nasıl kanar? Diş değil tırnak değil….Edip CANSEVER
Fakat alıp verilür bir selam kalmıştır…. NABİ
Ben gidip başıma belalar aramışım, O kalıp mevlasını bulmuş…. Attila İLHAN
Kim ki o kalıp mevlasını bulan? Yalan anasını satiim, sadece kalmıştır o.
Akşam baktım, elimdeki filmlerin % 39.82 sini harici harddisklere kaydetmişim. Bu yüzde 1 ay önce de böyleydi. Arttırmak lazım.
Şimdi uzanıp öyle Kanlıca’nın orta yerinden Hisar’a doğru ne yüzdürmek lazımdı? Unuttum orasını. Benim uzanasım yok kanlıca, sen üstüne rahat bişiler giy, nereye istiyorsan git oraya uzan. Ya da sittir git en temizi.
Şimdi aslında birden fazla kişilik sanılan bazı olaylar son derece tek kişilik. Galat-ı meşhur sahih-i lügatten evla falan değil bu konuda, yanlış herkes tarafından öyle bilinen olsa bile gene yanlıştır. Bi de zer düz palan vursan eşek yine eşektir var. Paşalığın kötüyse de Ziya’lığında sorun yok sayın rahmetli. Bazı konular seni aşar ama, ne demiş Şeyhülislam Yahya;
Ders-i aşkın müşkilin Yahya nice haleylesin,
Söyleyenler kendini blmez, bilenler söylemez.
Manasızca diye bi dil olsaydı o dili öğreten kursta hoca olurdum. Güzel olurdu valla.
Hayat beni bi müddet yok yazsan? Söz bak kısa bi müddet. Şunca yıl olmuş daha bir gün kullanılmış yıllık iznim yok. Kullanılmış cümlelerim var sadece.
Hayat “masumiyet” filmi gibisin. Ama masum değilsin.
Bu beyinde dönüp duran düşünceler meselesi de yalan. Gerçekten dönen bir şeyler olsaydı bazı durumlarda merkezkaç kuvvetine dayanamayıp oraya buraya fırlardı o şeyler. Fırlıyorlardır belki de.
Hayatımın kalanını bi karikatür kahramanı olarak tamamlamak istiyorum. Kitaplığın bir köşesinde unutulmuş sıkıcı bir kitabın içinde unutulmuş ayraç olmak da fena fikir değil. Bir internet sayfası metni de olabilirim. Ama google aramalarında çıkmamak kaydıyla.
Maviden siyaha geçiş degrade olamadı. Olsun. Hem kırmızı yandımı duracaksın. Yeşile küfredesim var. Sarı da çok kahpe. Beyaz giyince söz oluyordu di mi? Olsun.
Uf ya bi telefon çalsa şu 34 lere iş gelse…en banko makinalar piyasada full yatıyor. Fena çok.
Çaldı ama saçma sapan bişi için.
Git şimdi sen eylülde gel. Eylüle kalmaz gelirim ben ya da. Şarkıydı di mi bu da? Ne saçma.
Hemzemin geçitlerden arabayla geçerken sağa-sola 40 kere bakıyorum, çok korkuyorum trenin altında uzun uzun ezileceğim diye. Işıklara da güvenmiyorum, haberlere "sinyalizasyon hatası" diye haber olmak var. Ama beni asıl bitiren sinyalizasyon değil de sembolizasyon hatası...Bişiler hep yanlış yunluş sembolize olup duruyor kafada. Sonra yanılmış bir kapı olarak hep kendi üstüme kapanıyorum. Kötü oluyor.
Bi de...Yoruldum her yol ağzında kendime rastlamaktan....Ahmet ERHAN
Net olmayan alan çok derin. Yüzme de bilmiyorum. Sanırım.
Dertliyim ruhuma hicranımı sardım da yine diye başlayan şey şarkıydı di mi Cevat abi? Evet Benjamin.
34’lere iş lütfen…
Ahmet abi, güzelim. Bir mendil nasıl kanar? Diş değil tırnak değil….Edip CANSEVER
Fakat alıp verilür bir selam kalmıştır…. NABİ
Ben gidip başıma belalar aramışım, O kalıp mevlasını bulmuş…. Attila İLHAN
Kim ki o kalıp mevlasını bulan? Yalan anasını satiim, sadece kalmıştır o.
Akşam baktım, elimdeki filmlerin % 39.82 sini harici harddisklere kaydetmişim. Bu yüzde 1 ay önce de böyleydi. Arttırmak lazım.
Şimdi uzanıp öyle Kanlıca’nın orta yerinden Hisar’a doğru ne yüzdürmek lazımdı? Unuttum orasını. Benim uzanasım yok kanlıca, sen üstüne rahat bişiler giy, nereye istiyorsan git oraya uzan. Ya da sittir git en temizi.
Şimdi aslında birden fazla kişilik sanılan bazı olaylar son derece tek kişilik. Galat-ı meşhur sahih-i lügatten evla falan değil bu konuda, yanlış herkes tarafından öyle bilinen olsa bile gene yanlıştır. Bi de zer düz palan vursan eşek yine eşektir var. Paşalığın kötüyse de Ziya’lığında sorun yok sayın rahmetli. Bazı konular seni aşar ama, ne demiş Şeyhülislam Yahya;
Ders-i aşkın müşkilin Yahya nice haleylesin,
Söyleyenler kendini blmez, bilenler söylemez.
Manasızca diye bi dil olsaydı o dili öğreten kursta hoca olurdum. Güzel olurdu valla.
Hayat beni bi müddet yok yazsan? Söz bak kısa bi müddet. Şunca yıl olmuş daha bir gün kullanılmış yıllık iznim yok. Kullanılmış cümlelerim var sadece.
Hayat “masumiyet” filmi gibisin. Ama masum değilsin.
Bu beyinde dönüp duran düşünceler meselesi de yalan. Gerçekten dönen bir şeyler olsaydı bazı durumlarda merkezkaç kuvvetine dayanamayıp oraya buraya fırlardı o şeyler. Fırlıyorlardır belki de.
Hayatımın kalanını bi karikatür kahramanı olarak tamamlamak istiyorum. Kitaplığın bir köşesinde unutulmuş sıkıcı bir kitabın içinde unutulmuş ayraç olmak da fena fikir değil. Bir internet sayfası metni de olabilirim. Ama google aramalarında çıkmamak kaydıyla.
Maviden siyaha geçiş degrade olamadı. Olsun. Hem kırmızı yandımı duracaksın. Yeşile küfredesim var. Sarı da çok kahpe. Beyaz giyince söz oluyordu di mi? Olsun.
Uf ya bi telefon çalsa şu 34 lere iş gelse…en banko makinalar piyasada full yatıyor. Fena çok.
Çaldı ama saçma sapan bişi için.
Git şimdi sen eylülde gel. Eylüle kalmaz gelirim ben ya da. Şarkıydı di mi bu da? Ne saçma.
Hemzemin geçitlerden arabayla geçerken sağa-sola 40 kere bakıyorum, çok korkuyorum trenin altında uzun uzun ezileceğim diye. Işıklara da güvenmiyorum, haberlere "sinyalizasyon hatası" diye haber olmak var. Ama beni asıl bitiren sinyalizasyon değil de sembolizasyon hatası...Bişiler hep yanlış yunluş sembolize olup duruyor kafada. Sonra yanılmış bir kapı olarak hep kendi üstüme kapanıyorum. Kötü oluyor.
Bi de...Yoruldum her yol ağzında kendime rastlamaktan....Ahmet ERHAN
20 Nisan 2010 Salı
mavi siyah günde dili süslemek
güzel şeylerin olması da olası...ispatlı tespitli saatler şahit....bir de sabah ezanı.
18 Şubat 2010 Perşembe
MELANKOMİK NOTLAR 3
Requiem for a dream’i izledim akşam. Her ne kadar beklediğim gibi olmasa da pek güzel bir filmdi Allah için. Beklediğim gibi çıkmadı çünkü film müziğinden bile güzel, filmin adı da filmin kendinden güzel:) Requiem kelimesini anlamının ne olduğunu bilmeden sevmiştim zaten, anlamı da kelimeyle gayet uyumlu…ne güzel:)
Bir deliler evinin yalan yanlış anlatılan kısa tarihini zevkle okuyorum şu günler. Memleketimden insan manzaraları gibi standart bir olay örgüsü yok, onun yerine kişileri tanıtıcı olaycıklarla ve tasvirlerle doldurulmuş kitap. İleri kısımlarda değişir belki durum ama öyle olacağını sanmıyorum. Bu kitabı okumak mezelerle karnını doyurmak gibi, alışılmışın dışında (belki de yanlış) ama çok güzel:)
Canım çok sıkkın, sebepsiz falan değil ciddi bir reklamasyondan dolayı sıkkın…Geçecek…
Eleni Karaindrou! İnsan değilsin sen !!!
Girl with a pearl earring’teki Scartlet Johanssonu’un ifadeleri, beyaz masumiyeti, yüzündeki ışıklar çok güzeldi.
İlk müzikli foto gösteri dosyamı yaptım dün akşam, karma fotolar, pazar günü de gösterilecek B.çekmece kültür merkezi’nde. Gösterilmesi kısmı önemli değil fakat caravansary eşliğinde fotoları akarken izlemek hoş:)
Bu yazıları birileri okusun diye yazmıyorum, okunmadığını da biliyorum ki neden okunsun zaten:) Monitörden yazı okumak eziyetli bir faaliyet, ayrıca herkesin zırvası kendine, şimdiye kadar okumam rica edilen bloglar söz konusu olduğunda ya sessiz kaldım ya da okumuş gibi yaptım:) Kendim için yazıyorum bunları, herkesin ulaşabileceği bir ortamda yayınlanması gerekli disiplini temin için sadece.
Memento’yu çok merak ediyordum her nedense… Güzel bir film ama bana göre değil.
Çocukken ağlamak için girdiğim divanın altında biten ağlamayı müteakip hakim olan iç sessizliği sevdiğim gibi şimdi de aşırı sinirlendiğimde ya da çok üzüldüğümde üzerime çöken dingin ruh halini seviyorum. Kaybedilmemesi için çaba sarfedilen şeyin kaybedilmesinin verdiği tuhaf rahatlık….
Bir deliler evinin yalan yanlış anlatılan kısa tarihini zevkle okuyorum şu günler. Memleketimden insan manzaraları gibi standart bir olay örgüsü yok, onun yerine kişileri tanıtıcı olaycıklarla ve tasvirlerle doldurulmuş kitap. İleri kısımlarda değişir belki durum ama öyle olacağını sanmıyorum. Bu kitabı okumak mezelerle karnını doyurmak gibi, alışılmışın dışında (belki de yanlış) ama çok güzel:)
Canım çok sıkkın, sebepsiz falan değil ciddi bir reklamasyondan dolayı sıkkın…Geçecek…
Eleni Karaindrou! İnsan değilsin sen !!!
Girl with a pearl earring’teki Scartlet Johanssonu’un ifadeleri, beyaz masumiyeti, yüzündeki ışıklar çok güzeldi.
İlk müzikli foto gösteri dosyamı yaptım dün akşam, karma fotolar, pazar günü de gösterilecek B.çekmece kültür merkezi’nde. Gösterilmesi kısmı önemli değil fakat caravansary eşliğinde fotoları akarken izlemek hoş:)
Bu yazıları birileri okusun diye yazmıyorum, okunmadığını da biliyorum ki neden okunsun zaten:) Monitörden yazı okumak eziyetli bir faaliyet, ayrıca herkesin zırvası kendine, şimdiye kadar okumam rica edilen bloglar söz konusu olduğunda ya sessiz kaldım ya da okumuş gibi yaptım:) Kendim için yazıyorum bunları, herkesin ulaşabileceği bir ortamda yayınlanması gerekli disiplini temin için sadece.
Memento’yu çok merak ediyordum her nedense… Güzel bir film ama bana göre değil.
Çocukken ağlamak için girdiğim divanın altında biten ağlamayı müteakip hakim olan iç sessizliği sevdiğim gibi şimdi de aşırı sinirlendiğimde ya da çok üzüldüğümde üzerime çöken dingin ruh halini seviyorum. Kaybedilmemesi için çaba sarfedilen şeyin kaybedilmesinin verdiği tuhaf rahatlık….
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
Öne Çıkan Yayın
ÇOK GÜZELSİN GİTME DUR NOKTASI
Şahsi tarihimizin tekerrür ede ede gözümüze sokmaya çalıştığı toplamda sadece tek bir şey vardır belki de: O aslında öyle değil. Taz...
-
sen istinye'de bekle ben buradayım içimde köpek gibi havlayan yalnızlığım belki gelmem gelemem 5 dakika bekle git çünkü ben bu...
-
http://www.imdb.com/title/tt1120985/?ref_=nv_sr_1 Blue Valentine. Bir film blogu açmış olsaydım yazacak hayli şeyim olurdu muhtemelen...
-
Şahsi tarihimizin tekerrür ede ede gözümüze sokmaya çalıştığı toplamda sadece tek bir şey vardır belki de: O aslında öyle değil. Taz...