2 Mayıs 2011 Pazartesi

GECE-GÜNDÜZ

Gece belirsizliğin berraklığıdır. Gündüzse berraklığın belirsizliği.
Gece kucaklar. Gündüz hep düzeltme çabasındadır.
Gece parmaklarıyla duymaktır, gündüz duyduğunu inkar etmek.
Gece karanlıkta öpüşmek, gündüz porno film seyretmektir.
Gece iltifat etmek için sebep aramaz. Gündüzün sorularından iltifata sıra gelmez.
Gece yanılmaktır, gündüz yanıldığını anlamak.
Gece akmaktır, gündüz çarpmak.
Gecenin yalanları gerçektir, gündüzün gerçekleriyse yalan bile değildir.
Aklın köpekleri gece bağlıdır, gündüz serbest.
Gece pişman olunacak şeyleri yapmak içindir, gündüzse pişman olmak için. Gece suçtur, gündüz ceza.
Gecenin kafası güzeldir ve gülümser, gündüz sırıtmıyorsa suratı asıktır…ve ölümüne ayıktır.
Gece şefkatini değersizlerden esirgemez, gündüz değerleri belirler.
Gece kendine, gündüz eşyaya karışmanın vaktidir.
Gece şekilsiz macun gibidir, gündüz plastikten oyuncak.
Gece öksüzdür, gündüz orospu çocuğu.
Gece yalanlara yakıştırır, gündüz gerçeklerle sıkıştırır.
Gündüz vaat eder, gece verir.
Gece adisyona bakmadan hesabı ödemeye hazırdır, gündüz adisyonu yazandır.
Gece içten kopmuş melodidir, gündüzse beyaz sayfayı kirletmiş nota işaretleri.
Gece bilmeden bilmektir, gündüz bilmediğini anlamak.
Gece Haşim’dir, gündüzün şiiri yoktur.

1 Mayıs 2011 Pazar

MELANKOMİK NOTLAR 10

“İlahi adalet” ifadesinde hata var, fazladan kelime kullanılmış . Adalet ancak ilahi yollardan tecelli etmesi mümkün bir şey çünkü, insan elinden çıkmış olanı asla tam-tamam olamaz, kusurlu olmaya mahkum hep…ve adaletin en temel niteliği de kusursuz olmak zorunda oluşu…ve kusurlu elden kusursuz iş çıkmaz. Quantum fiziği de şahidimdir.

Öyle ser-mestem ki idrak etmezem dünya nedir.
Ben kimem, saki olan kimdir, mey-i sahba nedir
?
Sersem gibiyim, sanırım arabanın camı açıkken çok fazla yol yaptığım için böyleyim. Ya da temiz hava çarptı bilemiyorum ama bi tuhaflık  var üzerimde. Belki de balık dokunmuştur. Aklıma geldi yazdım işte, derinde sebep aramak lüzumsuz:)


Bu ülkede okurdan çok yazar var. Kelle sayısınca filozofa sahibiz ama filozofumuz yok!

İnsani adaleti çok fazla hakir görmüşüm yahu! Varlık sebebi var olma mecburiyeti bir kere ki sırf bu sebep bile kınanmasına engeldir. Bir dünya da korumacı faydası var hem, rasyonel bişi. Köpek soyu gibi ancak şartlı refleksle öğrenebilen insan soyunu insani adaletten mahrum bırakmasın yegane ilah.

Bloglar açıldı nihayet, şükür çok.


Bir egodan daha fazla gürültü çıkartan şey kompleksli bir egodur.


Terk etmekte atılmış bir gol hissi var ama aslında o bir kabullenilmiş mağlubiyetten başka bir şey değil.

Villapark’mış adı, okey oynadım orda bu gün…tuhaftı.

Gecenin zalim, aptal, düşkün, ahlaksız, yalnız, mutlu, zeki, şüphede, emin vs. ayrımı yapmadan istisnasız kucaklamaları varken gerçekleri soktuğu gözleri kör eden sabaha bu iltifat niye?

“Bitmek” hem türemek hem de sona ermek manasına geliyor:) Bittikçe başlar yani. Zeki ironi diye buna derim.  

17 milyon renk var ve siyah onlardan biri değil, renk değil çünkü.

Ağaçların köklerini görebilseydik (x ışınlı gözlerimiz olsaydı yani, ya da y,z ne bileyim) ürperirdik, ürkerdik. Aynı ışınlarla insan beyinlerindeki mezarları görmekse korkunç olurdu, buna dayanamazdık.

Melankomik notmuş...yalanını yiyim:)

25 Nisan 2011 Pazartesi

ÖZÜR

TDK “özür” kelimesi  için “bir kusurun, bir suçun elde olmadan yapıldığının ve hoş görülmesini gerektiren mazeretler bulunduğunun beyan edilmesi” manasında bir şeyler söylüyor.

Elde olmadan, yanlışlıkla yapılan kusura “hata” deniyor bildiğim kadarıyla ve “suç” farklı bir şey.  Hata hoş görülebilir ancak suç ancak affedilir.

Kolaylıkla yanlış anlaşılabilecek bir dünya kelime var burada, tahlili ince yapmak gerek. Dostoyevski’nin bir baş yapıt ürettiği bu konuda fikir beyan edecek değilim fakat anlamak istiyorum.

Anahtar kelimelerden birisi “niyet”. Kötü olmayan bir niyetle yanlışlıkla yapılmış ya da mecburiyetten yapıldığını ispat eden geçerli mazeretlere sahip bir kötü davranış söz konusu ise…yani birisine hak etmediği halde istemeden ya da mecburiyetten zarar verildi ise yapılan bu şeye “hata” deniyor. Peki bile-isteye yapıldıysa? O zaman suç oluyor. Suçlu neden özür diliyor? Pişman olduğu için. Öteki anahtar kelime de “pişmanlık.” Pişman olmadığı halde özür diler mi peki insan? Diliyor, çok  gördüm:)

“Zarar, haksızlık,  çıkar, ihmal” gibi başka anahtar kelimeler de var.

Netice itibariyle niyet kötü değilse özür dilemeye gerek bile yok, “pardon” der geçersin.

Bile-isteye bir durum var ise pişmanlığını beyan edersin en fazla.

Özür hangi durumda dilenir peki? Hiçbir durumda!.. TDK saçmalıyor, geçerli mazeret vs. işin hikaye kısmı, özür içerisinde samimiyetsizliği doğal olarak taşıyan kuru bir kelimeden başka bir şey değildir ve bencilcedir. Samimiyete adım atmanın göstergesi “telafi çabası” ve hatta” diyet”tir. Buyurun yeni anahtar kelimeler:) Bu kadar çok anahtar kelimenin varlığı bir anahtar kelimenin falan olmadığını gösterir.

Aklımın erdiği yaşlardan beri benden özür dilenmesinden nefret ederim ki bu zaman zarfında benim de bir çok özür dilemişliğim vardır. Demek bu yüzden sevmiyormuşum ve demek ki ben de samimiyetsizmişim. Ama telafi çabalarımın varlığı da samimiyetime delalettir ki oldu böyle şeyler. Diyetler de oldu ama istemsizdiler genelde, bir takdir-i ilahi mahiyetindeydiler.

Affetmek teorik bir kavram ve en temel ihtiyaçlarımızdan… ve içinde ciddi miktarda kibir barındıran bir faaliyet. (Bkz. Dogville) Temel ihtiyacımızın kibre dayalı ve teorik kalmaya mahkum bir şey olması da aczimizin başladığı yerdir, ilkel doğamızın soluk borumuza tıkadığı paçavra topudur.

22 Nisan 2011 Cuma

F5


Depremde Avcılar’daki bir evin zemin katındaki evinde uyumakta olan arkadaşım 03:02 itibariyle uyanıp ses,sarsıntı ve dökülen sıvaların etkisiyle korkmuş normal olarak…ve yorganı kafasına çekmiş . Yanında uyuyan kocasına sarılmamış, zemin kat kaçmasının kolaylığından yararlanmayı düşünmemiş, yorgana sığınmış.


Amigdala diye bir organımız var. İlkel davranışlarımızdan sorumlu. Korkuyla uyarılıyor, hayatta kalmamızı sağlayacak hareketi  çok hızlı yapmamızı sağlıyor. Bebekken kontrol büyük oranda bu organda  iken büyüdükçe algıyla çalışan beyne geçiyor kontrol  ve amigdala işlevsizleşiyor. Ta ki çok korkana dek…Çok korktuğumuzda hızı yetersiz kalacağı için amigdala kontrolü beyinden devralıyor ve hızlı bir ilkel tepki üretiyor. Ürettiği tepki akla saçma gelen bir tepki de olabiliyor çok zaman ancak bilinç altı hesaba katıldığında amigdalanın hayatta kalmaya yönelik tedbirleri asla saçma değil…

Uyku, katillerin bile çeşmesi,
Yorgan, Allahsıza kadar sığınak.
Teselli pınarı, sabır memesi,
Size şerbet, bana kum dolu çanak.

Bu “Çile”dendi, bu da “Kaldırımlar 1”den:

Ne sabahı göreyim ne sabah görüneyim,
Gündüzler size kalsın verin karanlıkları.
Islak bir yorgan gibi sımsıkı bürüneyim,
Örtün, üstüme örtün serin karanlıkları.

“Ben”iyle aşırı yoğun şekilde alakadar olan Necip Fazıl’ın yorgana kayıtsız kalması tuhaf olurdu zaten.

Çocukken (her çocuğun ağladığı sebeplerden) ağladığımda altına girdiğim bir divan vardı. Çok güzel bir güzelliktir divan, yere kadar sarkan örtüsü olur, içeride fazla gürültü yapmadan zırlarsanız kimse bilmez orada olduğunuzu, paşa gönlünüzün dilediğince  ağlama özgürlüğüne sahip olursunuz. Bir kez de garajda yem fıçısının içinde aynı özgürlüğün tadını çıkardığımı hatırlıyorum. Üç yaşında falan olmalıyım, en fazla dört. Şimdiki çocukların garajı zaten yok da divanları da yoktur, muhtemeldir ki elbise dolaplarında ilan ediyorlardır ağlama cumhuriyetlerini.

Atilla Atalay’ın “Ağlama Dolabı” diye enfes bir hikayesi vardır. Hikayenin sonunda bir evin ağlama dolabı olarak kullanılabileceğini; ağlama duvarı, ağlama dolabı gibi mekanlara ağlama evinin de eklenebileceğini pek güzel anlatır. Evin kocaman bir dolap olduğunu söyler, dünyanın en büyük ağlama dolabı…Ağlama divanı ve ağlama fıçısını eksik bırakmış, ben sadece ekledim.

3-4 yaş çocukluğumdan canlı yayın:
Sonra Yahya Kemal’in “His var mı bu alemde nekahet gibi tatlı” dizesi sahne alır. Ağlama biter, çünkü bitmek zorundadır, fani dünyadaki her şey gibi bir başı ve nihayet sonu vardır, biter. Kaç litre ağlayabilir ki bir insan, hele de bir çocuk…Genizde tatlı bir sıcaklık, rahatlama, gürültü varsa bile hakim bir sessizlik hissi, tatlı bir sükunet. Kaybedilmiş şeyin kaybedilmişliğinin verdiği tuhaf rahatlık. Bilinç altı dakikalardasınızdır, en çok kendiniz olduğunuz zamanlardır. Nihayet bunlar da biter bitmek zorunda oldukları için, örtü aralanır, gerçekliği rahatsız edici gün ışığına suratsız bir “merhaba”… ve döngü yeniden başlar.

21 Nisan 2011 Perşembe

MERDİVEN

Senin şahsi zaman mezarlığında dikili bir taşı olan her kişi türlü şekillerde senin için basamaktır. Hatta bazılarının basamak olmak dışında görevi yoktur neredeyse.
Basamaklar inmek ve çıkmak içindir.
Ama bazı basamaklar sadece indirir.

20 Nisan 2011 Çarşamba

SİTTİR GİT KAPTAN

- Çok yorgunum.
- Dinlen biraz, beklerim seni ben.
- Yok, bekleme kaptan.
- E seyir defteri ne olacak?
- Başkası yazsın.
- Neden ki?
- Çınarlı, kubbeli, mavi bir liman…
- Eee?
- Beni o limana çıkaramazsın.

Öne Çıkan Yayın

ÇOK GÜZELSİN GİTME DUR NOKTASI

Şahsi tarihimizin tekerrür ede ede gözümüze sokmaya çalıştığı toplamda sadece tek bir şey vardır belki de: O aslında öyle değil. Taz...