7 Kasım 2015 Cumartesi

BİR RUBAİ

“Öptü beni : “Bunlar, kainat gibi gerçek dudaklardır,” dedi.
“Bu ıtır senin icadın değil, saçlarımdan uçan bahardır,” dedi.
“İster gökyüzünde seyret, ister gözlerimde :
körler onları görmese de, yıldızlar vardır.”  dedi.”

Bir Nazım Hikmet rubaisi. Öteden beri sevmişimdir. Geçen gün söz konusu oldu, aklıma düştü, beni düşünmeye sevk etti.

Lalettayin yazılmış görünümlü bu dörtlükte ince işçilik var. Kelime seçimleri adeta bir dehanın ürünü.. Neticede bir şeyler anlatma ihtiyacı doğurdu bu rubai bende, diyeceklerimi bir Haşim şiiri üzerinden de diyebilirdim ama Nazım Hikmet üzerinden söylemek çok daha işlevsel. Önce müzikten sonra anlamdan bahsedeceğim.

MÜZİK:
Malumdur, “ölçü de neymiş, şiiri kalıplara sokan, özgürlükten mahrum bırakan feodal bir adettir bu.  Kafiye de öyle, ucuz feodal işler bunlar. Şiir serbest olmalıdır.”şeklindeki moda görüş hayli zamandır baskın.
Şiirin serbest olması ile gelişigüzel olması arasındaki farkı kavrayamayan bu zihniyet bu hesapla şiirle düz yazı arasındaki farklı açıklayamaz. Düz yazının da çarpıcı, etkili olması söz konusudur, mümkündür ama şiir başka bir şeydir. Neydir?

Çok basit. Şiirin müziği vardır. Vakt-i zamanında akıllı birileri boş toprak testilere vura vura ölçü diye bişi icat etmiş, bir şablon. Bu şablona uyulduğunda metin otomatik olarak ahenk kazanıyor. Bi çeşit kolaylık yani. Nitekim Attila İlhan “ölçülü şiir yazmak kolaydır çünkü önünüzde size yol gösteren bir şablon vardır. Asıl zor olan serbest yazmaktır çünkü serbest şiir yazarken her seferinde yeni bir ölçü icat etmek zorundasınızdır.” der.

Ahengin ölçü ve kafiyeden ibaret olduğunu zanneden bir kafa da vardır, yanlıştır. Başka pek çok şey vardır ahengi belirleyen-etkileyen. Müzikten bahsediyorsak eğer, şiirin ses birimi hecedir. (Anlam birimi kelime) Hecelerin ses özellikleri ve sıralanış şekillerini notaların arka arkaya dizilip senfoniyi oluşturması gibi düşünmek mümkün. Bununla beraber cümlelerin uzunluk-kısalığı ve birbirleri ardına diziliş şekilleri de ahengi çok etkiler. Çok! Redif, ses yinelemeleri vs. daha pek çok şey ahengi etkiler-belirler, oldukça karmaşık bir iştir bu bakışla ahenk. Meraklısı şu kitabı okuyarak kafasını karıştırabilir, üniversitedeyken okumuştum. Öööğ gelmişti artık detaylardan ama faydalı bir eserdir:
http://www.idefix.com/kitap/siir-dili-ve-turk-siir-dili-dogan-aksan/tanim.asp?sid=PVJHXDZNSD2DYOLG5PYT
Bu konuda Mehmet Kaplan’ın şu kitapları da çok iyidir:
http://www.idefix.com/kitap/siir-tahlilleri-2-cumhuriyet-devri-turk-siiri-mehmet-kaplan/tanim.asp?sid=IIWETH3EOI6I77BSRN8V&gclid=CLvVlMCn_sgCFePnwgodsVEFjA


Nazım Hikmet’in Türk şiirine getirdiği güzellik ritimdir. Bu kısa rubai de hem ritim hem melodi  bakımından şaheser bir örnektir. Adamın ölçü kullanmadan elde ettiği müziğin muhteşemliği fark edildiğinde sadece anlamdan ibaret metinlerin aslında şiir falan olmadığı çok kolay anlaşılır. Ama dediğim gibi…bunun için bu rubaideki üst düzey müziği  duyabiliyor olmak gerek.

Nazım Hikmet ölçü kullanmadığı için “yeni” sayılıyor. Özellikle Garip Akımı’ndan sonra “aslolan”mış gibi orta yere kurulan “çağdaş” şiirin temsilcisi sayılıyor. Değil!

Eski zamanlar... Çok solcu bi kız vardı. Şiiri de çok sevdiğini söylüyordu, Nazım Hikmet’in de baş hayranıydı falan. O bilindik cümlelerle Divan Edebiyatı’nın feodal zümrelerin köhnemiş bişileri falan olduğunu anlatıp duruyor, doğru örnek olarak da Nazım Hikmet’i ballandırıyordu. Bi gün şöyle bir konuşma geçti aramızda:
Ben: “Akrep gibisin kardeşim” şiirini bilir misin?
O : E herhalde yani, bayılırım.
Ben: Orada “hani şu derya içre olup deryayı bilmiyen balık” der, doğru mudur?
O : Evet.
Ben : “Neden ‘hani’ diyor orada? ‘Hani’ dediğine göre bilinen bir balıktan bahsediyor olmalı. Bir gönderme var. Neden bahsettiğini biliyor musun?”
O : Haklısın, ama bilmiyorum neden bahsettiğini.
Ben : Hayali’nin “cihan ara cihan içindedir arayı bilmezler, ol mahiler ki derya içredir deryayı bilmezler." beytine gönderme yapıyor orada Nazım. Sen bilmiyorsun ama Nazım Divan Edebiyatı bilirdi..
O : ……
Samimi bir şekilde şok oldu, şok olduğunu da gizlemedi. Hak da verdi bana, öğrenmeye açık biri olduğu için ufku genişlemiş oldu az da olsa.
Başka örnekleri de var.
“Dost bivefa, felek birahm, devran bisükun,
Dert çok, hemdert yok, düşman kavi, tali zebun.”
Bu Fuzuli’ydi.
Bu da Nazım Hikmet:
“Deeeert çok, hemdert yok.
Yüreklerin kulakları sağır.
Hava kurşun gibi ağır.”

Netice-i kelam. Nazım Hikmet özlü şairdir. Müzikten de çok iyi anlar. Onu müzikten bihaber yenilerin yanına koymak çok büyük haksızlık olur. O, müziği bilen eskilerin devamıdır. Ve kendisinin bir “devam” olduğunun çok farkındadır. Kraldan çok kralcı hayranlarının bunun ayrıtında olamayışı…önemsizdir.

Müzikle ilgili bi iki bişi daha… şiirin içindeki müziği süzebilen insan sayısı oran olarak her geçen gün azaldığı için bu işin artık ne alıcısı ne satıcısı kaldı. Okur olsa bile farkında olamayacağı için müzik aramıyor, bu müziği dizayn edebilecek kabiliyette şair de ya yok, ya perakende. Bir kültür öldü. Şiirden önce şiirin müziği öldü, şiir de müziği öldüğü için öldü zaten.
Peki bunca şiirsever, şair ne yazıyor-okuyor? Bütün çarpıcılığını anlam üzerinden kazanmaya çalışan metinler üretiliyor artık sadece. O çarpıcılık da çoğu zaman sıfat tamlamalarına boğulmuş metinlerdeki bir şartlı refleks duygulandırmadan ya da bir kelime oyunundan ibaret. O yere göğe sığdırılamayan Cemal Süreyya, Can Yücel benzeri pek çok şair de bu dediklerime dahil. Arada güzel bir iki bişi söylemişler ama müzik yok, şiir yok! Tumturaklı lafla şiirin birbirine karıştırıldığı, tumturaklı lafın şiir zannedildiği yoksulluk yıllarındayız.

ANLAM:
Rubaiyi tekrar yazasım var:
“Öptü beni : “Bunlar, kainat gibi gerçek dudaklardır,” dedi.
“Bu ıtır senin icadın değil, saçlarımdan uçan bahardır,” dedi.
“İster gökyüzünde seyret, ister gözlerimde :
körler onları görmese de, yıldızlar vardır.”  dedi.”

Seçilen kelimelere dikkat edilirse var olma halinden bahsediliyor ısrarla. Soyuttan somuta doğru bir anlatım, soyutu adeta somut gibi algılatmayı başaran bir ifade.
Necip Fazıl da çok iyi becerir bu soyutu somut gibi algılatma işini, canlı-orijinal benzetmeleriyle benzersiz bir şairdir. Örnek:
“Akrep, nokta nokta ruhumu sokmuş,
Mevsimden mevsime girdim böylece.
Gördüm ki, ateşte, cımbızda yokmuş,
Fikir çilesinden büyük işkence. “
Fikir çilesi gibi soyut bir şeyi anlatırken seçtiği kelimelere dikkat isterim…Muhteşem!

Çok tanrılı zamanların paganist bakışında “gökyüzünde ne varsa yerde onun karşılığı vardır.” inancı vardır. Kainatı gözleye gözleye bu sonuca varmışlar. Astroloji vs. o sebepten bu kadar eski ve her yerde kendini gösteren bir şeydir. İnsanın doğayı en temel algılayışıdır bu.
Tuhaf bir şekilde bilimsel karşılığı da var bunun. Uzaydaki sistemlerle atomun sistemi bire bir aynı. Birbiri etrafında dönen kütleler, kendi aralarında büyük boşluklar, yörüngeler, dönmek, spiral vs. Makro sistemle mikro sistem aynı kafada. Nasa’nın uzayda aradığı ile Cern’in atomda aradığı aynı şeydir belki de…
Tasavvufta da bu motifler yoğun olarak mevcuttur.

Varlık, var olma, hayat, doğum, cinsel birleşme. Bin yıllardır birbiri içinde algılanan kavramlardır bunlar... Pagan kültüründe de, İslam’da da tasavvufta da yüceltilen kavramlardır. Fakat pagan kafası bu kavramları doğrudan tanrı olarak nitelemiş iken İslam “Allah’tan gelenler” şeklinde doğru yerine oturtmuştur bu kavramları. Pagan için amaç ike İslam doğru şekilde sadece araç olduklarını ifade etmiştir. Denizin içindeki denizi bilmeyen balıktır pagan, İslam denizi bilir. İslam’ın putu sevmeyişi, ruhbanlığa karşı oluşu doğrudan eski yanılgılara bir reddiyedir.

“Kainat gibi gerçek dudaklar” ifadesini böyle okumak gerek. Rubaide örtülü bir erotizm var. “Öptü beni” diye başlıyor zaten. Bu erotizm, doğum, hayat, var olma kavramlarının başlangıç noktasıdır.

Koku soyutla somut arasında muhteşem bir köprüdür ve ayrıca çok etkili bir şeydir hem maddi hem ruhsal olarak. İkinci dize tamamen kokuya ayrılmış. Itırın kokusu için “senin icadın değil” derken “sen bunu kafanda yaratmadın yani soyut bir algıdan-fikirden ibaret bir şey değil bu koku… saçlarımdan geliyor ve saçlarım kadar somut-gerçek bir şey bu koku” diyor.
Henüz ana rahmine düşmemiş bir çocuğu “soyut” yahut “yok” diye tarif edersek o soyutun-yokun somut bir bebeğe dönüşmesi sürecinin, var olma sürecinin erotizmle ilgisi kendini çok belli eder.
“Dehr” diye bir kelime var. Tasavvufi  bir kelime.. Anlaşılması zor bir kelimedir. Farklı farklı manalarda kullanılıyormuş gibi görünür ama aslında hep aynı anlamdadır.  Günlük Türkçe’de karşılığı yoktur. “Olan bütün zamanların tümü” demek aslında. Bu haliyle sadece Tasavvufi değil aynı zamanda kuantum fiziğini de doğrudan ilgilendiren bir kelime. “Dünya” manasında da kullanılır ama kasıt farklıdır aslında. “Doğmak, dünyaya gelmek” demezler de mesela “dehre gelmek” derler. Orada dehre gelmekten kastedilen içinde bulunduğumuz insani zaman boyutuna gelmektir. Pek çok zamanın içindeki bir zamana düşmek, dünyaya düşmek. Ruh olarak yaratılmış olmaktır asıl kastedilen.  Ruhların biz doğmadan yaratıldığı ve ölümden sonra bir hayat olduğu göz önüne alınırsa daha iyi anlaşılır. Örnek, Ziya paşa’nın şu muhteşem beyti:
“Azade-ser olurdum asib-i derd ü gamdan
Ya dehre gelmeseydim ya aklım olmasaydı”

Hah işte, bu dehre gelme halini, yaratılma hali, doğup bu dünyaya gelme hali, yoktan var olma hali, yahut varlığın farklı bir şekilde tecelli etmesi şeklinde algıladığımız anda mesele anlaşılmıştır. Koku gibi var mı yok mu belli değil (bellidir aslında, somut partiküller söz konusu ama göz göremiyor. “Göz göremiyorsa yoktur” kafası vardır insanda. Koku var mı yok mu kafası karışır insanın) bir şeyden bahsetmese olmazdı…. Koku yokluktan varlığa bir köprü gibi, önce yok sonra var bir şey ve kaynağı ıtır falan değil saçlar…erotik işler. Itır gibi güzel koktuğuna göre de güzel bir şey olmalı bu “var olma”.

“İster gökyüzünde seyret ister gözlerimde, körler onları görmese de yıldızlar vardır” dizesi için artık bir şey söylemeye gerek bile yok. Gökyüzünde ne varsa yerde karşılığı vardır, türküdeki “kainatın aynasıyım madem ki ben bir insanım” sözü de gelişigüzel söylenmiş bir söz değil. İnsan tüm “var”ın içinde var olan bir “var”dır, müstakil değildir, bağlıdır. Bu müstakil ile bütün, parça ile bütün arasındaki ilişkiyi anlatmaya başlarsam aşkı anlatmış olurum…ama konumuz aşk değil.

Rubaide tek bir tane bile sıfat tamlaması olmayışına da dikkat etmek gerek.
Eskiden de vardı artık iyice boku çıktı bu sıfat tamlaması işinin. Adam “gece” yazamıyor mesela tek başına, illa “uzun gece”, “uzun karanlık gece” diye betimleyecek. Hastalık gibi bir şey bu! Efil efil esen rüzgarlar, soğuk yalnızlıklar, hüzünlü bakışlar vs. cirit atıyor tüm metinlerde. Bu yoğun sıfat kullanımından elde edilmeye çalışılan şey şartlı refleks bir duygulanmadır. Adam sanıyor ki gecenin uzunluğunu belirtirse duygulanacam birden gece uzun diye! “Gece”yi tek başına kullanmaya g.tü yemiyor…Sonuna kadar okumak niyetiyle başladığım pek çok metni bu sıfat tamlamalarından ötürü yarıda hatta başta bırakıyorum, midem kaldırmıyor! Tek sebep bu değil tabi, minnacık fikir için sayfalarca yazılan keçiboynuzu türünden metinleri okumak…zaman kaybı!
Toksindir sıfat. Çok fazla kullanılırsa metni zehirler, okunmaz hale getirir. Her yeri eşya dolu aşırı süslü bir ev gibi düşünün. Pavyon gibi rengarenk ışıklandırılmış falan. Oturması sıkıntı verir insana o ev. Sadelik, yalınlık, zarafet…güzel şeylerdir bunlar. Özlüdürler, yorucu değildirler bilakis ferahlatıcıdırlar. Japonlar’a sormak lazım özellikle bunu, en iyi onlar biliyor bunu. (Gerçi onlar da bozuldu artık nispeten.)

Netice itibariyle Nazım Hikmet hiç sıfat tamlaması kullanmadan, pırıl pırıl, muhteşem kelime seçimleri ile soyutu somutlaştırmayı başarmış muhteşem bir rubai hediye etmiş bize. Kendi adıma müteşekkirim.

27 Ekim 2015 Salı

NOSTALJİ, APARTMAN, YAVŞAKLIK, BÜTÜNLÜK FALAN

Uçurtmayı Vurmasınlar filminde hapisteki yaşlı kadın bir yandan yerleri süpürürken bir yandan da cevap verir: şimdiki aşklar laylondan.

Eskiden aşklar ahşap mıymış ki? İbnelik, puştluk hiç mi yokmuş o zamanlar, sokaklarda Mecnun’lar mı dolaşıyormuş?

Negatif bir duygudur özünde nostalji. Gücünü insanın gençliğini hatta çocukluğunu özlemesinden alır. Kötü bir eski anıyı bile gülümseyerek yad eder insan, gençtir çünkü o zamanlar yahut çocuk.

Ve şikayetlenmeye imkan tanıyan bir duygudur, içini öylece orta yere boşaltmak için pek güzel bir vesiledir…ki şikayetlenmek de pek pozitif bir duygu değildir.

Tersi de var. Bir şiirde duraktaki çocuk “güzel anılar gibi hüzünlü, hüzünlü şarkılar gibi güzel” diye tarif edilir. Tersi de aynı aslında, “artık olmayan zamanlar”ın verdiği hüzün gençliği özlemek değildir de nedir?

Yalnız karıştırılmasın.
“Hani ol gül, gülerek geldiği demler şimdi,
Ağlarım hatırıma geldikçe gülüştüklerimiz.”
Diyen adam yanıyor, net! Gençlikle, nostaljiyle ilgisiz bir yangındır bu. Yas var burada, kayıp var.
Not: Bu beyitteki “ağlamak” ve “gülmek”in aynı beyit içinde kullanılış şekli tezat sanatının en muhteşem örneklerindendir bu arada. Demeden geçemedim.

Bütün bunlar böyleyken “o iyi insanlar güzel atlara binip çekip gittiler. Demirin tuncuna, insanın piçine kaldık.” diyen Yaşar Kemal’in sözlerinde hak payı yok değil. Özellikle 20. yüzyıl içinde ve hatta özellikle 1945’ten sonraki savaşsız yıllarda gelişen teknolojinin insanların tek başına hayatta kalabilmesine daha fazla imkan tanımasıyla birlikte komün halinde (mahalle-köy) yaşamaya alışmış insanların tek kişilik cumhuriyetlerinin kralları olmasına sebep olmasıyla ilgili bu. Sanayi Devrimi’nin sosyal izdüşümü. Komün halindeki yaşamların töre, adab-ı muaşeret, el alem, dosta düşmana karşı, ayıp gibi gizli yöneticileri vardır. Tek başına ayakta durabildiği için tek başına ayakta duran (burası çok mühim, insanların tek başlarına ayakta öylece dikilmelerinin sebebi tek başlarına dikilebiliyor olmaları…imkan sebebe dönüşmüş nedense!) insanlar yazılı olmayan toplumsal kurallardan daha bir azadedir komün halinde yaşayanlara göre…ve tabulardan, törelerden kurtuldukça giderek bencilleşirler, giderek yalnızlaşırlar…giderek de ilkesizleşirler. Yani Yaşar Kemal’i haklı yapan şey teknolojinin insanları ilkesizleştirmek şeklindeki yan etkisidir. Bu sebepten o eski adamlar gerçekten de yok artık.

Eee, bu kafayla tepedeki yaşlı mahkum kadın da haklı çıkmaz mı? Eskiden öyle değillerdi ama “şimdi aşklar laylondan?” Doğrudur. İlkesizleşme, her yolu mübah görme, bencilleşme arttıkça aşkların kalitesinin düşmesi kaçınılmaz. Fedakarlık ve feragat de kara borsaya düşer.

Bu ilkesizleşme yabancılaşmayı da beraberinde getiriyor. İnsan kendine odaklandıkça empati yeteneği azalıyor,  insanlara yabancılaşıyor…kendine yabancılaşıyor. Hah işte, bu kendine yabancılaşma kısmı mevzunun pırtladığı noktadır. Yabancılaşması doğasına muhalif yaşadığının ifadesidir, doğası nedir ki?

Aslanlar sürüler halinde, çitalar yalnız yaşar. Doğaları öyle, belgeseller öyle diyor. Peki “insan hayvanı” ne şekilde yaşar? Belgeseli çekilseydi fondaki ses ne derdi insan için? “Yalnız yaşar” demezdi, kesin. Peki “milyonlarcası bir arada yaşar?” der miydi?
Şahsi fikrim “20-25 kişilik gruplar halinde yaşar” cümlesinden yanadır. İnsanın özü, orijini budur, 20-25 kişilik topluluklar halinde yaşar ve başka 20-25 kişilik gruplarla da temas halindedir fakat her 20-25 kişilik grubun kendine has özellikleri-kuralları olur.
Oba deniyor buna. 20-25 kişilik grup yani, bunun adı obadır. “İnsan hayvanı 20-25 kişilik obalar halinde yaşar. Her obanın bir lideri olur vs.” Fondaki ses böyle derdi. Tarihin kökünde obalar var. Sonradan zaman (uygarlık) ilerleyip hayat kolaylaştıkça obalar birleşip klanlara, boylara falan dönüşmüş ama çekirdek grup özünde hep obadır. Anne-baba-çocuklar şeklindeki çekirdek aile değildir yani temel sosyal birim, pek çok anne-baba-çocuktan oluşan obalardır.
Oba dediğimiz birbirlerinden haberi olan, beraber tarhana yapıp birbirlerinin doğumlarına koşan mahallelilerdir aslında…şehirde böyle bu. Kırsalda ise köydür oba. Ama apartman asla oba değildir! Apartman bireyciliktir, bencilliktir, yalnızlıktır.

Yani;
Köylerde, mahallelelerde katı ve yararlı kurallarla birbirlerine bağlı olarak yaşayan insanlar hayat kolaylaşıp apartmanlara taşındıkça yalnızlaştılar ve yavşaklaştılar. O eski adamlar, adamlıklar bu sebepten bu gün yok. O eski şiirlerin artık olmayışının sebebi de bu…ve aşkların.
Hal böyle olunca teorisinde negatif bir duygu olan, haklı sebeplere dayanmayan nostalji duygusu…bir duygusal yanılsama olan nostalji duygusu… artık haklı sebeplere dayanıyor. Maalesef.

Reaksiyonun sonunu söylemedim henüz.

Toparlarsak; savaşsız yıllarda teknolojinin insan hayatını kolaylaştırıcı etkiler yapması insanları tek kişilik bencil hayatlarında birey olarak yaşamaya sevk ediyor, bu bireyler tabulara törelere uymak zorunda kalmıyor,  tabular-töreler hayattan çekildikçe empati azalıyor, empati azaldıkça yabancılaşma artıyor…yabancılaşma arttıkça da insanın bütünlüğü hasar alıyor. Bütünlük. En önemli konu bu. Eskisi kadar bütün değiliz. Nehir kenarında beraber türkü söyleye söyleye çamaşır yıkayan kadınlar kadar bütün değil bilmem kaç numaralı dairede oturan çamaşır makinesi sahibi apartman kadını.


Not: Teknolojinin bu şekilde bir sosyal evrime sebep olması tesadüf değil. “Tüketimi kullanarak insanları toplu olarak yönetilebilir halde tutma” şeklinde bir niyet yönetiyor her şeyi. Big Brother? Ya da Mega Machine? Evet. Bu mevzu yazının sonuna eklenecek kadar kısa olmadığı için bahsetmedim hiç ama asıl ondan bahsetmek gerek. Ederim belki sonra.

12 Ekim 2015 Pazartesi

SUZİ

Geçen gün yüklediğim Suzi videosu görüntü kalitesi çok kötü olduğu için “bu ne be bişi gözükmüyo” tepkilerine sebep oldu. Sildim ben de. İstek üzerine ne olduğu belli olan bir video yüklüyorum.

9 Ekim 2015 Cuma

MENEMEN

Dertliyiiimruhumahicranımısardımdayinee…
İçimde çalıyor.
Segah şarkı, Sadettin Kaynak. İyi.
İnleriiiimşimdiuzaklardasolangüülgibiyiim.
Aynı yazdığım gibi çalıyor, birbirine bitişik.
Gecenin rengini kattım içimin matemine.
Gece değil ki, tam öğlen şu an ama dışarısı görünmüyor. Gecenin rengi olmaz hem, bildiğin siyahtır. “Reng” hile demek ama, “gecenin rengi” derken kastı oysa gece hile yapıp kendini renkli gibi gösteriyordur belki de? Yok yok, gece karanlıktır, hilesiz leyli bir karanlık.
Leyli demişken….Leyla’nın şarkısı bu da zaten, herkesin bildiği Leyla’nın şarkısı.
Leyl, gece demek. Leyla da siyah saçlı bütün hatunların genel adı, gecenin siyahı kadının saçına düşünce adı otomatik Leyla oluyor işte gayet basit. Leyli de işte aynı kökten. Leyli meccani mesela parasız yatılı demek. Beleşe yatılı okul yani, oluyor böyle, ama beleşe Leyla olmaz, o kadar da aynı kökten değiller.
Sensiz karanlıktır her günüm Leyla.
Paradoks var burada, ironi gibi bişi işte, yapmış adam.
“Pür hayal-i ruh-i maşuka iken dide-i kays, neye kim kılsa nazar suret-i leyli görünür.” var bi de….amaan, hayırlısı hayırlısı.
Küfr-i zülfün salalı rahneler imanımıza, kafir ağlar bizim ahval-i perişanımıza. Bu da karanlığa başka yerden bi yaklaşma. Küfür, örtmek demek. Gerçeği örtmek hesabıyla imansızlık olarak biliniyor da o örtmek’ten dolayı karanlık anlamı da çıkıyor. Küfr-i zülüf dediği de siyah saç, bildiğin siyah saç yani. Ne saçmış ne siyahmış arkadaş, anlat anlat bitmedi, nereden gitsen Leyla’ya çıkıyorsun, ne taraftan gelsen karanlık.
Ha bi de nikab var. Severim bu kelimeyi. Mah yüzüne bir nikab çek ben yandım el yanmasın. Türkü işte bu da.
Habgah-ı yare girdim arz için ahvalimi, bir perişan halini gördüm unuttum halimi. Bu da şarkı. Ama çokkk güzel bir şarkı, öyle böyle değil. Perişan dediği de yarin saçlarının dağınıklığı. Kızın yatak odasına girmiş pezevenk güya halini anlatmaya, kızın saçlarının dağınıklığını görünce de dağılmış.
Bahtımın yıldızı sanmıştım seni.
Bahtının yıldızıdır o zaten de adı Leyla olduğu için karanlıktır o yıldız. Sönmüş yıldız işte bildiğin bu da, astronomide yeri var.
Ne çok çelişki varmış arkadaş bu şarkıda da!
Bahtımın değil de babamın yıldızı olsaydı iyiydi aslında. Babamın yıldıııızı olsaa binse dee gelseee…Cıvıma!
Amaaan nebliim ben, beynim böyle saçma sapan çağrışımlara dalınca şarkı da içimde çalmayı durdurdu zaten. Bir de salınmaktan azıcık vazgeçse şu içimde sallanıp duran sarkaç! Basit harmonik hareket ama basit değil.
Oturup şunları saçmalayacağına Cuma’ya gidip iki Allah diyeydin ya şerefsiz! (Özeleştiri)

- Beklediğiniz biri var mı? Bekleyelim mi?
- Yok, servis açın siz. Menemen var mı?

7 Ekim 2015 Çarşamba

ÇAY

-          Hayırdır birader, yüzünden düşen bin parça?
-          Sorma be Ahmet Abi, üzüntümü kaybettim.
-          ???
-          Bakma öyle, üzgün olmadığım için üzgünüm işte.
-          Manyak mısın?
-          Yok yaa, anlaşılması zor bir şey değil aslında, karışık bile değil.
-          E anlat bakiim biraz.
-          Bana yabancı bi duygu değil aslında bu. Birileri olurdu, üzgün olurlardı ben kaynaklı sebeplerden. Yanlarındayken, konuşurken, yazışırken ben de çok üzgün görünürdüm, acılarından hissem varmış gibi. Ama içim oralı bile değildi. Görüş mesafelerinden çıktığım anda da unuturdum mevzuyu. İçten içe bir suçluluk duyardım üzgün olmadığım için, sadece  buna üzülürdüm. “İcimizde kalp bir sey tasiyoruz, cunku sermayemiz kadar temiz kalabiliyoruz. Tertemiz vicdanlari kim istemez?” gibi.
-          Bu son söylediğin neydi?
-          Sultan Makamı’ndan bir replik. Oradaki “kalp”tan kasıt “yürek” değil yalnız, “sahte” anlamında. Şapkasız a.
-          Bırak şimdi repliği, yani şu an biri senin yüzünden üzgün ama umursamadığın için vicdan azabı duyuyorsun, öyle mi?
-          Değil, alakası yok. Kimse üzgün falan değil. Bu seferki değişik.
-          Nasıl?
-          Bu sefer ben üzgündüm. Öyleymiş gibi falan değil, tertemiz  üzgündüm. Bir fikr-i sabit edinmiştim, ne bileyim bir sohbete sürekli bir iştirak söz konusu olamıyordu mesela, kopuyordum. Dudak dudağa yaşıyordum üzüntümle. Hava gibiydi, hep benimleydi.
-          Eee?
-          Eee’si, 10 gündür  böyle değilim. Kopmadan uzun süre konuşabiliyorum, kahkaha bile attım. Önceleri geçici sandım, ama 10 gündür tık yok, üzüntüm beni terk etmiş.
-          İyi ya oğlum, bütün hayatını üzülerek geçirecek değilsin ya, bitmiş işte, sevinsene.
-          Öyle değil.  Parçam gibiydi o üzüntü. Onun sayesinde insan olduğumu hissediyordum. Asıl mühim şeyler yazılamaz biliyor musun? Ben o mühim şeylerin tam içindeydim. "O şiirin etrafındaydım." Tastamam bir insan olma halindeydim. Artık değilim, yavşak gibi hissediyorum kendimi.
-          Senin yavşak olmadığını şu kahvede kimse sorsan söyler, saçma sapan konuşma.
-          “Öyleyim” demedim ki, öyle hissediyorum sadece.
-          Üzgün olmayan, insan olamaz mı yani?
-          Hayır, üzülemeyen insan olamaz.
-          Bak oğlum, buna “bir derdim var bin dermana değişmem.” derler. Derviş kafasıdır bu. Sen derviş misin?
-          Değilim ama derviş de insan ki. Onda olan şeylerden payım var.
-          İyi de o derdini vasıta yapmış binip bir yerlere gitme telaşında, sende var mı o telaş?
-          Yok ama dervişi rahatsız eden şeyler beni de ediyor işte, buna engel olamıyorum.
-           O zaman bu senin üzüntüler bi boka yarar şeyler değil yani, öyle boş boş üzülüyorsun anca.
-          Eh, bunda haklısın biraz.
-          Yalnız sana bir şey söyleyeyim, 10 gün uzun bir süre değil, anlarım ben bu işlerden, değirmende ağarmadı bu saçlar, terk etti sandıkların birkaç gün sonra geri gelebilir. Beynin mola vermiştir belki. O zaman da üzgün olduğun için üzülürsün artık.
-          Aptal mıyım ben yani?
-          Değilsin. Fazla kibirlisin sadece.
-          Kibir?
-          Evet kibir bu. Sen hep sen kalırken güzel şeyler olmasını istiyorsun, Güzel şeyler olurken hep kendin  olmak istiyorsun. Her şeyin gerçek olmasını istiyorsun, yapay tatminlere, rol yapmaya, sahteliğe tahammülsüzsün
-          Buna hakkım yok mu?
-          Yok. Üç kuruş için herkesin birbirini pandiklediği yerde bu düzey bir kendi olma isteği nedir lan? Güçlü görünmekle yetinmelisin sen de herkes gibi, gerçekten güçlü olmayı istemekten daha büyük kibir mi olur?
-          O zaman?
-          O zaman çay içelim.

Öne Çıkan Yayın

ÇOK GÜZELSİN GİTME DUR NOKTASI

Şahsi tarihimizin tekerrür ede ede gözümüze sokmaya çalıştığı toplamda sadece tek bir şey vardır belki de: O aslında öyle değil. Taz...