31 Ağustos 2026 Pazartesi

DİŞ

Değmez şu hayat için ölmeye. Çok lüzumsuz bir acele değil mi sence de bu yaptığın? Bekle az daha, sistem kendi halleder yahu….
Derdim, köprünün korkuluklarına tırmanmış birini oradan indirmek için.
Ne boktandır ki inanarak söylerdim bunları çünkü öyle zaten.

“Bak, şimdi vazgeçersen kısa süre sonra ‘iyi ki vazgeçmişim’ diyeceksin ve kalan ömründe ölmeyi istemeyeceksin. Yaşamayı acayip istediğin bir günde de ölüvereceksin”
Diye de devam ederdim polis arkadan kafama tabancanın kabzasıyla vurmasaydı. Aman, polis de çok biliyo sanki!

Ya adam zaten hastaymış, doktorlar en fazla 45 yıl ömrü kaldığını söylemiş… desem polis pisleşebilir, gün diyeyim en iyisi, yıl çok. (Kime göre)

İntihar müteşebbisi şahıs bu kadar uzun konuşmama izin vermez bence. Ben henüz konuşuyorken atlamaz (sözümü kesmemek için… şaka:p) çünkü atlaması için teknik olarak kendi sözünün bitmiş olması gerekiyor. Sayemde başlamadı ki bitsin adamın sözü, vır vır ötüyorum.

Mükemmeliyetçilik harika bir beka tedbiri, bulup-beğenip söyleyemezsin bir türlü o “son söz”ünü çünkü.
Muhteşem bir söz söyleyerek atlıyormuş müstakbel ölümüz ama rüzgardan ne dediği anlaşılmıyormuş, rezillik!
Bu arada hepimiz müstakbel ölüyüz.
Müstakbel ölülere tumturaklı söz ne kadar lazımsa bize de o kadar lazım.
(Nickimi “müstakbel ölü” yapmak fikri çık aklımdan)
Kafiye işte bu, havadaki kaosa tezat bir akışa denk geldiğimizde içimizin kısa süreliğine hoş olması durumu… ki konumuz değil.

Adam ben bunları düşünürken atlayabilir ki bu başarısız olmam demek, adamın vazgeçmesi de başarı değil ya, neyse!

O muhteşem son sözü bulamadığı için ölmemek… demek, aslında bu dünyada yarım kalan işleri olduğu için ölmeyi seçmemek demek… sanki yaşamayı seçince yarım kalan iş sayısı azalacakmış gibi, sanki bir iş tamamlanabiliyormuş ya da yarım kalabiliyormuş gibi, alayı illüzyon!
Ama neticede beka tedbiri işte, Allah bu tedbiri böyle yaratmış. O Allah ki doğumumuzu yaratmış, öleceğimizi bildirmiş ve öleceğini unutmayı yaratmış, amenna. Günahı yaratmış, günaha girmemeyi yaratmış. Anlamı yaratmış ve saklamış. O ki sonsuzun sahibidir ve sonu olan şeylerde anlam bulmamız yanılgısını yaratmıştır. Hepsine amenna.


Adam atlamadı hala, telefonla konuşuyo. Neyi müzakere ediyorsa artık, İran sanki!

Demem o ki… orda burda gördüğünüz bütün hayat reçeteleri Sonsuz’a nasıl diş geçireceğinizi anlatır ve hepsi de saçmadır.
Dişin yok ki geçiresin.


24 Ağustos 2026 Pazartesi

TENEZZÜLSÜZLEŞTİREMEDİKLERİMİZDENOĞULLARI

Her samimi eylem, kendinden uzak düşmemek için “başkası”na yakın düşmeyi göze almaktır. Onay makinesinin pili yok ki çıkarasın da dursun.

İnsan, hayatta kalabilmek için kendinden uzak düşmeyi seçebilir ancak kendine mesafesi arttıkça hayatta kalması anlamını yitirir… eğer yeterli inkar kabiliyeti yoksa!

İnkar, anlamsızlıkla baş edebilmeyi mümkün kılan harika bir fonksiyondur, eğer bu inkar işinde yeterince iyiyseniz 2 kere 3’ün 8 ettiğine yemin edersiniz de ağrımaz o kopasıca başınız, kalbiniz de kesin çok temizdir.
 

İnkara uzak, kendine yakın bir yaşama hayali kuran samimiyet kuşları da aslında kuş değildir, keçidir, dünyanın kadrolu günah keçileri... Çünkü her zaman utanmaya hazırdırlar. 

Ben aslında şu “başkası”ndan bahsedecektim de her nasılsa konu ona gelemedi.
O başkasının kim olduğu mühimdir.
“Mütekebbire kibir sadakadandır” mesela, mütevazı tabiatlı biriysen bile kibirli birine karşı kendin gibi değil de kibirle davranman gerekir. Kibirliyle kibirli, samimiyle samimi olacaksın… yavşakla da yavşak?
Bu işin sonu yok!
Çözüm: olmayacaksın.
Herkesle uyuşamazsın, uyuşmayacaksın. İyi niyetli samimiyetlerini kendine saklayacaksın, bohçanı bohçacı kadın gibi kolayca döküvermeyeceksin öyle olur olmaz her yere!
 

“Olmayacaksın” tavsiyesine uyan her şahıs “bir dost bulamadım, gün akşam oldu” türküsü söyleyerek gezinir tamam ama… gün zaten akşam olacak ki.
Akşam, bir dost bulana da var bulamayana da! (İçinde akşam var. Neyin? O şeyin)
Değmez efendim değmez kısa süreli birkaç duygudaşlık orgazmı için itin köpeğin onayına talip olmaya.
Bu da münkirlere: değmez üç beş netameli zafer için kendini bunca ucuza bozdurmaya, o inkar eden yerlerin birgün düşman olur sana a ebleh!
 

Senaryo nasıl olursa olsun finalde insan en çok kendine küsüyor. 

Mağlubiyetin en zor tarafı da sonunda eve dönmektir… ki ev, her hal ve karda kabul edendir.


ZİLLETE TAHAMMÜL VAR, CİNNETE TAKAT YOK

 Kesiyorsun karpuzu, gayet kırmızı, doğra, tabak kirlet, ağzına at…tadı yok değil ama var da sayılmaz. 

Hayat, bazı üstün yeteneklileri seçip olmaz çilelere gark ederek filozof yapıyor, bazılarını da felsefe profesörü. Birinin sürünerek ulaştığı yere diğeri otobüsle gidiyor, oraya çıkmanın verdiği acı ile orada bulunmanın hazzı da aynı şeylermiş gibi işlem görüyor piyasada. 

Şu vasat karpuz keşke kelek çıksaydı da gevelemek zorunda kalmasaydık tadı var mı yok mu belli değil o şeyi. Vasatlık rezillikten daha kötü çünkü rezilin samimi bir özgünlüğü var. 

Birbirine benzeyen kısmen doğru şeylerin özgün-şahsi fikirmiş gibi vazedilmesinden bıktım. 

Eskiden arabaların renkleri vardı, hatları özgündü. Kullanıcılar arabayla duygusal bağ kurmasın da biraz eskiyince değiştirsin diye birkaç karaktersiz renkten birine boyayıp salıyorlar şimdi arabaları piyasaya, şekilleri de aynıya yakın. Karaktersizlik karakter oldu. 

“Çok alametler belirdi vakit tamamdır,
Haram sevaboldu, sevap haramdır”
 

Tamam lan işte vakit, alametler malametler hepsi de belirdi, ikinci bir emre kadar herkes kusmuğunda boğulsun lütfen!

14 Temmuz 2026 Salı

GAFİL GEZME ŞAŞKIN

https://vesaire.press/dokunakli-hatta-trajik-bir-varlik-turist/

 

Şöyle bir yazı. Kötü bir çeviri ama özü güzel.

 

Felsefe ölüme hazırlanmakmış (Sokrates), turizm ise ilgi çekici olana yönelen ama onu ıskalayan seyahat türüymüş. Amenna.

 

8 saat üzerinde uyuduğun yatağı terk eder tuvalete seyahat edersin çünkü uykunu “artık” almışsındır, çişin vardır. El-yüz yıkandıktan sonra mutfağa seyahat… sonrasında da neye ihtiyacın varsa onu ilgilendiren yere seyahat, işe gidersin mesela.


Canlılar şartlar tarafından zorlanmadan hareket etmez, her ihtiyaç da bir zorlanmanın doğurduğudur.

 

Dönüşmek de ihtiyaçtır, adamın “ölüme hazırlanmak” dediği de o zaten.
Dönüşmek: dünyada bulunma sebebimiz.
Hatta diğer ihtiyaçlar dönüşme ihtiyacının karşılanmasına hizmet eden tali ihtiyaçlardır.

 

Truman Show’daki Truman gibi hissederim çok zaman, dünyadaki her şey benim için var. Benden başka 8 milyar Truman olduğu bilgisini de eklediğimde bu his gayet mantıklı oluyor.
Birbirimizi dönüştürmek için çarpıp duruyoruz birbirimize.

 

Dönüşmek güçlü vesileler ister, yıpratıcı olmayan (pantolonun üstünden) çarpışmalar ruha sirayet eden ihtilaller üretemez. (Atıflı cümle)

 

İnsan denen rasyonel varlık (öyle mi acaba) kendisi için “tesiri yüksek ama güvenli” vesileler arar.

 

Turistlik etmenin altındaki temel motivasyon budur; tesirli ve güvenli.
4500 yıllık Mısır Piramitleri’nin ruhunu emebilmenin önündeki tek engelin 3 kuruşluk uçak bileti olduğunu zannedersin. Bu ruh emme işini gerçekten yaptığına inanabilmek için de ispatlar üretirsin; bol bol fotoğraf çekersin. Kadrajına giren Mısırlılar senden para ister filan, öyle bakar bakar geri gelirsin… rezillik aslında.

 

Artık “piramitleri görmüş insan” statüsüne terfi etmek yetmez, yeni statünü ilan edersin, sosyal medya ne içindir ki zaten? Ne kadar çok kişi senin yeni statünü onaylarsa o kadar inanırsın statü atladığına.

 

Dönüşme ihtiyacının karşılanmasına yönelik hareket etmeler gibi gösterilmeye çalışılsa da statüye cila nevinden çaresiz devinimlerdir bu seyahatler.

 

Yazıda adı belli amaçlarla yapılan seyahatlere saygı gösteriliyor ki çok hemfikirim. Goethe’nin Goethe olmasında İtalya seyahatlerinin büyük etkisi olduğu söylenir hep, bu tarz amaçlı istisnalara turistlik etmek diyemeyiz. Bununla birlikte oryantalist bakışın dışına çıkmayı başarmış bir turiste rastlama ihtimalimiz hiçe yakındır.

 

“Nerede değilsem orada iyi olacakmışım gibi gelir”
Depresyonun tanımı gibi bir cümledir bu. Memnuniyetsizliğin hareket ettirici gücüne hürmetim tabii ki çoktur ama gidilen yerde de iyi olunamıyor ki… yukarıda geçen “ıskalama” ifadesinin asıl hazin tezahürü de budur.
Dönüşmeye gidiyorsun, dönüşmüyorsun, depresyonun azalsın istiyorsun, azalmıyor… geçici süreli onaylar dışında bir tahsilatın olamıyor. (Heyhat)

 

Bir kitabı yanlış okumak, bir filmi yanlış izlemek, bir fikri heba etmek… bunlarda da aynı ıskalanmışlık var.
Film çok güzel ama sen o filme hazır değilsin, iyi-kötü ne anlattığını, finalini bilmeyi filmi izlemek sanıyorsun, değildir!
Bu hesapla filmin dönüşmen için sana sunduğu güçlü vesileler ziyan olur çünkü sen o filme hazır değilsin. Vakit geçer en fazla ama dönüşüm hak getire.
Kapının açılması bir şey ifade etmez, kapının önünde değilsen!

 

Pek tabii asıl ıskalanmaması gereken vesileler bizzat başa gelenlerdir. “beni bir kere dövdüler çok gözlüklüydüm” Nasıl dövmüşlerse gözlükleri çok fazla gelmiş adama, asıl problemse aşık olması ki o yüzden dövmüşler zaten.
“boşyerlerime vurdular yumrukları duruyor
gecenin bir saatinde gizlice kustum
bir böcek yürüyordu boynumdan içeri
burnum mu kanıyordu ağlıyor muydum
büyükdere’de dövdüler emirgan ve birileri
ayıran eden çıkmadı susadım su veren yok
kavgalı olmasaydık belki seni düşünürdüm”
En kötüsü de bu işte… kızı düşünememiş çünkü kavgalıymışlar!
Bu şiiri yazan adam kesinlikle bu şiiri yazmadan önceki adamla aynı kişi değildir, dayağı boşuna yememiştir... “çok gözlüklüydüm” diye başlar anlatır, her kapı açıldığında orada hazır bulunan adamdır Attila İlhan.

 

İlham veren dönüşüm vesileleri, ilham veren sohbetler, insanlar, şeyler, başka bir şeyler…ne kadar da perakendedir artık öyle değil mi, sonbaharın sonu gibi bir dünya? Öyledir.
Gafil gafil gezme lan şaşkın!


13 Aralık 2025 Cumartesi

MELANKOMİK NOTLAR - 45

Neden bulaşıyorsun bana, ben sana bulaşıyor muyum? Ulan sen şurda yaşa ben burda, bela tarlasından başka yaşayacak yer bulamadın da mı şu koca dünyada bana musallat oldun? Oynadığın oyunun ucunda ölüm var farkındasın di mi, neyine güveniyorsun lan küstah müptezel!
Karasineğe aynı böyle dedim, tınlamadı… ama nasıl da güzel haklıydım:(
Not: Öldürmedim pezevengi, canını bağışladım, canlı ele geçirip sokağa attım. Az yüce insan değilim ha! Maşallah sanırım.

 

Kendime not: lütfen çorbaya daha az karabiber at!

 

Görünen o ki Güllü’yü kızı öldürmüş.
Bunun ortaya çıkmasıyla birlikte…insanlar güven içinde kınayabilecekleri birini bulmuş olmaktan nasıl da mutlu olduklarını görebilirlerdi…eğer bir aynaları olsaydı. Her tarafımız çok düzgün insan dolu sanki! Senden daha kötüsünü bulmak seni iyi yapmaz.
Aynasızlık mutluluğudur bu, ayna mutsuz eder.
Empati yakar, empatisizlik ferahlatır, tarafını seç, sktir git.

 

Hava sıcak mı soğuk mu bilmiyorum, gerçekten bilmiyorum, bu yaştan sonra bilmez olduk!

 

Yük diye sırtlandım nasibimi, nasipsizliği nasip bildim. Gurbet belledim dünyayı, şuralardan kovalandım, burada oyalandım. Ne evden başka yerde huzurum oldu, ne de huzursuzluğa tahammülüm... Konuşurken geçti zaman, susarken geçti.
şarabın var mı suna su
Sabahı bulmayacağız.
Bunları karasineğe söylemedim, içimden geçti öylece…

 

Delikanlı adam makarna mı pilav mı diye ikileme düşmez. Tabii ki pilav.

 

Allah bir tanrı olaydı inanması zor olurdu.

 

Şahsi yurt tarifim: masaüstü bilgisayarım neredeyse yurdum orasıdır. Laptop, tablet, telefon… hepsi hikaye, benim yurdum masaüstüdür.

 

Sevdiğini uzak tut kendinden… kirpiysen.

 

Birine vuracaksanız gardı düşükken vurmayın. Kavgada söylenmişleri hazmetmek zor olmuyor da neşeniz yerindeyken yenen yumruğun acısı geçmiyor.

 

ChatGPT insana aptallık hakkı veriyor.
Sorumu ancak bir aptalın soracağı şekilde soruyorum, hakir görmüyor, cevaplıyor. Anlamadığım yer varsa daha da aptal gibi orayı açıklamasını istiyorum, açıklıyor.
Ezikleme yok, kötü söz yok… mis gibisin ChatGPT.
Bu arada yapay zekanın insanları aptallaştıracağı şeklinde bir görüş var ki doğrudur ancak bu aptallaştırma yeri doldurulamaz bir ihtiyaca dönüştüğünde çalışır, bu girdaba düşmezseniz zekanıza halel gelmez.
Ayrıca… ben aptallığa çok inanırım. Bir şey nasıl anlatılmadır? Aptala anlatır gibi. Nasıl dinlenmelidir? Aptal gibi. Yanlış anlamaları sıfırlamanın formülüdür aptallık. Tamam ben biliyorum yaa… bok biliyorsun, bi düzgün dinle önce!
Bir film aptal gibi izlenmelidir mesela, yönetmenin bizi çekmeye çalıştığı bütün tuzaklara düşmeliyiz ki film amacına ulaşsın. Asıl saçma olan filmi sonunu tahmin etmeye çalışarak izlemek… ne oldu, sonunu bildin de madalya mı kazandın a ebleh, n’apıyon sonra bu madalyaları, nerene sokuyon?

 

Evlilik       : vuslatın lüzumsuzluğunu idrak süreci.
Boşanmak : vuslatsızlık da çözüm değilmiş.
Çözüm      : değilmiş.

 

Helallik: vicdanların durulama suyu, muhafazakar uydurması, simsiyah, sok çıkar, rahat et, yersen.
Kuran’da helalleşme yok, affetmeden bahsedilir sadece ki affetme belirli bir konu üzerinden olabilen bir şey malum.
Yalnız kafamı karıştıran bir şey var: tekamülün temel sebeplerinden biri haksızlığa uğramaktır. Öte tarafta zalimler mazlumlara “sana zulmederek tekamülüne destek verdim, öğretmenlik hakkımı isterim” derse nasıl bir cevap alırlar? Ya da bir katil “yaşamaya devam etseydin pek çok günaha bulanacaktın, sayemde kurtuldun, pay isterim” derse ne olacak?

 

Başarı: sahip olduğu duyarlılığa halel getirmeden bütün kalmayı başarmak.
İnsanların kötüyü el üstünde tuttuklarını bilmene rağmen el üstünde durmayı reddetmek.
Kimsenin sallamadığı başarılar listesine gözü gibi bakmak ama bu listeye aşık olmamak ve… asla bu listeyi gerekçe olarak sunmamak.

 

Sorsalar mağdurunu gaddar kendin gösterir.
Koca Ragıp Paşa

 

Her şeye bi şey, her şeye bi şey,
Herkese bu şey, sana başka bi şey,
Hey gidi hey,
Yamuk birey!
Bu da benim şiirim. Şaka be şaka :p

 

Para insanı elbette mutlu etmez ama arabada ağlamak metroda ağlamaktan iyidir.
Bir Düşüşün Anatomisi filminden bir replik. Film de pek güzel.

 

Kapımı iki Yehova Şahidi çaldı, içeri buyur ettim biraz sohbet ettik. Sonra dışarıda çay içtik iki kez, kırık dökük Türkçeleriyle (Kanadalı bir çiftti ve Türkçe öğrenmeye çabalamış olmaları benim için değerliydi) bana İncil’den ordan burdan bir sürü şeyler anlattılar, ben onlara daha da çok anlattım, pek kibar pek güzeldiler Allah için ama sanırım baktılar ki benden bir bok olmayacak, bıraktılar yakamı, bir daha aramadılar. Yehova Şahitleri bile benden umudu kesti, müzmin umutsuz vakayım.

 

İlginç bir deney yaptım.
Ben nasıl olmuşsa Karılar Koğuşu’nu izlememişim, hiç izlememişim hem de! Yakın zamanda izledim, büyülendim, çook güzeldi. Sonra büyünün kaynağını merak edip romanı okudum, sonra da filmi ikinci kez izledim bakalım büyü tekrar edecek mi diye? Etmedi. Oyunculuklar filan güzel tamam da beni büyüleyen senaryoymuş, Kemal Tahir’miş, romana hakim olunca filmin buğusu kaçtı.


22 Kasım 2025 Cumartesi

SATIR BAŞI HAK EDİLMİŞLİĞİ

Tadımın neden kaçık olduğunu anlamaya çalışıyordum, buldum; çünkü hava çok güzel.
Böyle havalar bende kaçırıyor olma hissini tetikliyor. Gerçek bir yakalamanın mümkün olmadığını bilen biri için kaçırmak demek, normal bir yaşamak demektir. O çok övülen “”şu anda, şimdi” asla kendisine atfedilen değerde değildir.
Katlanması gereken yıkanmışları katlayıp yerine yerleştirdin, mutfağı topladın, her şeye bir olması gerektiği gibilik sindi… mi acaba? Kirli sepeti giderek dolmayacak mı? Neyi neyden kurtardın, ilerlediğin hangi yol anlamlı bir yere çıktı ki?
Kendime demiyorum şunları, insanlığa sesleniyorum!
Durup bakarsan beyhudelik görürsün, hareket halinde olman da yalandır. Tek çare bakmamak, o da çare değil.
Aklı başında hiç kimse heybesine taşıyabileceğinden fazla boşluk doldurmaz.
Değmez uyanmaya ikmal-i ömr için…uyumaya gece müthiş bir gerekçedir…ve kimse kapalı bir havada evkaftaki memuriyetinden istifa etmez… çünkü sadece güzel havalarda kanatları olduğunu zanneder insan.
Hasılı hava kapalıyken boşluklar yük gibi gelmiyor işte insana, hayat seni bir yere çekiştirmiyor, dakikalar zorlamasız bir akışla ilerliyor ki gerilimsizlik de hiç yoktan iyidir. Gerilim denen zıkkım hayatı lüzumundan fazla önemsemektir ve faydasızdır. Mükemmel bir kombin mesela, ayakkabılar tam olması gereken renk filan… böyle olduğunu hissettiğimde bilerek bozuyorum uyumu, bu düzey bir önemseme çok fazla çünkü. Ya da kravat, hayat bu işlevsiz zımbırtıyı boynuna geçirtecek kadar önemli olmayı nasıl başarabilir ki?
Anlamın köpekleri tarafından kovalanmamaya mutluluk diyor insanlar, tabii ki yanılıyorlar ama köpek kovalamasını da övecek değilim.
Bir paragraf başını hak etmediği için yekpare olarak püskürdüm bunu buraya, uyumlu yahut değil, bu da burada dursun.

17 Kasım 2025 Pazartesi

PLURIBUS

https://www.imdb.com/title/tt22202452/?ref_=nv_sr_srsg_0_tt_6_nm_2_in_0_q_pluribus

 

Araba gibidir insan, deposu vardır, tahammülle doludur. Eksilen, yerine konmazsa günden güne hafifler.
İnsanda yaşama isteği uyandıran güzel şeyler bunun için var işte, depoya bahşiş… ama aslolan deponun boşalmaya yazgılı olmasıdır.
Depo, boşalsın diye doldurulur.

 

Şu “bir kez geldin hayata, mutluluk senin hakkın, mutlu ol lütfen” türü zıkkımların saçmalığı buradandır, n’apçaz ki kullanmadığımız mutluluğu? Depo, dolsun diye doldurulmaz di mi?

 

Spoiler ama aslında değil.
Pluribus dizisindeki kadın tek telefonla her dilediğine zahmetsizce ulaşıyor. Bütün dünya, hizmetindeki “iyi” insanlarla dolu ve darlıyorlar kadını: lütfen mutlu ol.
Bu dizi teknik olarak distopya sınıfında ama bu haliyle ütopya değil midir? Tüm dünya iyi insanlarla dolmuş, şiddet yok, mis gibilik her yere hakim, çatışma yok.
Mutlu olması gereken kahramanımızsa çok mutsuzdur, çünkü çatışma yok.
Kadın mutsuz çünkü mutlu olmak istemiyor, istemiyor çünkü bu şekilde ele geçmiş mutluluğu anlamlı bulmuyor.

 

Geldik çarptık yine anlam belasına iyi mi? İyi.
Cennet’teki insanın hikayesidir anlatılan, çevresindeki iradesiz meleklere emir vermekten zevk almadığı gibi meleklerin onu mutlu etme çabası onda sinir yapıyor.
Bu sinirli ve tahrip edici haliyle düalist dinlerdeki kötü tanrıya benzerken sebep olduğu her tahribat sonrası vicdan azabına gark olduğu için de iyi tanrıya benziyor. Kafası karışık bir kusurlu tanrı!

 

Bu kafası karışık kusurlu tanrının bozamadığı ezberleri vardır, rasyonel olduğuna şüphesi yoktur ama asla rasyonel değildir, intikam hissiyle dünyayı yakabilir mesela ve sonrasında oturup buna üzülebilir… ki bu üzüntünün kaynağı da kibirdir, kendini tanrı zanneden insanın üzüntüsü kibirdendir malum.
Zeus gibi bir şeydir yani kahramanımız ya da karşı komşu Ahmet Abi… ikisi de aynı kişi neticede.
(Konunun Allah’la ilgisi yok, Allah bir tanrı değildir)

 

Dizinin yapımcısı Vince Gillian aklını iyilik-kötülük, haz-anlam meseleleriyle bozduğu için önce “iyi’nin kötü’ye kırılımı”nı bir diziyle anlatmaya çalışmış: Breaking Bad.
Her ne kadar fevkalade bir dizi olsa da ana karakter kötüye dönüştükten sonra da izleyici bu  karakteri benimsemekten vazgeçmediği için kötüye kırılım layıkıyla anlatılamamış. O da hırsını sonraki diziye saklamış: Better Call Saul.
O kötüye kırılımı burada anlatmış ama öyle böyle anlatmamış, 12’ye atılmış oktur bu dizi, muhteşemdir, operasyon başarılıdır, işlem tamamdır.
Bu iki dizi aynı evrende geçer.

 

Gillian’ın anlatacakları bitmemiş olmalı ki Pluribus’ta anlatmaya devam ediyor. Her ne kadar diğer iki diziyle aynı evrende geçmese de, bilim kurgu, distopya filan olsa da mevzu aynıdır, Better Call Saul’ün devamıdır Pluribus: kusurlu bir tanrı olan insanın içindeki iyilikle kötülüğün öpüşmesi, didişmesi, savaşması…kafasına kötü'nün sopasını yiyen iyi'nin sopadan (kötü'den) hamile kalması filan.

 

Şimdiye dek 3 bölüm çıktı sadece, sadece 3 bölüm izlemişken yazdım bunları. Mevzular nereye evrilecek, merak içindeyim ancak muhteşem bir şeyin karşısında olduğum kesin gibi.

20 Eylül 2025 Cumartesi

HAYMATLOS

 Telefonum sessizde kalmış.
Söyleseydin yapardım ama duymazdım söyleseydin.
Telefonda sessizlik kuralmış.


Rahatsızlık veren sesleri kısmak için rahatsızlık vermeyen şeylere kıymak racondur yaşama sektöründe.
Bazı lazım şeyler işte… bir kuyuda saklı ve kuyuda ne ip var ne dip.

 

Bulunmak için kaybolmak lazım önce, kaybetmeden de kaybolunmaz.
Zaman israf olabilen bir şey değil ve özlemek yetmez.
Vatandan ayrılmak gibidir rutinden ayrılmak.

25 Ağustos 2025 Pazartesi

LORRAINE

 

https://www.imdb.com/title/tt9059760/?ref_=nv_sr_srsg_0_tt_8_nm_0_in_0_q_normal%2520people

 

Şöyle bir dizi, iki yıl önce ve yakın zamanda olmak üzere iki kez izledim. Romanını da okudum ama dizi daha güzel. Toplam 12 bölüm. 

3. bölümde kadının öz oğlunun canına okuduğu bir sahne var, sahnenin sonunda da “çek sağa” deyip hışımla arabadan iniyor.
Canı yakılmayı hiç hak etmeyen bir kızın canını yakmış çünkü oğlu, iki önceki yazıdaki Dostoyevski’nin içindeki güçsüzlük gibi bi kızın canını, gayet narin, gayet savunmasız, ışığını göstermeye çekinen yıldıza benzeyen bi kızın canını.
Çocuk kadının tek çocuğudur, kocası da yoktur.
 

Sizin olmadığınız bir yerde birinin hakkınızı savunması, öyle ki bunu yaparken şu hayattaki en değerli varlığına acımaması… çünkü adalet!

Kadının adı Lorraine.

 

Ey saygıdeğer adalet savaşçısı, ey mübarek kadın, sevgili Lorraine;
Senin gibi insanların var olma ihtimali bilesin ki şu kolera dünyaya tahammül göstermeyi mümkün kılan sebeplerdendir.

25 Temmuz 2025 Cuma

KUMANTUM

 

Ger derse ki Fuzuli güzellerde vefa var,
Aldanma ki şair sözü elbet yalandır.

 “Elbet” dediğine göre şairlerin “bütün” sözleri yalandır, bunu diyen de şairdir… o zaman bu söz de yalandır, o zaman şairlerin bütün sözleri yalan değildir, o zaman…
Paradoks işte, adam yapmış.
Paradoks olsun diye yapmamış ama, derdi başka.
Bu şair tayfasının sözüne kulak verin ama çok da şeyetmeyin… demeye getiriyor.

Hakikat vektör gibidir; doğrultusu, yönü ve şiddeti vardır. Doğrultu ve yön tutturulsa bile şiddette illaki sapmalar olur.

Çok doğru bir fikri cılız bir ifadeyle sunandan çok daha fazla alkış alır birazcık doğru bir sözü güçlü bir ifadeyle sunan.
Hitabet, hakikati canı ne zaman istese döver.

 Şiir, kelimeleri sıvılaştırarak kullanır.

 Hakikat buz ise yalan sudur, ne farkları var ki, ikisi de H2O işte?

Çok farkları var, hımbıl buz durduğu yerde kazık gibi dururken yalan her çatlaktan sızar, her şekle girer. Hakikat soğuk yüzüyle meymenetsiz kadın gibi bakarken su her gönlü çelendir. (Dilruba)

Bizim bi akraba teyzenin oğullarına gelin seçerken ilk kriteri güzel olmalarıymış, annem de “iş ki içi güzel olsun, yüzünün güzelliğine takılma bu kadar” gibisine bir şey deyince kadın şu cevabı vermiş: amaan, nasılsa hiçbiri bir şeye yaramayacak, bari güzel güzel salınsınlar ortalıkta da gözümüz şenlensin.

Gerçekten de… bu kendini hep en doğru diye arz eden, bu buz gibi kibirli, bu kıytırık hakikatlerden ne fayda gördük? Hiçbiri sonsuzu içermez… bırakın içermeyi hiçbir hakikat sonsuzdan haber bile vermez… iken, nedir bu “eksikli hakikat hazretleri”nin bizden bu bitmez hürmet beklentisi?
Bıraksak da sular mis gibi salınsa?

Şiirin doğrultusu doğru olsa bile yönü şüpheli, şiddeti kesin yanlıştır. Şairin dediği doğru olsa ne olacak, illa bir şeyleri abartmıştır o şair, sözü ahenk yaldızına sararak sunmuştur filan.
Hayatın akışına ters de değildir şu durum, buzlu su gibi işte; mantığın gerçekleri, algının yanılsamaları içinde yüzmektedir. Fluluk her yerdedir.

 Fuzuli’nin “şair sözü elbet yalandır” dediği aslında bu fluluğa hürmet göstermesinden başka bir şey değildir ki bunu yazdıktan sonra şiiri bırakıp makale yazmaya da başlamamış di mi bu adam?
Hayatın akışına hürmetini eksik etmeyerek karşılamış kendisine doğru gelen her şeyi.

 Freud’un “nereye gitsem bir şairin benden önce oraya ulaşmış olduğunu gördüm” demesi de tam budur, fluluğa hürmetinin hakikate hürmetinin arkasında kalmaması gerektiğinin idrakindedir.

"Bana hakikati değil muradını ver. Olmak istediğin gibi görün olduğun gibi değil. Çünkü her yalan bir yaratış." diyen Cemil Meriç'i de anmadan olmaz!

Akıllı insanlar hakikatlerin hakiki olmadığını bilmese de seziyor işte.
Kuantum demeden Kuantum diyebiliyorlar.

22 Temmuz 2025 Salı

ARMUT

Gücümü içimdeki güçsüzlükle boğuşurken tükettim…demiş Dostoyevski.




Lifleri (mesela pamuk) oluşturan makromoleküller lif boyunca kabaca böyle sıralanır.

 

Tabi tam kristal, tam amorf diye iki çeşit dizilim yok, birbirine karışık ara formlar da var.

 

Lif, sağlamlığını kristalin bölgelerden alır, bu bölgeler oran olarak az ise pamuğumuz çıt diye kopar-kırılır.

Nem alma, elastikiyet gibi yeteneklerin kaynağı ise amorf bölgelerdir. Bu bölgeler olmasa boyama mümkün olmazdı, atletimiz gram nem almaz, muşamba gibi kaskatı dururdu üstümüzde.

 

Amorf; biçimsiz…demek.

 

Pamuğu pamuk yapan şey amorf bölgelerdir desek yanlış olmaz, teri çekmeyen atleti ben neyleyim di mi? Pamuğun bütün güzelliği o biçimsiz yerlerinde saklı, ama;
o biçimli-düzenli kristalin bölgeler olmasaydı pamuk hayatta kalamazdı, lifler ipliğe dönüşemezdi, iplikler dokunarak kumaş olamazdı, kırık dökük, toz gibi bir sürü pamuk cesedinden başka bir şeyimiz olamazdı.

 

Dostoyevski gibi gerçek insanların amorf bölge oranı çok yüksektir.
Dostoyevski’yi Dostoyevski yapan şeyler, içindeki biçimsiz yerlerdir.
İçindeki zaten az olan kristalin bölgelerin amorf bölgeler tarafından işgale uğramasını engelleyememiş Dostoyevski…

 

Niye öyle işgal filan olmuş ki, savaş mı etmiş bu bölgeler? Evet. “İçimdeki güçsüzlükle boğuşurken” diyor zaten.
Dostoyevski, bir kumandan gibi kristalin bölgelerinin başına geçip amorf bölgelere saldırmış olmalı… ama daha kalabalık olan amorf bölgeler kazanmış savaşı, son kristalin bölgeler işgale uğramış, biçimsizlik iyice artmış …”gücümü tükettim” dediği bu.

 

Sürekli menfaatine konsantre… daha fazla güç için 7/24 savaşan… mal biriktiren, para biriktiren… sahip olduğu güç itibara dönüştükçe kendini başarılı bir tanrı gibi hisseden… şu dünyaya gerçek anlamda bir şey katmadığı halde kaynakları deli gibi tüketen… bir şeyin öyle görünmesiyle gerçekten öyle olması arasındaki farkı umursamayan… bu başarılı, bu kazanan yavşaklar… kristalin oranı % 100’e yakın şahıslardır.
Teflon gibi tipler işte bunlar, içine asla su almaz, sıcaktan pek etkilenmez (cehennemde napçaklar bakalım), herhangi bir şeyle gerçekten bir bağ kurmadığı için hiçbir şey kendisine yapışamaz.
Napçaksınız lan bu kadar başarıyı? Hikayenin sonunda sanki o her şeyi başarmış olan sen değilmişsin gibi “ölmek başarısızlığı”na uğramış olan yine sen olmayacak mısın? Manyak mısın?

 

Konular karıştı, konumuz yavşaklar değil ötekilerdi, gerçek insanlar.

 

Kızılay, muhtaçlara daha etkili yardım edebilmek için güçlü olmalı, kasası-deposu her daim dolu olmalı…diye bir cümle kurmak isterdim burada ama hayli zamandır Kızılay kelimesinin bende uyandırdığı tek duygu mide bulantısı maalesef.

 

İyi insanlar kendilerini sakınmalı… desek? İyi de kendilerini çok sakınırlarsa iyi insan olmazlar ki! Mahzuni kendisini Çeşm-i Siyah dediği kızdan sakınsaydı “işte gidiyorum çeşmi siyahım” türküsü ortaya çıkamazdı ki.
Adam o kadar iyi ki dağ başında tek başına yaşıyor… (Hiç fena fikir değil aslında)
Olmaz öyle, gerçek insana dönüşme yolunda yıpratıcı tecrübelere maruz kalmazsak bi bok olmaz ki bizden, di mi?

 

İçimizdeki güçsüzlüğü “halledilmesi gereken bir sorun”muş gibi ele almak… çağın vebasıdır.
Her incindiğinde soluğu psikologda almak ya da antidepresan yutmak hayata ihanettir. Kaldı ki psikolojisini doktorlara-ilaçlara tamir ettirmeye çalışan insanların derdi (genelde) daha iyi insan olmak değil, yeterince etkili kötülük yapamıyor olmaktır.
Mağduru iyi insan sanmak da yaygın bir hatadır ki kötü insanlar da mağdur edilebilir malum.
İyi insan diye gücünü adaletle kullanana, ezme imkanı olduğu halde ezmeyene, içindeki antisosyal dürtüleri vicdanıyla kontrol altına almış olana diyoruz, gerçek bir merakla şu dünyaya neden geldiğini düşünene-araştırana diyoruz.
Bizi insan yapan nasıl o içimizdeki güçsüz-biçimsiz yerlerse, bizi şekillendirerek mükemmele doğru ilerlememizi mümkün kılacak olan da kırılmak-yıpranmaktır. (Mükemmel, kusursuz demek değildir)

 

Her ne kadar genetik kodlarımız içimizdeki güçsüzlükle boğuşmaya programlıysa da;
İnsan içgüdülerinden büyüktür, ve;


Ulan güçsüzlüğümüzden başka neyimiz var?

 

 

Not: Mükemmel kelimesi için Tdk’nın tanımlarından biri de “kusursuz” fakat bu meşhur bir galat olabilir ancak.
Kelimenin kökü kemal, kemal de olgun demek. Mükemmel: kemale ermiş, olgunlaşmış.
Bir armut dalında aylarca büyüyor ve sonunda kemale eriyor, o kadar ki biri onu kopartmazsa kendisi dalından düşüveriyor. Kimse bana kusursuz armuttan bahsetmesin, hangi olgun armutmuş ki o kusursuzmuş?
Olgunluğu, olabileceği son hale geldiği anlamındadır sadece, tadı çok kötüdür belki de… olgun ve gayet kusurludur o armut. Ha yenir mi? Yenir.



4 Temmuz 2025 Cuma

O AN

 

İnsan zihni belirsizliği sevmez çünkü belirsizlikte bekasına tehdit vardır. Hakikati olduğu gibi heterojen ve degrade geçişli değil de homojen ve keskin geçişli olarak görmek istemesi de bundandır. Her şeyi olduğu gibi görmeye çalışan mutsuzlarla (realist) görmek istediği gibi gören mutsuzların (romantik) bir arada yaşamasına da hayat diyoruz. (Yanlış yazmadım, insan dediğin mutsuz bir şeydir)
Yani yargılar kesinliğe yaklaştıkça gerçeklikten uzaklaşır, kısa-basit-bilinen bir şeydir bu…

 

Ama;

 

Eşyanın tabiatındaki fluluğun aksine kesinlik arz ederken gerçekliğine halel gelmeyen şeyler var ki yazının konusu da budur.

 

Çocuk düşer, canı yanar, annesine bakar. Annesi “aman yavrum düştü” diye ünlerse ağlamaya başlar ama annesi gülerse o da annesiyle güler.
Anne teselli çeşmesini açarsa çocuk içer, gülerse güler, basit. Çocuğun bunlardan birini seçtiği bir “o an” vardır ve seçimde annenin tavrı önemlidir.
Ha tabi çocuk fena düşerse anasına manasına bakmadan feryadı koyverir o ayrı, bazı dertler gerçektir, bazıları edinilmiş derttir nitekim.

 

Aşık olurken de bir “o an” vardır, verilmiş karardır aşk, bir şeyin karşısında durur kendini bırakır ya da bırakmazsın. İşin tuhafı bünye bu kararı alır-uygular da sana söylemez, farkında olmadan zokayı yutmalar da vardır, kendini aşık sananların aslında öyle olmadıklarını anlaması da.

 

Annesinin açılmış kucağına ağlayarak atlamak ya da anneyle birlikte gülmek…her ikisinde de çocuğun menfaati var, her ikisi de sıkılmaktan iyidir çünkü! İnsan dediğin menfaatini kovalayan bir şey zaten, bu hesapla demek ki aşık olmakta da olmamakta da menfaati var...

 

Bahsettiğim “o an” kesinliğinin objelerin-olayların kimyasında değil de insanın o kimyayı karşılama biçiminde… daha da doğrusu mevcut gerçekliği vesile bilerek bir şeye dönüşme ya da dönüşmeme kararında… olduğunun farkında olmak lazımdır.

 

7 saniye kuralı diye bir şey varmış intihar işinde, şahıs kesin olarak intihara karar verdikten sonra 7 saniye içinde eylemek geçmek zorundaymış.
7. saniye sonunda hala bir şey yapmamışsa topladığı cesaret dökülüveriyormuş ve sıfırdan cesaret toplamak zorunda kalacağı yeni bir döngüye giriyormuş.
Eh, aşka benziyor bu 7 saniye işi, kendini bıraktığın ya da bırakmadığın bir “o an” var… yalnız aşkta süre 7 saniyeden kısadır bence:p

 

İstifa kararı, boşanma kararı, uzun uzun yazdıktan sonra “gönder”e basmak vs. örnek çok.
Hepsinin içinde 7 saniyeye sıkışmış bir “o an” var.

 

Can sıkıntısından dağın tepesindeki kayayı yuvarlayan şahıs; kayanın düşmesi bitince yine sıkılacaksın… biliyorsun değil mi?

 

 

 

6 Mart 2025 Perşembe

MELANKOMİK NOTLAR - 44

 Pirinçli anı:
Markete girdim, dedim ki:
Reis baldo pirinç var mı?
Kalktı vermek için, yarı yolda durdu, döndü dedi ki:
Marka olarak mı Reis?
- Evet.
- Haa, yok.
Madem yoktu niye vermek için kalktı diye düşünerek çıktım marketten, çıktıktan sonra düştü jeton, virgül yoktu benim sözümde Reis! :)

 

Pirinçli tespit:
Hayat görüşüm; ya yap, ya da yapma, Basmati pirinç yeme mesela.
Bu Basmati cinsi pirinç ötekilerden bilmem hangi sebeplerle daha faydalıymış ya da daha az zararlıymış filan… iyi de leziz değil arkadaş!
Daha az zararlı diye pilavı Basmati’den yapmak, çirkin kadınla zina etmenin daha az günah olduğunu ummak gibi bir şey… ki saçma!
Ben bünyeye nişasta-kalori sokuyorsam soktuğuma değmeli yani, bu sebepten kötü baklavadan daha kötü çok az şey var dünyada.
Sütlacı daha düşük kalori temennisiyle az şekerli yapmak da öyle, 100 kalori yerine 90 kalori olsun diyerek boş boş pirinç geveliyorsun.
Ya yap, ya da yapma, arası Cehennem…budur.

 

Şartlı refleksle zihnimde yer etmeye çalışan şeyleri sevmiyorum.
Ağlar gibi şarkı söyleyenler, daha hüzünlü filan olsun diye lüzumsuzca tizlere çıkanlar… olmasanız keşke! Kardeşim sen içinden geldiği gibi söyle, söylerken de kim dinliyor diye düşünme, olur da ortama bir hüzün filan yayılırsa bana sirayet eder zaten, zorla duygulandırmak nedir, hedef kitlen miyim lan ben senin?!
Abartılı-yüksek rol kesen oyunculardan da ikrah-nefret! (Canımın içi Meryl Streep, hem şiirsel hem de gerçek olmak mümkün)
Bunun şaşırtma versiyonu var bir de, hayatın anlamını karşısındakini şaşırtmakta bulmuş hayat ıskalayıcıları var, kendince çok ilginç bişiler bişiler anlatıyo, sonra uzun bir es verip (s vermek mi yazmalıydım, nasıl yazılıyo bu) seni gözlüyor şaşırdı mı diye? Şaşırmış gibi yaparsan da mutlu oluyo. Niye ki, manyak mısın? Sen içinden geldiği gibi anlat, gerekirse şaşırırız… nasıl ki gerektiğinde hüzünleniyoruz, öyle de şaşırırız.
Bişiler devşirmek için insan darlayan tayfanın icraatları işte…
1984’den geldi aklıma bunlar. Yazar anlattıklarının çok ilginç olduklarından o kadar emin ki aklı sıra şaşırma duygumuza sağlı sollu kroşeler indiriyor. Bende yarattığı etki ise tiksinme… içinde yüzdüğü şaşırtma kaygısı gerçekten de tiksinilesi! Gerçek bir edebi enkaz, bitsin diye okudum, bitti şükür. Bitmek bilmeyen di-li geçmiş zamanlı cümlelerin yarattığı tatsızlık, sıfat tamlamalarının aşırı kullanımı, lüzumsuz tasvirler-nitelemeler, ne olumlu ne de olumsuz olmasına özen gösterilmiş cümleler ve bu belirsizliği şiar edinmiş cümlelerle hem gerçekçi hem sofistike bir hava yaratma beklentisi…o Big Brother imgesi de öyle uf acayip ilginç filan değil, gerçekten berbat bir kitap, kral çıplak!


Tuzaktaki bir hayvanı kurtarırken kameraya almayı akleden kişi... kameraya çekebilmek için hayvanı tuzağa düşürmeyi de akleder.

Aşk; ancak korkusuzca ve tiksinti duymadan tekrar kendin olabildiğinde son bulur…buyurmuş Elena Ferrante ablamız My Brilliant Friend dizisinin 4. sezonunda. Eyvallah, amenna, saygılar ablam.
https://www.kitapyurdu.com/kitap/elena-ferrante-napoli-seti-4-kitapkutulu/405384.html&filter_name=elena+ferrante
Bu dizi bu 4 cilt romanın neredeyse bire bir filmleştirilmesi, kitaplar da dizi de aşırı muazzam, bir önceki melankomik notta da havai fişek sahnesinin linkini atmıştım.


İyilik, iyilik yaptığın kişiyi iyi bir insana dönüşmekten uzaklaştırıyorsa iyi bir şey değildir.


Bir ilişkiyi başlatan sebep, bitiren sebep oluyormuş… genelde. Havalı bir boş laf değil bu mantıksal zemini var.
Tarafların öne çıkan özellikleri başta onlara hoş bir hava, gizem, karizma katarken devamında çantada kekliğe dönüşmelerine sebep olur, merak yerini sıkılmaya bırakır.
Aynı özelliğe başta ederinden fazla bir bedel biçilirken akıbet değerinden eksiğine bozdurulur o özellik… gibi.
Evet, heyhaat.


Anlaşmazlık çıkartmak şeytanın mühim bir yeteneğidir ama asıl yeteneği anlaşmaktır. Şeytan uzlaşır.

 

Bir gün gelecek sen de perîşân olacaksın,
Ey gonca, bu cem’iyyeti her-dem mi sanırsın?
Ziya paşa
Entropi daha güzel anlatılamazdı, açılma perişanlıktır, toplanma durağanlık.
Haşır, toplamak demek, neşir de yaymak, nefes almak havayı haşretmek, nefes vermek neşretmek, haşır-neşir olmaksa yaşamak… çünkü sadece ölüler nefes almaz. Haşretmeden de neşredemezsin, bu sebepten dağılma hep toplanmadan sonra gelir. … yani her şey birgün dağılacaktır çünkü hayat.
Bir başka entropi için bkz. kaz ayakları.

 

Sakar aşık, aşk ateşi yakmaya çalışırken kalbini tutuşturur. Menemen yaparken evi yakmak gibi bir şey. Çözümse başka eve taşınmak, bir önceki yandı.

 

Yürüyen kuş gibi hissediyorum bazen, kanatlarım var ama ayakları kullanıyorum sadece.

 

Ben sana mecburum’u ben yazmış olsaydım “ben sana maruz kaldım” diye başlardım.

 

Sene taa bilmem kaç, yaş 20 filan, yazıhanede kitap okuyordum, kapı çaldı bi amca girdi, kalem satıyormuş, kitabın okuduğum sayfasının kenarını kıvırdım, kalem almayacağımı söyledim amcaya.  Bibliyofil bi adamdı ki gözlerinde kitap okuyor olmamdan memnun oluşunu gözledim, gülümseyerek yanıma geldi, oradaki gazeteden küçük bi parça kopartıp bana uzattı ve “sayfaları kıvırma, arasına bu kağıdı koy” dedi.
Sayfasını kıvırmak kitaba saygısızlıkmış filan…
O gün bugündür kitapla ayraç takım gibi bende, kitap, ayraç olmadan okunamayan bir şeymiş gibi, ayraç bulamazsan kitabı okuyamıyorsun filan, rezillik!
Değerli-mühim-saygın olan kitabın cismi değildir, içindekilerdir. Pek çok kitabın içindekiler de değerli değildir o da ayrı tabi ama konumuz değil. Mazrufu ıskalayıp zarfa koşmamak lazımdır. Senden keşke kalem alsaydım ama seni hiç dinlemeseydim be amca, ölmüşsündür muhtemelen, Allah rahmet eylesin.

 

 

-        Dokunma duyusu yüzünden.
-        Ne?
-        Gerçek bir şehirde yürüdüğünü düşün, geçerken insanlara sürtünürsün. Birileri sana çarpar durur. Los Angeles’ta kimse sana dokunmaz. Daima bu metal ve camın arkasındayız. Bu dokunuşları öylesine özlüyoruz ki sırf bir şeyler hissetmek için birbirimize çarpıyoruz.
Crash (2005) filminin giriş sahnesi.




Sureti orijinalinden daha güzel şeyler:


Orijinalini sonuna kadar dinleyemedim, kötüydü, çocuksa pek güzel söylüyor.
Videoya vesile olan dayı; insanda sarılma isteği uyandırıyorsun. Görünen o ki Felek tependen vura vura boyunu kısa bırakmış (beni de çekip uzattı) ama hüznün de boyundan uzun... Allah seni ferahlatsın, bi de az iç. (K
im bu denli dutuşan odlara kılmaz çare su)




Orijinali de pek meşhur pek güzeldir ama bu konser kaydının yakınından bile geçemez. (Bence)




Bu kızın adını biliyordum sadece ve sıradan piyasa işi şeyler yapıyor sanıyordum, bu videoyu dinledikten sonra (100 kere filan) öyle olmadığına kanaat getirerek başka performanslarını dinledim... ilk fikrime geri döndüm, sıradan piyasa işi şeyler.
Kızda Eleni Vitali kanı var ama saçmaaa sapan şeylerle uğraşıyor, çok yazık.
Şarkının orijinalini de sonuna kadar dinleyemedim kötü çünkü, şarkı sadece bu kızda kanatlanıyor... Köroğlu'nun atı gibi kız ama Köroğlu'nun babasına rastlamamış hiç.

 


Ah İstanbul İstanbul olalı...
Video yok çünkü aslından güzel bir suret yok ama olmalıydı! Çok güzel bir şarkı ama sahibi dahil hiç kimse hakkını vererek söyleyemiyor, tıpkı Mahzuni türküleri gibi bu şarkı da sahipsiz.(Mahzuni türkülerini de Mahzuni dahil hiç kimse hakkını vererek söyleyemiyor...bence)


17 Ağustos 2024 Cumartesi

MELANKOMİK NOTLAR - 43

 Empati borçlandırır.

 

Tutmuş duadan gol yemek mi yoksa tutmuş bedduayı yaşamak mı daha fena? En fenası bozulmuş beyaz eşya bence, servisler hem sahtekar hem gelmiyor.

 

İyi bir şiir kitabı, sayfaları sırayla okunarak değil tırtıklanarak tüketilir. Sarhoş mehter takımı gibi okunur, her şiir arada bir bakılan resim gibidir ve bitince bitmez.

 

Suretinde mana ararken bulduğunu mana zannedenlerin en öz işi: burçlar.

 

Mesajı olan filmleri sevmiyorum. Olmayan filmleri de sevmiyorum. Ama bazı filmleri seviyorum. Sokmayın lan gözümüze bu kadar ve hikayeniz yoksa anlatmayın!

 

Ölmek isteyen biri moralin çok önemli olduğu bir hastalığa tutulur da doktorların "çare yok" dediği noktada öleceğine çok sevinir ve morali tavan yaparsa hastalıktan kurtulur mu yoksa ölür mü? Moral ne tarafa çalışır? Paradoks gibi evet ama bence ölür.

 

Karanlık tarafından yutulanın aydınlığa dönüşü her zaman mümkündür ama karanlığı yutmuşa çare olmaz.


Üzgün olmadan özgün olamazsın.
Bezgin ol ki gezgin olasın.
Kuzguna yavrusu düzgün görünürmüş.
Süzgüne çözgün gerekmez.
Şaka şaka, kafiye tutuyo diye kural uyduranlardan değiliz, çözgün ne hem? :p
Yalnız şu kuzgunlu olan fena olmadı sanki :)

 

Kırılmaya alışmış insanı tekrar be tekrar kırmakta beis görmüyor insanlar çünkü zaten kırık.

 

Kelimeleri yabancı kökenli diye hakir görürsek huzurumuz kalmaz. "Huzur" kelimesi  Arapça kökenli çünkü.

 

Reflü, balıklarda da oluyor mu?

 

Normal insan yetmez gerçek insan lazım. Öğürmeden yaşayabilen insan değil.

 

Merhametin > özsaygın            = merhametin kibir olarak algılanır,                                                         gaddarlık görürsün,
Nefretin > özsaygın                  = etine dayalı bir bıçakla yaşarsın,
İntikam arzun > özsaygın         = bıçak eninde sonunda sana da girer,
Sevilme isteğin > özsaygın      = sevgisini istediklerin yanında durmak için                                                 ücret talep eder,
Sevgin > özsaygın                    = düşersin,
Saygı talebin > özsaygın          = zorladıkça itibarsızlaşırsın,
Maddi beklentilerin > özsaygın = sktir ordan!
Hakikat talebin > her şey          = piyasada para etmezsin,
Hakikat talebin > her şey          = acıyla yükselirsin.

 

Kaybedilmeden kazanılamayacak savaşların zaferinden Allah’a sığınırım.

 

Çoluğunun çocuğunun rızkını pavyon karılarına yediren adam mı daha kötüdür yoksa pavyon karılarının çantasından para çalıp çoluğuna çocuğuna götüren adam mı?
Bu soruya tutarlı cevap üretebilen biri şu hayatta her şeyi anlar.
Borsada altın sertifikalarından üç beş kazandıklarımı hisselere yedirdiğim günlerde rızkı pavyon karılarına yediriyor gibi hissediyordum, sonra tersi oldu, hisselerden kazandıklarımı sertifikalarda kaybettim. Bu soru da öyle geldi aklıma.
Soruya tutarlı cevabım yok ama belirtmeliyim ki konsomatrisleri soymak da çok iğrenç.

 

Yürüdüğüm için kilo vermedim ama yürümediğim için kilo aldım. Adaletine yandımın dünyası!

 

MFÖ'nün dediği gibi, bir zamanlar aşık olmuştum ama randıman alamadım. Hey gidi Bodrum.

 

Görsel Çöplüğü'nün horozlarıyız, kimse iyi değil.

 

Polisiye dizilerde çok fazla lüzumsuz seks oluyor. Kardeşim polisiyemizi verin gidelim, bu ne azgınlıktır!

 

Bana dokunmayın lan bir yıl yaşayın… ya da daha çok bana ne!


Gerçekten anlamak istiyorsan maruz kal.

 

Bana hangi partiye oy vermemem gerektiğini değil hangi partiye oy vermem gerektiğini söyleyin. Ben de size o dediğiniz partiye neden oy vermeyeceğimi anlatayım.
Bu konuda boş konuşmayanlar, sadece susanlar.

 

Arabaların arkasından artık koşmayan köpek anlamıştır bir şeyleri de iyi mi etmiştir sanki?

 

Boğulan birisi kendisini kurtarmaya çalışanın kafasını suya bastırarak su yüzünde kalmaya çalışır, bunun sonucunda her ikisinin de boğulması gayet mukadderdir ki örnekleri çok.
Özdeğer yoksunu biri ilgi gördüğünde de aynısını yapar, ilgi göstereni dibe bastırır… yükselebilmek için… geçici bir yükselme için… yükseldiğini sanmak için.
O sebepten kendisine düşük değer biçen birine ilgi duysanız bile belli etmeyin.
Böyle işe yaramaz formülleri uç uca eklesen burdan Ankara’ya yol olur biliyorum ama… formül de yanlış değil nihayetinde.

 

Şu blogda bana artık saçma gelen o kadar çok şey var ki, tek tek silinesi hepsi. Bir de lüzumsuzca uzatmalarım var, onları da ya silmek ya kısaltmak lazım ama… kim uğraşıcak? Kaldı ki neden yani?
15 aydır dokunmadığın bloğa 15 ay sonra hiçbir şey olmamış gibi melankomik not yazmak da bambaşka bir yüzsüzlük, o da ayrı.



Meraklısına kıyak:


My Brilliant Friend.... dizisi, aha şu:
https://www.dizigom1.tv/my-brilliant-friend-1-sezon-4-bolum-hd1/
1. sezon, 4. bölümün sonu,
Kulaklıkla izleyin, speaker olmaz.
Defalarca izledim o havai fişek sahnesini, her izleyişte kıyam kaçınılmaz!
Birbirine ekli şu iki parça çalıyor:


https://www.youtube.com/watch?v=BDRv-zJqb4w&list=PLUyCPXD3ekvxGYvMpZ0XXKtVO1lra_ktC&index=6


https://www.youtube.com/watch?v=KIvgU1NsKJE

 

İçinizde ayaklanma çıkmadıysa boş verin, meraklısı değilmişsiniz demek.


21 Mayıs 2023 Pazar

KELİMELER - NAÇİZANE TAVSİYELER

 

Not: Yakın zamanda yazdığım Kelimeler yazısının içindeki "Naçizane tavsiyeler" bölümünü oradan kesip biraz da ilaveyle alttaki yazıya dönüştürdüm. Aşırı uzun olmuştu o yazı, ilaveler yaptıkça da uzuyordu, şimdi bu yazı uzar eklerle.


Daha havalı gözükmek için “sıcaklık” yerine “ısı” kelimesini kullanmayın. İkisi farklı şeylerdir, birimleri de farklıdır. “Hangisini kullansam” diye düşünürseniz “sıcaklık”ı kullanın çünkü çok yüksek ihtimal size lazım olan kelime odur. “Isı” gündelik hayatta o kadar da lazım bir kelime değil, ısı yalıtımı, ısı yayılımı gibi birkaç yerde lazım sadece.

“İvme” kelimesini hiç kullanmayın eğer fizik dersinde değilseniz! Çok dangalakça yanlış kullanıyorlar bu kelimeyi, ifrit oluyorum. Bu kelimenin mecazi izdüşümünü gündelik hayatta doğru şekilde yakalayıp kullanmak çok zor, mühendis olduğum için ivmenin ne olduğunu gayet iyi biliyorum (mecburen) ama bana hiç lazım olmuyor, kullanmıyorum.
Moment, momentum kelimeleri de anlamını bilmeyenlerce yanlış kullanılıyor, üstüne üstlük eşanlamlı zannediliyor bu ikisi... alakaları yok, kullanmayın!


Frekans kelimesini bol keseden kullanan bir tayfa var, % 90 küsuru da anlamını bilmiyor, titreşim sananlar var... üfff!


Şarjör’e şarzör demiyorsanız şarj’a şarz demeyin.
Şekil'e şegil demiyorsanız eşkal'e de eşgal demeyin! 


“Konsolide etmek” demeyin. Ne idüğü belirsiz bir acayip kelimedir, etmeyin, eylemeyin.


Mefhum: Kavram
Mevhum: Gerçekte var olmayıp var sanılan.

Mevt: Ölüm
Mevta: Ölü
Mefta: Böyle bir şey yok.

Şevkat: Böyle bir şey yok.
Şefkat: Şefkat

İnkılap: Devrim
İnkilap: Böyle bir şey yok.

Delalet: İz, işaret
Dalalet: Sapkınlık

Muvazi: Yere paralel
Mütevazi: Birbirine paralel
Mütevazı: Alçak gönüllü

Sefahat: Eğlenceye düşkünlük
Safahat: Safhalar, evreler

Mahsur: Kuşatılmış, çevrelenmiş, sıkışmış
Mahzur: Sakınca

Mütehassıs: İhtisas sahibi, uzman
Mütehassis: Hislenmiş

Tezkere: Bir işe izin verildiğini belirten resmi evrak
Teskere: Sedye

Bu arada evrak kelimesi aslında "varaklar" demek ama Türkçeye tekil olarak geçmiş, aslında varak olan "yazılı kağıt" için biz evrak diyoruz, bu hesapla "evraklar" ifadesi aslında yanlıştır ama kullanılabilir.

Evlat da velet'in çoğuludur ama evrak'la aynı durum, evlatlar diyebiliriz.
Eşya da şey'in çoğuludur. Gönüüül rahatlığıyla "eşyalar" diyebiliriz çünkü biz eşya diye çoook başka bir şeye diyoruz.

Tanzimler: Tanzimat
Mahlukat: Mahluklar
Küffar: Kafirler
Cühela: Cahiller
Tekil geçme işi bu kelimeler için geçerli değil, küffarlar,   mahlukatlar, küffarlar, cühelalar diyemeyiz, saçma olur çünkü,   tekil olan tekil, çoğul olan da çoğul olarak geçmiş dilimize, tek   bir mahluk için "mahlukat" diyen çok oluyor, bunu   yapmayın.
Ona bakarsan tanzimat ile tazminat'ı karıştıran da var, yuh artık yani bu asla olmamalı!
Ya bok atmak için "cahil cühela" denmesi? Ya bu salakça ithamdaki ironi? Ne diyeyim bilmiyorum bunlara ben, ona buna şuna ok atacağınıza bırakın elinizden o telefonu da açın iki satır kitap, yazı, bir şey okuyun. Ve daha az, çok daha az konuşun ne olur!

 

Maydonoz değil maydanoz,

Sarmısak değil sarımsak,

Zerafet değil zarafet,

Provakasyon değil provokasyon,

Kareografi değil koreografi,

Panoroma değil, panaroma değil… panorama.

Lavobo değil lavabo,

Zaiyat değil zayiat. (Ben bunun böyle olduğunu ileri yaşımda öğrendim! Bilmemek ayıp değil)


Geçen biri ekonomi-siyaset anlatıyor hırslı hırslı, ona buna laf sokuyor filan, birkaç kez "temayüllere aykırı" diye haykırdı. Demek istediği "teamüllere aykırı" idi...
Böyle bir hata ısrarla yapılınca konu ne kadar ciddi olursa olsun ben ciddiyetle dinleyemiyorum, komik çünkü. Ya kelimeye hakim ol ya da kullanma, yoksa komik olursun. (Herkesten önce kendime diyorum bunu)
Temayül: Eğilim
Teamül  : Yazılı olmayan kural.


Tekabül: Karşılık gelme
Tekamül: Gelişim

 

Tesviye: Düzleştirme
Tasfiye: uzaklaştırma, arındırma

 




Umarsız kelimesini umursamaz anlamında kullananlar vazgeçsin artık lütfen bundan, umarsız-çaresiz demek, umursamaz anlamına gelene umursuz deniyor ki öyle bir kullanım da yok, umursamaz diyeceksiniz uzun uzun, üzgünüm.


Toplam 10 tane rakam var, 0, 1, 2, 3, 4, 5, 6, 7, 8, 9, 10. Bu 10 rakam aynı zamanda da sayıdır, bunların dışında kalan sonsuz adet sayı ise sadece sayıdır rakam değildir. Rakam olmayan sayılara rakam deyip durmayın!


Alman: Alman ırkından olan,
İngiliz: İngiliz 
ırkından olan,
Yunan: Yunan 
ırkından olan,
Hint: Hint 
ırkından olan,
Almanlı: böyle bir şey yok,
İngilizli: b
öyle bir şey yok,
Yunanlı: b
öyle bir şey yok,
Hintli: b
öyle bir şey yok.


Fon: arka plan,
Arka fon: böyle bir şey yok.




Dilşad; gönlü şen, sevinçli anlamına geliyor.
Dilhun da üzgün, yüreği kan ağlayan demek, birbirinin zıttı yani bu iki kelime.
Keşke kullanılsa gene bu kelimeler, ne güzeller…


İnkisar: Bir anlamı kırılma-gücenme, diğer anlamı da beddua.
İntizar: Bir anlamı yol gözleme, diğer anlamı da beddua.
İnhisar: Tekel.
Ben çok karıştırırım bu üç kelimeyi ki bunları yazarken Tdk’dan yardım aldım… ama yani karıştırılmayacak gibi de değil, şu inkisar’la intizar ne acayipmiş ki öyle!


Müptezel'in müptela zannedilmesi yaygın yanlış.
Müptezel: Değersiz, rezil, saygın olmayan,
Müptela  : İptilaya tutulmuş, bağımlı.
Bir müptela aynı zamanda müptezel de olabilir elbette ama bu iki kelime çok farklıdır.


Kolektif, entelektüel, alerji… bu kelimelerin hepsi tek L ile yazılıyor ki çift L ile yazılması yaygın hatadır.
Bi de afilli değil afili, afil diye bir şey yok, afi var.

 


Az önce ilginç bir şey öğrendim. (11.08.2025)
Şahadet: şahitlik,
Şehadet: şehitlik.
Diye biliyordum. Okuduğum pek çok kitapta bu iki kelimenin bu şekilde kullanıldığına da emindim.
Ancak TDK sözlüğü şehadet'in hem şehitlik hem de şahitlik anlamına  geldiğini, şahadet diye bir kelimenin de olmadığını söylüyor. "TDK saçmalıyor mu" sorusunun peşine düştüm, Web değil ama Chatgpt bana bir cevap üretti, gayet de mantıklı geldi:

1️⃣ Köken ve anlamlar

  • Arapça kökenli iki kelime var:
    شهادة (şehâde) → “şahitlik, tanıklık, tanık olunan söz”
    شهيد (şehîd) → “şahit olan, tanık” ama İslam terminolojisinde “din uğruna ölen kişi” → Türkçe “şehit”.

  • Osmanlı Türkçesinde “şehâde” hem:

    • Tanıklık, şahitlik anlamında

    • İnanç ifadesi anlamında (ör. Kelime-i Şehadet)

    • Şehit olma hâli anlamında
      kullanılıyordu.

  • Ancak Arapçada “şahadet” diye bir kelime yok. Bu, Türkçe’deki telaffuz alışkanlığı ile ortaya çıkan bir varyant.


2️⃣ “Şahadet” nasıl ortaya çıktı?

  • Osmanlı döneminde Arapça uzun “e” (ā) sesi, halk arasında bazen “a” gibi telaffuz edildi.

  • “Şehâdet” kelimesi konuşma dilinde “şahadet” oldu.

  • Özellikle şahit kelimesiyle ilişkisi yüzünden insanlar “şahadet = şahitlik” diye ayırdı.

  • Edebî metinlerde, romanlarda, hatıratlarda bu halk telaffuzu sıkça yazıya geçti.
    (Bu yüzden sen kitaplarda çok görmüşsündür.)

Mevzular ne acayip di mi? Onca kitapta kullanılan şahadet, halk ağzı bir hata imiş. Kusura kalma TDK, yanlışımdan o kadar emindim ki az daha sana bok atıyordum, düzeldik şükür.
Sen de çok yaşa Chatgpt, bağımlın oluyoruz giderek...





İcaz: Az sözle çok şey anlatma,

Sehl-i mümteni: İmkansız bir şeyi kolayca ifade etmek. “Hem kolay, hem güç" manasına bir tabirdir. Yazılışı veya söylenişi kolay göründüğü halde taklidine kalkışınca, taklidi imkansız eser demektir.  (Bu tarifi sözlükten kopyala-yapıştır yaptım)

Yahu bu iki kelimeye hakkını veren işler ne kadar da muhteşem işlerdir, ağır şekilde özendiğim işlerdir!

Özellikle sehl-i mümteni ifadesini günlük kullanıma sokmak ve anlamını güzelce öğrenmek lazımdır bence. Sehl-i mümteni arz eden metinler, filmler vs. beni çok etkiler, hem sadedir hem de zekasına hayranlık uyandırır. Aklıma direkt Shtisel adlı diziyi getiriyor, anlatılması çok zor şeyleri inanılmaz bir basitlikle anlatan aşırı zeka içeren bir senaryoya sahip muazzam bir dizidir, hem çok gerçekçi hem de ziyadesiyle sade ve zariftir, keşke 4. sezonu çıksa da izlesek…

 

Not : Sehl-i mümteni'yi bana öğretene de teşekkür çok.


Öne Çıkan Yayın

ÇOK GÜZELSİN GİTME DUR NOKTASI

Şahsi tarihimizin tekerrür ede ede gözümüze sokmaya çalıştığı toplamda sadece tek bir şey vardır belki de: O aslında öyle değil. Taz...