15 Eylül 2015 Salı

RENKLİ BİR AYRILIK

-          Ayrılmalıyız aşkım.
-          O da nerden çıktı?
-          Babama “pezevenk” demişsin.
-          Oha! Bu nasıl kuru iftira. Babanı görmedim bile ben hiç.
-          Yüzüne dememişsin zaten. Facebook’una  yazmışsın.
-          Ne, nasıl!? Ne yazmışım?
-          “Ambulansın peşine takılan pezevenklerden nefret ediyorum” yazmışsın.
-          Eee?
-          Babam trafikte peşine takılmak için ambulans arayan bi insandır.
-          Benim yazımı nerden görmüş?
-          Benim Facebook’um açıktı. Gördü, “kim bu?” dedi, “erkek arkadaşım” dedim. “Ayrıl ondan” dedi, “tamam” dedim.
-          Ulan “bi arkadaş” falan deseydin bari. Hem nasıl öyle hemen “tamam” deyiverdin?
-          Olmaz, dürüst bir aileyiz biz. Babama “pezevenk” diyen biriyle de yapamam anlıyor musun?
-          Dürüstsünüz Allah için!... Ama ambulansın peşine takılmakta sakınca görmezsiniz.
-          Ailemizin özeline girmezsen sevinirim.
-          Ulan bendeki şansa bak arkadaş yaa! Bundan önceki sevgilimle de eski sevgilim fotoğrafıma like yaptı diye ayrılmıştım. Kapatacam lan bu hesapların hepsini!
-          Yeni kız arkadaş nerden bulacaksın peki kapatırsan?
-          Öyle ya, seni de ordan bulmuştum di mi? Allah hep verdiği yerden alıyor demek.
-          Hay’dan gelen Hu’ya gidiyor işte.
-          O “Hay” ve “Hu”dan sonra apostrof konması gerektiğini nerden biliyorsun sen?  Gizli gizli kitap mı okuyon nedir?
-          Aile olarak kültürlüyüz biz.
-          Evet, ambulans arkası kültürü!...neyse özelinize girmeyelim.
-          Evet, lütfen.
-          İyi madem… hadi ayrılalım o vakit.
-          Tamam.
-          Kim başlatıcak?
-          Bilmem, erkek başlatmalı bence.
-          İyi de ayrılmak isteyen sensin.
-          Olsun sen başlat.
-          Ne demem gerektiğini bilmiyorum. Kavgasız gürültüsüz ayrılmamıştım ben hiç. Yardımcı olsan?
-          Ettik ya az önce kavga.
-          Hadi ya, farkında değilim.
-          Seviyeli bi kavgaydı.
-          Haa ondan anlamadım, çok seviyeliyse demek!
-          Dalga geçme lütfen.
-          Ya boş ver seviyeyi falan. Ödeşelim mi? Sonra da barışırız.
-          Nasıl?
-          Sen de benim babama “pezevenk” de, olsun bitsin.
-          Ama senin baban gerçekten pezevenk, işi bu, kadın satıyo.
-          Olsun, sayılmaz mı ki?
-          Saçmalama Oytun. Ayrılmamız gerekiyor.
-          Ya ne saçma yaa, babamın kadın satmasını problem etmiyorsun ama ben babana bilmeden “pezevenk” dedim diye ayrılıyoruz.
-          O senin babanın özeli, ben karışamam.
-          Peki silsem o yazıyı. Yerine de ambulans peşine takılanlardan özür dileyen bir şey yazsam?
-          O zaman da ambulans arkasına takılınmasını teşvik etmiş olursun, babam yine kızar, rekabeti seven bi insan değil kendisi.
-          Direkt babandan özür dilesem, “yanlış anlaşma oldu” falan desem.
-          Kuyruk sıkışınca özür hemen. Olmaz, ayrılıcaz.
-          İyi tamam anasını satiim, ayrıl hadi.
-          Olmaz, önce sen ayrıl.
-          Senden ayrılıyorum Tuğçe. Kabul ediyor musun?
-          Evet.
-          Geber! 

14 Eylül 2015 Pazartesi

KÖŞEYİ KAPTIRMACA

Şöyle bir yazı yazmışım buraya neredeyse 3 yıl önce, Nazım Hikmet’in Yaşamaya Dair şiirine nazire olarak:

“Köşe kapmaca” diye aptal bir oyun vardır.  Oynamışlığım da var haliyle. (İlk okul 1-2)  Bi başkasıyla köşeni değiştirmek için köşenden ayrılırsın ve bu esnada ebe köşelerden birini kapar da köşesiz kalırsan ebe sen olursun. Ebe olmak da kötüydü tabi. Çocuk aklımla bile anlamazdım neden köşe değiştirme ihtiyacında olduğumuzu. Adamın köşesi seninkinden daha iyi olsa senin köşeni istemez, seninki iyi olsa sen bırakmazsın köşeni…peki nasıl oluyordu da köşelerimizi değişmek için anlaşabiliyorduk? Üstelik bu karsız alışveriş için ebe olma riskini alıyorduk. Nedendi ki?
Mesele bir mülkiyet meselesi değil hareket meselesiydi. Ebe olma riskini göze alıp bedavadan heyecan yaratıyorduk. Gerçekten de ebe olma riskini almayıp tuttuğu köşeyi hiç bırakmayanlar kös kös oyunun bitmesini bekliyordu bi “köşe”de, üstüne korkaklıkla suçlanıyordu. Ben fır fır köşe değiştirenlerdendim.

Ebe olmak çocukluğa ait bir risk, bu risk daha sonraları “ebesini görme”ye evriliyor.

Panait Istrati…ne çok severim. Ebesini uzak diyarlarda aramış, bulduklarını muhteşem şeyler olarak kağıda dökmüş muhteşem adam. Gözüne kaçan hiçbir toz boşuna kaçmamış yani. Nazım Hikmet de böyle bir hasılat telaşıyla mı yazmış o şiiri yoksa bencilce hazlar için miydi her şey? İnsanlar için ölmekten bahsediyor, bir ateisti böyle bir motivasyona iteni anlamakta güçlük çekiyorum. Ayrıca ismi “yaşamaya dair” olan bir şiirin içindeki bu ölüm methiyesi de (nekrofilya) oldukça sakil duruyor. İş olsun diye mi yazmış yoksa lan?
Bu arada bu “insanlar için” işinin babası Faust’tur. Goethe’nin inancı belirsiz. Resmi olarak Hristiyan ama kiliseyle arasının hiç iyi olmadığı biliniyor, Müslüman olduğu iddiaları da var. Ateist de olabilir ama deist olma ihtimali daha yüksek bana göre.  Ahiret inancı sarsılmışların hayata tahammül etmek için sarıldıkları bir şey mi ki  yoksa bu “insanlar için” düsturu? Cevaplarsam yazı çok uzar, konumuz bu değil ama :)

Konumuz: risk almak. Bunun “kişisel menkıbesini yazmak”, “yüreğinin götürdüğü yere sittirolup gitmek” gibi romantik adları da var. “Aslolan varılacak yer değil gidilen yoldur” şeklinde şiirimsi açıklamalar da mümkün ama bir yere varmayacaksak ne gidecez anasını satiim. Ulan peki bu iki kapılı handa varmak istediğin ne ki? Hah, girdik mi felsefeye? Yok yok, çıkıyoruz.

Bu filmi anlayanlar pek çok şeyi anlarlar. Ama anlamayanlar daha mutludur. (Yazısını da yazmıştım bunun ilk izlediğimde)

Adrenalin…yaşam hormonu. (Bkz. Pulp Fiction) olmasa ölürsün, öyle mühim bi hormon. Bu hormonun salgılanmasını kontrol eden dna zinciri tespit edilmiş ve bu zincir olması gerekenden kısa ise yeterinden az adrenalin salgılıyormuş o bünye. Bu kısa zincirli insanlar da tehlikeli sporlara meraklı oluyormuş, hızlı araba kullanıyormuş falan.  Vücut adrenalini yeteri kadar basmadığı için yaşadıklarını yeterince hissedemiyorlar ve bir dış etkiyle adrenalin salınımını arttırmaya çabalıyorlarmış.
Kimin zinciri ne kadar bilemem tabi de…bildiğim bir şey var. Otobanda 180’den aşağı düşmeyen insanlar bir şey olduktan sonra birden 120’nin üzerine çıkmamaya başlıyorlar. Evlenince? Hayır, çocuk sahibi olunca.
Bu “yüzünü görmediğin insanlar için” meselesi  romantik cümlelerden başka hiçbir şeydir aslında, asıl motivasyon çocuktur.
“Tek başıma olsam şaha gedaya kul olmam,
Viran olası hanede evlad ü ıyal var.” Aşık Dertli
“Mallarınız ve evlatlarınız sizi Allah’ı zikretmekten alıkoymasın.” Münafikun suresi 9. ayet


Konu “risk”ti ama “motivasyon”a dönüşmesini engelleyemedim…şu saatten sonra da toparlanmaz artık bu yazı. İki farklı konuyu  eksik gedik yazdığım için eksik-gedik bi yazı oldu… neyse dursun bu burada, belki buraya bakıp derli toplu bişiler yazarım sonradan. Bi de lüzumsuzca samimi senli-benli yazmışım, yayınlamasam mı ki? Naslolsa kimse okumuyor, yayınla gitsin Hüseyin :)

MELANKOMİK NOTLAR - 24

3 yazıyı birleştirip tek yazı yaptım, tarihsel çelişkiler olabilir.

Odanın camını açtığımda üşüyorum, kapattığımda fazla sıcak oluyor. "Ne yapsan olmaz" mevsimi.

Mina Urgan, Bir Dinazorun Anıları'nda (bu kitabı yazarken 80 yaşında falandı) artık çok vakti kalmadığı için kitap okuma zevkini şansa bırakamayacağını, bu yüzden de daha önce okuyup çok zevk aldığını bildiği kitapları tekrardan okumayı tercih ettiğini yazmıştı.
Bu düşünce bende zincirleme sorulara sebep olmuştur hep. Kitap zevkinin şansa bırakılamayacağı yaş nedir? Yeni şeyler öğrenmeye de kapanıyorsun, bu caiz midir? Bu soruların üstüne Sartre'ın Duvar'ı da binince...düşünmemek daha iyi!

Yahya Kemal 100 yıl geç doğsaydı bu gün 31 yaşında olurdu. Ne yapardı acaba, şiir yazar mıydı gene? Yoksa komik Twitter fenomeni olmaya mı çabalardı? Atatürk 1919'da 38 yaşındaydı, 10 yıl geç doğsaydı Samsun'a çıkmak için fazla genç olurdu ve tarihe geçen bir şahsiyet olmayabilirdi.
Erken yahut geç doğduğu için değerinden eksiğine bozdurulmuş bir dünya insan...dan bahsetmek mümkün mü ki? Gayet de mümkün.

Suzi (kedim) kucağımda biraz fazla yattığında ve artık gitmesini istediğimde sigara paketine uzanıyorum. Yakmasam bile anında uzuyor. Çok manidar!

Bu arada Suzi kendini kanguru sanıyor. Yatağın kendine ait olan kısmında nenem gibi oturmuş buluyorum bazı sabahlar. Öyle kısa falan değil, uzun uzun oturuyor bu halde, hiç görmemiştim böyle kedi, cinsinden midir nedir?

Baki ve Fuzuli çağdaştır ve birbirlerinden haberdardırlar. Görüşmeyi de çok istemişler ama mümkün olamamış. Baki İstanbul'da oldukça üst düzey bir bürokrat (Rumeli kazaskeri-Anadolu kazaskeri), Fuzuli ise Kerbela'da maaşlı bir seyis...ve tanışmak istiyorlar. Statü farkının liyakatte eriyip gitmesine çok güzel bir örnektir bu. Tanışabilselermiş keşke.

Saksı çiçekleri susuzluğa oldukça dayanıklı canlılardır...bu tezi ispatladım son zamanlarda!

Dün akşama kadar canım bir şey çekti. Düşün düşün bulamadım. Düşünmek de saçma bir şey böyle bir şey için, düşünerek bulunmaz ki canının ne çektiği, bilirsin zaten. Bilemedim işte.  Elma, dondurma, taze fındık, ceviz denedim, hiç biri değildi. Geçti sonradan kendiliğinden de hala düşünüyorum, dün acaba canım ne çekti?

Birinin 5 yıldır hiç değiştirmeden kullandığı profil fotoğrafının senin elinden çıkmış olması güzel. "Kendisini en güzel bulduğu fotoğraf"ı sen  çekmişsin,  afferim sana.

İnsanlar kaderi bir türlü doğru anlayamıyor. Kader denen şey her şeyi hakkıyla bilen Yaratıcı'nın yarattıklarının nerede ne zaman ne yapıyor olacağını daha onları yaratmadan bilmesinden başka bir şey değildir ki. Allah'a inanıyorsan kadere mantıken zaten inanmak zorundasın. Birbiriyle etkileşim halinde bir çok cüzzi irade var ve o iradelerin nelere sebep olacağını O'nun önceden biliyor olması olan şeylerde o cüzzi iradelerin etkisi olmadığı manasına gelmez. Bu hesapla "kadercilik" ne ola ki? Yok böyle bir şey, kader var sadece, kadercilik yok. Ha, belirleyemediğin parametrelerin sonuçlara etkisini kabullenmek  ise kadercilikten kasıt, buna da "tevekkül" deniyor  ki  o vardır ve  insanları çıldırmaktan koruyan pek güzel bir şeydir. "Yan gelip yatayım, kaderim nasıl olsa belli" şeklinde bir düşüncenin ne akılda ne de dinde yeri var.
Adam gibi tedbir almadığı için iki büyük faciaya sebep olan Arabistan'ın müftüsünün "e bu kaderdir" şeklindeki açıklamaları ve buna destek veren söylemler getirdi bunları aklıma. Allah Arabistan devletinin ahmakça işler yapıp bu facialara sebep olacağını bildiği için o insanların kaderi o şekilde ölmek oldu, Arabistan devleti ahmakça davranmayacak olsaydı Allah bunu yine bilirdi ve o insanların kaderi böyle olmazdı.

Karacaköy'ün çingeneleri ne güzeldi. Neşeli ve cana yakınlar ama hiç sırnaşık değiller. Para falan da istemiyorlar hiç. Çok sevdim. 

Bu arada şimdi aklıma geldi, çok uzun süredir profil fotosu olarak kullanılan bir fotoğrafım daha var :) Ama şimdi aklıma gelen fotoğrafçı değil, yukarıda yazdığım pek çok fotoğrafçı ahbabı olan bir fotoğrafçıydı, deminki daha mühim yani.

Okuduğum kitapları notlar alarak okumak istiyorum ve o notları bilgisayara almak istiyorum. Ama tercihim uzanarak okumaktan yana. Bilgisayarın yanına yatak mı atsam ki? Off, ne saçma bir derdim var!

En güzel fotoğraflar gözünle çektiklerindir. Tekrarı yoktur, sonradan ne kimseye gösterebilirsin ne de kendin görebilirsin. Bu hesapla bütün yazılanlar değersiz. Bunun ne demek olduğunu biliyorum, daha doğrusu hissediyorum ama  açıklaması pek mümkün değil.

Camera raw'ı  CR2 uzantılı raw dosyasını açabilir hale getirmeyi başardım nihayet, çocuk gibi mutluyum :)

Şehir içi trafik düzenlemesi yapanların düzenlemeden anladığı yasaklamaktan ibaret. Burdan bu tarafa gitmek yasak, şurdan şu tarafa yasak. 50 metre uzaktaki noktaya ters olduğu için 3 kilometre dolaşarak varıyorsun. Akılları sıra akışı sağlıyorlar da araçların daha uzun süre trafikte kalmasına sebep oldukları için yoğunluğu arttırdıklarını hesap etmiyorlar. Genel olarak hesap etmiyorlar zaten, kafa “ben yetkiliyim, bu böyle olsun” kafası.

Ne muhteşem bir şarkıdır, açtım dinledim şimdi nereden geldiyse aklıma. Annem rahmetli de çok severdi. Zaten neyi çok sevsem O’nun çok sevdiği çıkmıştır hep. Favori şarkılarımız da ya hep rasttır ya da uşşak makamı. Bir numaralarımız farklıydı yalnız, Ben Safiye Ayla’yı ayrı tutarken onun favorisi Hamiyet Yüceses’ti.  Bir de genç kızlığına dair bir anekdotu ilk defa anlatıyormuş gibi anlatır dururdu. Ben de bozmazdım, ilk anlatıyormuş gibi dinlerdim. “Zeki Müren’in genç zamanları, radyoda rast şarkılar söylüyor ki, off off! Camdan babamı gözlerdim, baktım ki geliyor, elimi radyonun düğmesine atardım. O yaklaştıkça ben sesini kısardım, o yaklaştıkça ben sesini kısardım. En son kapıyı açardı, “çıt” kapatırdım radyoyu.”
Bu ”çıt”ı da her seferinde unutmaz, kesin söylerdi.
Zeki Müren’in cinsel tercihlerine yönelik rivayetler o zamanlar da var olduğu için dedem (sert adam) radyoda onun dinlenmesini yasaklamış. Kendisi de Münir Nurettin hayranıymış, konserlerine gidermiş sürekli…eski zamanlar işte.

Geçen bir fotoğraf gezisinde habersizden ciddi ciddi gülen bir fotoğrafım çekilmiş. Çok hoşuma gitti, fotoğraflarda gülemiyorum çünkü. Habersiz olunca oluyormuş demek :)

Milli takım nihayet sevindirdi. Buna da şükür.

Instagram’da @ yazdıktan sonra kişinin adını yazıyordum uzun uzun. Meğer isminin üzerine uzun basılı tutunca otomatik çıkıyormuş. Bunu bu kadar geç keşfettiğim için kendime fena halde öfkeliyim!

Kelimelik’e kötü sardım gene. Oyun mu görev mi belli değil!



11 Eylül 2015 Cuma

YA İÇİNDESİNDİR ÇEMBERİN YA DA

Bundan önceki son iki yazıda da aynı şeyden bahsetmişim. Ana fikri söylemeden aynı şeyi orasından burasından anlatıp duruyorum. Bu da aynı konulu üçüncü yazı.

İşçi aylığıyla evini zar zor geçindiren bir adam olsun ve bu adamın tek lüksü her ay başında sokağının başındaki kebapçıda yediği bir porsiyon çiğ köfte olsun. Adam hem çiğ köfteyi çok seviyor hem de iddiası o ki dünyanın en iyi çiğ köftesi o varoş kebapçıdaki bilmem kim ustanın elinden çıkmakta.  Bir gün bir asker arkadaşı tesadüf ediyor, “oturalım bir yerde bir şeyler yiyelim” derken asker arkadaşı bizimkini bmw bilmem kaç arabasına koyup gayet  lüks bir restorana götürüyor. Normal olarak çiğ köfte istiyor bizimki ve yedikten sonra anlıyor ki…dünyanın en iyi çiğ köftesi o varoş kebapçıdaki değilmiş, çamur gibi bir şeymiş hatta bu yediğinin yanında.
O lüks restorana tekrar gitme imkanı olmadığını da hesaba katarak…
Soru: Adamımız bir kereliğine de olsa harbi mi harbi bir porsiyon çiğ köfte yediği için karda mıdır yoksa her ay başında “dünyanın en iyi çiğ köftesi”nden yeme lüksünden olduğu için zararda mıdır? Bu zengin asker arkadaşı iyilik mi etmiştir kötülük mü bizimkine? Daha basit sorayım; her ay yediği çamurun dünyanın en iyi çiğ köftesi olmadığı gerçeğiyle yüzleşmek adamımızı nasıl etkilemiştir?

Cevap: Olgunlaşmıştır adamımız çünkü yanlış bildiği bir şey doğruya evrilmiştir. Bu olgunlaşmanın faturası da eldeki tek lüksünden olmuş olmasıdır.

Haz ve anlam, bütün mesele bu. Anlamın besleyicisi gerçekler, hazzın besleyicisi ise yalanlar.

Bişi vardır, değerli bişi. Bir güzel fikir, bir değerli ihtimal.Senindir. Senin olduğu için alır içine sokarsın. Gerçekmiş gibi içinde taşırsın. İçinde taşıdığın “gerçek” sana haz verir. Sonra gün gelir o şeyin aslında sana ait olmadığını hatta hiç olmadığını öğrenirsin. “Gerçek” bile değilmiş?  (Türlü versiyonlarıyla herkesin başına gelmiştir bu) Artık içinde taşımayacağına mı yoksa bunca zaman beyhude taşıdığına mı daha çok yanarsın? Meşrebe göre farklılık arz eder bu sorunun yanıtı. Burada da bir kar-zarar hesabı olduğu kesin. Neticede olan hep aynıdır ama; gerçekler nefes almayı zorlaştırır.

Mutluluk denen hazdan layıkıyla nasiplenebilmek için yalanlarıyla güzel öpüşebilmeli insan. Bir yerlerde yazmıştım bunu daha önce, şişmiş yalan balonunu gerçeklik iğnelerinden iyi sakınmak lazım. Öyle her doğruyu öğrenmek için  götüne çok güvenmemeli insan. (Bir Türk gereklilik kipli cümle kuruyorsa anlayın ki gerçekleşecek olan o cümlenin tam tersidir.)
İnsan kendisini en çok da merakından korumalı.

Zaman parametresi var bir de. İlanihaye bir devamlılık beklentisi şirk kokar. Bu gün beyaz olan taş yarın kararır. (Güneş, oksijen falan) Taşın rengine dair tüm zamanları içeren (dehr) varılacak yargılar yanlış olmaya mahkumdur. Derya içre olup da deryayı bilmeyen balık türünden bir açmazdır bu, hem zamanın içinde olup hem de zamanı anlayamazsın ki. Portakal gibi işte yani... Portakalı anlayıp da ne yapacaksın be adam, yesene.

Düş peşime Olric!



NOT:
Konuyla çok alakası yok aslında da... Infamous filminden bir sahne paylaşasım var.
Bu adamın anlattıkları farklı zamanlarda aklıma gelir dururdu, sabah "tam olarak ne diyodu lan bu?*" fikriyle izledim tekrar, monitör görüntüsünü de kameraya çektim.
Öyle çok da derin şeyler söylemiyormuş amcam ama söylediklerinde hak payı yüksek. Bu repliklerin aklıma gelip durmasına sebep de tek bir şeyi çok doğru yaparak rüzgarlara karşı nasıl daha dirençli  olabileceğimizi  içselleştirememiş olmam sanırım...ama adam haklı.
Gereklilik kipli anafikir: Hayatta en az bir şeyi doğru yapmalı.

Küçük not: Infamous güzel filmdir, Truman Capote'un gerçek hikayesini anlatır. Aynı hikayeyi neredeyse birebir anlatan "Capote" diye bir film daha var ki o daha güzeldir, izlenecekse Capote izlenmelidir. Ben niyeyse ikisini de izlemişim! Philip Seymour Hoffman, Capote'daki performansıyla Oscar almıştı.
Meşhuur "To Kill A Mockingbird" filminin aynı adlı romanının yazarını da  Capote'un arkadaşı olarak izliyoruz her iki filmde. (Bkz. lüzumsuz bilgiler)




3 Eylül 2015 Perşembe

NERDEN GELDİYSE AKLIMA

Sabah 7 falan olurdu herhalde, belki daha bile erken. Geceden yıkanmış pırıl pırıl bir Yenibosna minibüsünde iyi kötü mutlu ilerlerken…dün geceden fena halde rakı içmiş biri binerdi. Nefesinin kokusu minibüsün sabahsı bekaretini derhal bozardı, bir müddet nefes almamayı denerdim. İnince indiğim için mutlu olma sebebim olurdu…iyi kötü. (En çok kokuya tahammülsüzdüm, özellikle de sarımsak ve rakı kokusuna, hala öyle)

Lise bu dediğim. Okulu sevmezdim. Matematik hocalarından birinin lakabı da “Şarapçı”ydı ve çok kişi bilmezdi gerçek adını. Mustafa’ydı. İnkılap tarihi hocamız da çok iyi tarih bilirdi ama o da rakı kokardı.

Sonra ne bileyim pek çok kompleksli bir başka birileri hoca statüsünde türlü çeşit başka eziyetleri üzerimizde denerdi. Çok azına saygı duyardım. Dedim ya, okulu pek sevmezdim. Kayda değer öğrettikleri bi bok da yoktu zaten.

Eve akşam dönerdim. Alçak bir Magirus’un içinde, kuvvetle muhtemel ayakta, ben boyumun uzunluğuna hayıflanırken biterdi yol…her akşam.
Annem sağdı. Hatta iki büklüm olmadan yürüyebildiği zamanlardı. Sabahları beni kahvaltı ettirmeden katiyyen okula yollamadığı zamanlar.

Her gün sayısız insan görür, pek çoğuna mecburiyetten dokunur, çarpa çarpa yaşardım.
Yapılması gerekenler, dikkat edilmesi gerekenler, “öyle yapmamak gerek”ler… bir pay kapma telaşıyla korunma telaşı bir arada işlerdi. Çok az konuşurdum.  O zamanlar hayatı böyle zannediyordum ve hep böyle devam edecekmiş gibi gelirdi.

Öyleydi hayat evet ama öyle devam etmedi… sonra üniversite, askerlik, kıl tüy.

Ben hayatımın yaşadığım kısmında en çok sıkıldım sanırım. Evet, sıkılarak geçti vaktimin büyük kısmı. Sanki bir asıl olan var ve o asıl olandan uzaktaymışım hep…gibi bi his. Kendimi aslolanın karşısında-içinde hissettiğim de oldu.

Lise öğlen biterdi ve saat 13:00 civarı yazıhaneye gelirdim. Akşama kadar orayı beklemek vazifemdi. Oradaydı işte tek kişilik cumhuriyetim. Telefonlara cevap verir, yapılması gerekenleri yapardım ve çekmecelerde saklardım cumhuriyetimi. Harçlıklarımın yarısından çoğunu çalan kitaplarım ve kasetlerim o çekmecelerdeydi. Düzenleri bana aitti, nerede ne olduğunu kimse bilmezdi.
Karşı penceredeki (caddenin karşısı) benden 4 yaş büyük kuaför kızın aklını camdan cama çelme başarım da o cumhuriyetin gizli zaferlerindendir. Patronlarına yakalanmadan (kuaförün iki kapısı vardı ve zebellah gibi bir kıroydu patron) o kuaföre yaptığım ziyaretlerin her biri bir zaferdi...

Haftada en az bir kez Sahaflar Çarşısı’na giderdim. O zamanlar meydan da kitap doluydu ve her gidişimde neredeyse hepsine gözüm değerdi. Çok azını alabilirdim ama aldıklarımın hepsini okurdum. İstanbul Reklam (Cağaloğlu’nda 6 katlı bir kitapçı) ve Kitap Sarayı da tarafımdan iyice kurcalanırdı. Şimdi ikisi de yoklar. Divan şiirlerini sözlüksüz okuyabiliyordum o zamanlar (şimdi okuyamıyorum) ve beni küçük dünyamda en çok şaşırtan şeyler onlardı.

Şimdi…şimdi olsa öyle yapmazdım.

O zamanlar mı çok tahammüllüydüm şimdi mi çok tahammülsüzüm? Bilmiyorum. Çarpa çarpa yaşamak mı iyiydi dokunmadan yaşamak mı? Bilmiyorum. Olan tüm şeylerin bir maruz kalmadan ibaret olduğunun farkında olmak mı iyidir olmamak mı, ses çıkartmak mı iyidir susmak mı? Bilmiyorum.

Pek çok şey biriktirdim, pek çok şeyi kaybettim yahut elden çıkardım. Tecrübeler falan işte, tortular mortular. Allah’ım ne kadar çok saçma, değersiz, sahte şeye dokundum, konuştum onlarla, pazarlık ettim! 
Değerli şeylere de değdim. Şiirdeki gibi bu kısım, güzel anılar gibi hüzünlü, hüzünlü şarkılar gibi güzel… bir güzel hissediş, ritmi bozuk bir kalp çarpıntısı için ne çok yol teptim. Evet, öyle ettim.

Otomobil için benzin ne ise insan için “olması muhtemel güzel şeyler” odur. İnsanı yürüten-yaşatan şeyler elde olanlar yahut şu an olmakta olanlar değil gelecekte olması muhtemel güzel şeylerdir. Tezkere almayı bu kafayla gün sayarak bekledim mesela. Yedek subaydım, İzmir’deydim,  maaşım gayet iyi keyfim yerindeydi aslında. Ama yok, asıl hayat askerlik bittikten sonra başlayacak olandı, ait olmadığım yerdeydim, ait olduğum bir yer var sanıyordum. Şimdi kocaman bir evde tek başıma yaşıyorum, arabam var, eş-dost-ahbap çok, canım sıkılsa gidebileceğim pek çok yer ve pek çok kişinin özendiği bir hayatım var…ama o aidiyet hissi hala yok. Şu “semt bizim, ev kira” yazısı var ya, onu anlayabilecek olgunlukta değilmişim sanırım o zamanlar.

“’’Hadi şunu kapalım, bunun etrafını çevirelim’ insanları”nın riyakarlığı ile kaplı bütün atmosfer…rakı kokan cümleleriyle, iyi görünümlü bozuk niyetleriyle her yerdeler. Eskiden de böyleydi bu.

Bunlar mühimsiz de...insan hayatının anlamını her gün görebilir mi? Çok sofistike bir soru, cevaplamayaysa hiç niyetim yok.

Susmaktan konuşmaya, oradan tekrar susmaya bir sinüs eğrisinin içindeyim sanırım. 
Sıkılıyorum.

25 Ağustos 2015 Salı

ŞİMDİSİZLİK

Çingeneler Zamanı filminin finalinde Perhan üstü açık bir yük vagonunda sırt üstü yatmaktadır.  Damadını öldürdüğü için hayal kırıklığına uğrattığı öfkeli bir gelinin kurşununa gelmiştir. Yaralıdır, kan kaybetmektedir. Ölmektedir.

Gökyüzüne bakmaktadır. Ne düşünerek bakmaktadır, bir şey düşünerek mi bakmaktadır? Meçhul…sadece bakmaktadır.

Tren hareket ettiği için yattığı buğdayların üzerinde sarsılarak trenle birlikte hareket etmektedir.

Bu dünyanın bir tarafından bir diğer tarafına istemsiz ve gideceği adresten habersiz yolculuk etmektedir tüm bunlar olurken yani... Trenin durduğunu göremeyeceği için nerede  duracağının önemi olmadığını bilmektedir ve bu yüzden nereye gittiğini merak etmediğini söyleyebiliriz. Merak ettiği başka bir şey olup olmadığındansa habersiziz.

Planları mesela…suya düşmüş yahut düşmemiş, hepsi artık önemsizdir. Plan yapmak ve uygulamak zahmetinden artık azadedir. Razı olacağı bir daha azı ya da isteyeceği bir daha fazlası söz konusu bile değildir.

Ameliyat masasında yatarken ve henüz uyutulmamışken “iyi ki tam anestezi oluyorum yoksa çok sıkılırdım ameliyat boyunca” şeklinde aptalca bir düşünce gelmişti aklıma. Öyle ya, bir uyanacağım odadayım, ameliyat olurkenki hiçbir şey yapmadan bekleme halinden sıkılmak zorunda olmayacağım. O da düşünmüş müdür buna benzer bir şeyi? “Biraz sonradan sonra olacaklar artık beni ilgilendirmiyor olacaklar.” Artık sıkılmayacağı için rahatlamış olabilir  mi? Ölüler sıkılmaz mı? Sıkılır mı?

Bildiğimiz tek şey korkmadığıdır. Ölümünü gören insanın ölümden korkusu olmaz.

Bunlar hep sembol tabi, ölüm gerçek de olabilir mecazi de…olan şey aynı: şimdisizlik.

Şimdisiz insan geçmişe dönemediği gibi (kimse dönemez) geleceği de bekleyemez. O yapamazken olur her şey…ama çok yavaş olur. Ağır çekim bir başarısızlıktan başka hiçbir şeydir zaman. İstemeyi isteyemediği gibi zamanın yavaşlamasına sebep olan şeylerden dolayı istememeyi de isteyemez. Upuzun ve daracık bir sokağın en sonunda sokağın çıkmaz olduğunu öğrenmek kötü değil midir? Öyledir. Dönecek yer de yoktur, ağır çekim bir geri geri gitme hüküm sürer sokak boyunca. Başladığın yere döndüğünde de o sokağa girerkenki o sokağın seni istediğin yere götürecek sokak olması ümidinden artık yoksunsundur. Elde var eksi bir midir? Öyledir.

“Olsun” dersin, “ucunda ölüm yok ya!” Sen böyle her şeye “olsun, olsun” derken o “olsun” dediklerinden birinin ucunda ölüm belirir bir gün hakikaten. Öyle ya, Perhan vagonlardan birine atlayıp kaçmak için çıkmıştı köprünün üstüne, tam da atlayacakken vurulacağını bilmiyordu ki, “kaçmak” diye düşündüğü çok başka bir şeydi ki…kaçamadı ama ya da hiç düşünmediği bir yere oldu kaçışı. Evrensel ahengi etkilemekte ne kadar  etkili  olabilir ki tek bir kişilik bir irade?


Ölüm falan yanıltmasın, karanlık şeyler değildir şuraya kadar yazdıklarım, basit bir farkındalığın ifadesidir sadece. Özetle diyorum ki; zaman içimizden geçer. Ve zamanın içimizden geçiyor oluşunu lüzumundan fazla hissediyorsak  şimdimizi kaybetmişiz demektir, şimdisizlik hüküm sürmektedir…pek çok yerimizde.

20 Ağustos 2015 Perşembe

MELANKOMİK NOTLAR -23

İnsan antisosyal bir varlıktır. (Sade insan değil tüm hayvanlar, özellikle de etçiller) Bu bir beka tedbiridir. Gören bir göz bunun yansımasını nereye baksa görür. “Koyun kurt ile gezerdi, fikir başka başkolmasa”

“Antisosyal” demişken… “Asosyal” yerine daha havalı olsun diye “anstisosyal” diyen varlıklar mevcut yurdumuzda. Bilseler ki ne ilgisiz şeylerdir bu ikisi! “Hız” yerine “ivme” diyenler de var. Bunlar hep hava  işte:)

İstanbul’u terk etmek için trafik yeter sebep!

Yeni oyuncağım Instagram. Cehennem’in en dibinde yanmak için orada like yaptığım iğrenç fotoğraflar yeter. Allah affetsin :)
Bi de ters ışıkta en çok yamulanlar dijitaller, dijitallerin de küçük sensörlüleri olduğu halde içinde güneş olan ne çok fotoğraf var! Neyse büyük konuşmiim, aslolan insanlık naslolsa :p

Telefonda ismi A,H ve S harfleriyle başlayan birini aramak ne kadar zor! Rehberimde isimler genelde bu harflerle başlıyor, aradığım kişiyi bulana kadar canım çıkıyor. Herkesin rehberinde böyle midir ki?

9 ayda 25 kilo verip fit insan oldum çok şükür. Gören herkes nasıl da güzel bir insana dönüştüğümü söylüyor. Seviniyorum :)

İşler açıldı nihayet de…dereye su inene kadar kurbağanın gözü patlamamıştır inşallah. Amin.

Spartacus’e sardım. Adamlar dövüşmüyorsa sevişiyor. Nereden bu enerji, ne yiyorsunuz lan siz! Bi de bi kaç kere kılıç batmadan ölmüyorlar. Öyle bi seferliğine kılıç önden girdi arkadan çıktıya ölüm yok. Ne güzel.
Kafa kopunca kesin ölüyorlar yalnız!

Şu sıralar çevremdeki herkes evleniyor. Evli arkadaşlarım da bekar olduğum için bana nasıl da özendiklerini anlatıyor. Nasıl bir olmayana erginin içindesiniz ulan!

Sayfiye yerleri kışın, İstanbul da gece güzel. Net. Kalabalığı sevmiyosam demek!

Son zamanlarda blogun izlenme oranları patlamış. Doğru dürüst yazmıyorum bile artık, neye bakıyorsunuz ki?

Denize girmek tıpkı oynamak gibi (çiftetelli falan, düğünlerde hani) anlamlandıramadığım “keyif”lerden. Nasipsiz bırakmış Allak beni bu zevklerden. Giriyorum, usülen yüzüyorum biraz ordan oraya, sıkılıyorum çıkıyorum. Sonrası güneşlenme. İyi de benim bronzlaşmaya ihtiyacım yok ki doğuştan halledilmiş o iş bende. N’apsam bilemedim.

Fotoğraf çekmeye çabalıyorum ama müşkülpesentlikten basamıyorum deklanşöre! Kalabalığa uymaya çalışıyorum, olmuyor. Çok özlüyorum o maymun gibi şak şak şak deklanşör günlerimi. Şu sonbahar da gelse de şu ışık biraz  yatsa…du bakalım hayırlısı.

Çok günlük gibi bu oldu bu melankomik not, hem sadece melan var komik yok hiç. Dur biraz ülke gündemine dair tespit yapayım.  Yok yapmayayım.


İnsanın bir kedisi olması güzel, tavsiye ederim. Özellikle de Scottish Fold cinsini. (Benimkinin cinsi bundan da… kesik kulak, şirine, şerefsiz)

Öne Çıkan Yayın

ÇOK GÜZELSİN GİTME DUR NOKTASI

Şahsi tarihimizin tekerrür ede ede gözümüze sokmaya çalıştığı toplamda sadece tek bir şey vardır belki de: O aslında öyle değil. Taz...