25 Ekim 2016 Salı

BU BURDA DURSUN

Bu güne dek aldığım en güzel doğum günü mesajlarından birini aldım bu gün.
"Kör Çita Sendromu" adlı yazımda bahsettiğim arkadaşım yazmış. (Birkaç önceki yazı) Ama yazmış da yazmış, yazmış da yazmış..."benden mi bahsediyor?" fikriyle okudum, duygusala bağladım falan. Mutlu oldum...çok!

Bu mesajın kaybolmasını istemiyorum hatta ara ara gözüme takılmasını istiyorum, o sebepten duracağı en uygun, en emin yer burasıdır. İzin de aldım kendisinden, bu burda dursun.

Bu arada benden sitayişle bahseden böyle bir yazıyı yayınlamanın içinde örtülü bir kendini övme var mıdır? Vardır tabi. Ama neticede ben kimseye "yaz" demedim ki, benden habersiz yazılmış, laf olsun diye yazılmadığı da çok belli. Neden yayınlamayacakmışım?


24 Ekim 2016 Pazartesi

ETRAK-I BİİDRAK

Bazılarının kafası şarz etmiyor.
Bazılarınınki de şarj etmiyor.
Tek fark imla.
Hüzün verici bir fark.

23 Ekim 2016 Pazar

YARARSIZ ZARARLILAR & YARARLI ZARARLILAR

Yurdun umumi lavabosunda tıraş oluyordum. Yanımdaki aynada tıraş olan çocuğun göz ucuyla bana bakıp durduğunun da göz ucuyla farkındaydım. En son dayanamadı, döndü dedi ki:
Hocam seni görünce tıraş olmaktan korktum, bu ne hal?

Hal diye kan revanlığıma diyordu, bir kaç yerden kesmiştim yine suratımı. Öyle oluyordu, başkaları nedense güzel güzel tıraş olurken benim surat  zırt pırt kesiliyordu.
Çok sonra buldum sebebini...tıraş sonrası yüzüme boca ettiğim 80 derece kolonyanın marifetiymiş!
Kolonyayı tıraştan sonra kullanmanın hiçbir faydası olmadığı gibi cildi inceltmek şeklinde bir zararı da varmış. Ben kolonya sürmezsen olmaz sanıyordum, oluyormuş. Kolonya gidince kesikler de gitti. Cilt kalınlaştıysa demek.

Cilde kolonya neyse ruha şiir tam da odur...böyle bir incelme/inceltme hali/etkisi. Normal şartlar altında ruha çarpsa kanatmayacak bir jilet, bünyeye şiirle birlikte girince kan revanlık kader olur.

Bir yazı okumuştum geçen, şöyle bir pasaj geçiyordu içinde:
Sadece acıyla yüzleşmeyi göze alabilenler, acıya dayanabilenler insani özlerini koruyabilirler.
Acıya tahammül edebildiği sürece -özellikle de iç mücadelesinde- insan gerçeğe hala açık demektir.
Toplumumuzdaki gerçekten zayıf kişiler, acı çekenler değil, acı çekmekten korkanlardır. Toplumla uzlaşmayı başarıyla gerçekleştirmiş olanlar, asıl zayıflardır.

Şeytan en çok uzlaşmayı seviyor...derken kastım tam da budur. Kabul görmüş başarı ölçütlerine uygun başarılar elde etmişlerin güç tarifine uygun bir güce sahip olanlar...ve olmayanlar, yani "tutunamayanlar"...o kitabın konusu tam da budur, tek konusu budur.
Tutunamayan diye o güce sahip olmak konusunda beceriksiz ve/veya şanssız olduğu için tutunamamışlara denmez, tutunma imkanına sahip olduğu halde eğer o şekilde tutunursa insani özüne hasret kalacağından korktuğu için tutunmayı reddetmişlere denir.

Bu şiir denen şey de tutunmayı reddetmek için sebepler sunar insana, acıya talip olma konusunda cesaret verir. Kolonya gibidir işte, inceltir.

Bununla beraber...kolonya gibi yararsız, değildir.

30 Eylül 2016 Cuma

ANLAMAK YOK ÇOCUĞUM ANLAR GİBİ OLMAK VAR, AKIL İÇİN SON TAVIR SAÇLARINI YOLMAK VAR

Kadın ruhundan anlamak...
Anlamak ne ya, araba mı lan bu? Bozulduğunda "anlıyorsak" kaputunu kaldırıp bi bakacaz falan...hiç yok öyle bir şey.

Kadın ruhu gibi bir mevzuyu anlamak üzerinden ele almak çok batılı bir düşünce şekli. Batılılar hayata böyle bakar çünkü, bakar, anlamaya çalışır, bilmiyorsa sorar...ve ondan nasıl istifade edeceğini araştırır. Hiç şüpheniz olmasın sonunda da bulur!

Doğulular öyle yapmaz mı ki? Artık öyle yaptıkları kesin, dünyaya hakim olan istifadeci batılı kafası doğuyu da çoktan esir aldığı için doğulular da artık öyle yapıyor. Ama doğu kafası bu değildir aslında.

Doğu kafası istifadeci değildir. Anlamaya çalışır fakat çabası fayda bazlı değildir, empatiye yöneliktir. Doğu ile batı kafasını ayıran şey tahakküm fikridir. Batılının kafası ilk ve hep nasıl tahakküm edeceğini bulmaya çalışırken doğulunun derdi birlikte akmaktır. Belki bir olup karışarak ama "O"nun bütünlüğünü bozmadan birlikte akmak.

Batılı mülkiyet peşindedir doğulu ahenk, batılının servet istifi dışa yöneliktir doğulunun içe.

Şu antidepresanlar...neden kırsalda çok daha az kullanılıyor? Batı medeniyeti oralara çok girmemiştir de ondan.

Huysuz ve huzursuz batı ne huzur bulur ne de huzur verir. İnsanları kadın-erkek diye ikiye ayırıp kadın olanlarının ruhunu çözmeye kadınlar mutlu olsun diye mi çalıştığını sanıyorsunuz erkek batının?  Hiç öyle değil :)

Not: Başlık Necip Fazıl'ın bir şiiridir.

29 Eylül 2016 Perşembe

SOYADI DOE OLANLAR YAZMASIN

Jane Doe, John Doe, Adsız, İsimsiz, Anonim, Noname, Laedri...

Ricam odur ki;  bundan kelli yazdığı yorumun altına ismini yazmayanlar,  yorumlarının sonuna isimlerini ekleye!
"Yok ben illa ismimi belirtmeyeceğim" diyenler de lütfen yorum yazmaya.

Hiç tarzım değil böyle bir uyarı fakat bir sözün niteliğini belirten tek şey ne söylediği değildir, kimden geldiği de o niteliğin tamamlayıcısıdır, mühimdir. Apartmanın dış kapı ziline basıp kaçar gibi, biri bişi yazmış ama kim belirsiz. Hem sonra soruyorum kim olduğunu, cevap yok...olmaz ki. Olmamalı yani.

İsim belirtmek yahut belirtmemek konusunda ısrar var ise yorum yazmamak hususundaki hassasiyetimin benzer bir hassasiyet ile  karşılanması önemle rica olunur.

Bİ DUR!

Geçen akşam bir arkadaşımla “bi dur” meselesini konuştuk. Bu isimde bir mesele yoktu aslında, meseleye bu adı sonradan ben verdim. Sonradan isim bile taktığıma göre konuşma kafamın içinde devam etmiş demek ki.

Benim şu hayatta hakkını en veremediğim ata sözü “söz gümüşse sükut altındır” diyen atanın sözüdür.

Bir o taraftan bir bu taraftan derken böyle basamak basamak, incir çekirdeği kadar mevzu gökyüzünü kaplayabilecek bir hal alabiliyor. Bu basamak basamak tırmandırmadaki tereddütsüzlüğün ana sebebi kendini dayatmaktır genelde ama benim için öyle değil, ben netlik peşindeyim, bir şeylerin öylece ortada kalması beni rahatsız ediyor. Yani herkes eteğinde ne varsa döksün ve sonunda bir ortak noktada buluşulsun gibi bir kaygım var, gerçek bir anlaşma istiyorum yani, güzelce mutabık kalındıktan sonra kapansın konu... fakat öyle olmuyor, o basamakları tırmanan gerilim sonunda bir infilaka sebep oluyor…buluşulması gereken bir orta nokta kalmıyor.

Zeka ile akıl arasındaki fark budur işte. Zeka ham madde gibi bir şeydir, akılsa onu işleyen şuurdur. İnfilak ihtimalini göz ardı edip netlik peşinde koşmaya devam etmek zekaya teslim olmak demektir. Zeka niceliksel bir şeydir, akılsa nitelik kokar. İnfilak ihtimalini göz ardı etmek demek niteliği göz ardı edip gerçekliği niceliğe indirgemektir. Hüsran kaçınılmazdır.

Zekanın gözden kaçırdığı kelime “kıvam”dır. Akılsa o esnada sürekli konuşan çenelerin uzlaşabilecek bir kıvamda olmadığını fark edebilir. Zeka kıvama dikkat etmez, akıl eder. Konuşurken bu kıvam parametresi Demokles’in kılıcı gibi her daim tepemizde sallanıp durmalı, yürürlükte olan şey zeka değil akıl olmalı.

Uzmanların bu sendroma koydukları ad basittir: tepkisellik.

Tepkisel hallerimin idrakinde olduğum için kendimce bir düstur geliştirdim, “söyleyecek güzel bir şeyin yoksa sus” dedim kendime, uygulamışlığım da çoktur. Fakat bu kıçımdan uydurduğum düsturdan çok daha kıymetli ve rasyoneldir şu sükutun altın olması meselesi. Sus ulan işte, sus, bu kadar. Haklı olsan da sus, değilsen de…zaten o ajite olmuş beyinle haklı isen de çok kolay haksız çıkarsın ki. Beyin ajiteyse sus, en süper düstur budur aslında.

Şu tepkisellik herkesin başına bela bir şey ve bu sebepten herkes kendinden pay biçerek çok kolay hak verir şimdi diyeceklerime. Tartışmanın en hararetli yerinde, gerilim ibresinin artık iyice kırmızıya döndüğü bir yerde…pat diye telefonun şarjı bitse mesela yahut karşılıklı konuşur iken aniden çok fena çişin gelse…ya da yandaki masada kavga çıksa, ne bileyim yakınlarda bir tüp patlasa falan... Tartışma devam edemese yani, bir süreliğine kesilse, araya zaman boşluğu girse…tartışma sonradan kaldığı yerden devam ettirilirse tarafların uzlaşabilmesi ihtimali çok daha yüksektir. Birilerinin ajite bir beynin ürettiği bir cümle ile yaralanması ihtimali de düşer araya zaman girince.
Madem tartışmanın bölünmesi bu kadar makbul bir şey o zaman bu bölünme için dış kaynaklı bir sebep aramak neden ki? Tartışmanın en hararetli yerinde baktın ki uzlaşma çok uzak, birden diyeceksin ki: bi dur, sonra konuşalım.
Bunu dedikten sonra kalk masayı falan terk et yani, telefonu kapat, hiç sorun değil. 
Yeter ki bozuk kıvamını düzeltmene izin verecek kadar izin ver zamana, çünkü zaman halleder.

Zamanında bir patronum bişi demişti bana, 15 yıl geçmiş hala aklımda. Demişti ki:
Çok önemli bir karar alacağın zaman…istifa etmek, evlenmek, boşanmak vs gibi, çok önemli bir karar söz konusu olduğunda…kesin kararını ver…ama uygulama. Bekle 24 saat geçsin. Bi uyu, uyan. 24 saat sonra hala aynı kararında isen o zaman uygula kararını.

24 değil 124 saat bile olabilir şu araya konması gereken “tampon” zaman…ama konulmaz. Bu aceleciliğin sebebi de sabırsızlık falan değildir, egodur. Egondur çünkü çok güvenirsin sözünün doğruluğuna, haklılığının kesinliğine falan. Güvenme bu kadar çünkü sandığın kadar haklı olmadığını yahut haklılığını göstermek için izlediğin yolun yanlışlığını sonradan gösterebilir sana hayat.

Bazen hastalık gibidir haklılık, ihtimale ihtimal ver.

26 Eylül 2016 Pazartesi

SEN İSTİNYE'DE BEKLE

sen istinye'de bekle ben buradayım 
içimde köpek gibi havlayan yalnızlığım 
belki gelmem gelemem 5 dakika bekle git 
çünkü ben buradayım karanlıktayım 

İki gündür aklımın içinde deveran ediyor bu şiir. Öyle muayyen bir sebebi olmak zorunda değil, severim şiiri, çok severim, o da dönüyor işte, başka sebep aramak yersiz.

çünkü elimi kestim beni kan tutuyor 
şarabım bütün ekşi suyum soğuk 
yanımda olmadın mı seni seviyorum 
belki gelmem gelemem 5 dakika bekle git 

Şiirin adı: Gece Buluşması.
Attila İlhan’ın icadı bir şey olan gerilimli aşk temasının manifestosudur bence bu şiir. Manifesto olmaya aday başka şiirler de var fakat şu “belki gelmem gelemem 5 dakika bekle git” nakaratı mevzuyu tek cümlede öyle etkili, öyle 12’den anlatıyor ki “gerilimli aşk”ın manifestosu “katiyyen” bu şiirdir.

yüzünü ıslatmadan ağlayabilir misin 
gece yarıları telefon ettin mi hiç 
karanlık adamlar hüviyetini sordu mu 
ben senin olmadığını arıyorum 
belki gelmem gelemem 5 dakika bekle git 

En sevdiğim kıtası budur. “yüzünü ıslatmadan ağlayabilmek” dizesi de bir kavramı efradını cami ağyarını mani tarif etmek bakımından benzersizdir. Kısacık ve çok etkili bir ifade, böyle derin-uzun bir meseleyi bu kısalıkta ve muhteşemlikte anlatabilmek için biraz Attila İlhan olmanız gerekiyor. Ben hiç olamadığım için bu kavramdan bahsetmem gerektiğinde bu dizeden yararlanmışlığım çoktur.
Ama asıl bomba arkada: ben senin olmadığını arıyorum.
Daha ne desin yahu, nasıl anlatsın?

yabancı gibisin miyop gözlerin kısık 
bana ait ne varsa hepsi seni korkutuyor 
sana ait ne varsa hiçbiri benim değil 
belki ölmek hakkımı kullanıyorum 
belki gelmem gelemem 5 dakika bekle git

Şiir bitti. Şair “belki ölmek hakkı”nı kullandı, o 5 dakika sona erdiğinde kızın yanında değildi.
O 5 dakikalar içinde “doğru yer”de olmayı başarabilseydi bir Attila İlhan’ımız olamazdı.  “ölmek hakkı” derken bahsettiği mecazi ölüm kavramı da oldukça detaylı-derin bir ruh-düşünce durumunun ifadesidir. Bahsetmeye girişirsem yazı çok uzar lakin üzerine düşünülesi olduğunu söylemeliyim.  

Gerilimli aşk şudur: Attila İlhan hem bazı imkansızlıklar hem de farklılıklar içindedir aşık olduğu kızlara karşı. Aysel’le olan farkını, Aysel için imkansızlığını “Aysel git başımdan” şiirinde şöyle anlatır:
sevindiğim anda sen üzülürsün
sonbahar uğultusu duymamışsın ki 
içinden bir gemi kalkıp gitmemiş 
uzak yalnızlık limanlarına 
aykırı bir yolcuyum dünya geniş 
büyük bir kulak çınlıyor içimdeki 
çetrefil yolculuğum kesinleşmiş 

Solcu bir militandır çok zaman Attila İlhan fakat nasıl bir solculuksa onunkisi o “genel solcular” içinde de pek bir yeri yoktur. Çok ciddi eleştirilere maruz kalmak kaderi gibi bir şeydir. Yani memleketi kurtarmak noktasında belirli bir kampa dahil olabilmek becerebildiği değildir, fikirleri müstakildir. Bununla birlikte ideolojik bağlamda pek kimseye yaranamamış olsa da seveni çoktur. Bir şiir matinesinin sonunda elinde küçük bir kız çocuğuyla yanına yaklaşan kadın kendisine nasıl büyük bir hayranlık beslediğini belirttikten sonra elindeki çocuğu tanıştırır üstada: kızım, suna su.

Ölerek bizi terk etti fakat seveni hala ne kadar da çok…
Böyle sevenlerinizin olması polis tarafından aranmanızı engellemez. Militanlar genelde aranır, hatta yakalanır hapse falan girerler.
İşte böyle aranan militanlar, ne zaman nerede olduğu belli olamayan, kaçmaya her an mecbur olabilecek militanlar öyle sigortalı bir işte çalışır gibi sevgililik edemezler. Duyduğu “sonbahar uğultusu”nun peşinden gitmenin bir bedeli vardır. Sevdiği insanları zor durumda bırakmamak için de zaman zaman iter onları, “aysel git başımdan seni seviyorum” falan der.

İtmesinin tek sebebi başının belada oluşu değildir, farklılığı da bir sebeptir. O “içinde köpek gibi havlayan yalnızlığı” hayatı boyunca havlamış bir yalnızlıktır. Hislerinin benzersizliği aynı zamanda karşılıksızlığının ifadesidir. Bu sebepten yalnızlığı kesif ve kesindir…hep.
Böyle hem sağlam çalışan bir kafaya hem de derin bir duygu dünyasına sahip olmanın bedeli yalnızlıktır, Attila İlhan bunun ilk örneği değildir, son da olmayacak.

Biri vardı. Di-li geçmiş zaman kullandım çünkü hayli zamandır irtibatım yok. Hakkında zerre olumsuz düşüncem olmayan ve hakkımda zerre olumsuz düşünceye sahip olmadığından emin olduğum fakat öyle olması gerektiği için irtibatı sıfırladığımız bu işlek zeka, derin ruh, güzellikler mümessili “biri” ile ilginç bir ritüelimiz vardı. Bu şiiri ilk benden duymuştu fakat Allah bilir benden bile fazla sever olmuştu. Ne zaman görüşsek yahut telefonlaşsak sohbetin olmadık bir yerinde “hadi oku” derdi ve “ne okuyayım?” diye sorma gereği hissetmeden bu şiiri okurdum. Aynı görüşmede 4-5 kez okutmuşluğu vardır. Şiiri ezbere bilmezdi fakat ara ara eko yapar gibi sözlerimi tekrarlardı ben okurken. Ses kaydı olarak da telefonuna kaydetmişti.
Bir eşyanız vardır, kırıktır, kırık olduğu için kullanabileceğiniz bir yer olmadığı gibi yine o kırıklığından dolayı evde nereye koyacağınızı da bilemezsiniz o eşyayı. Çöpe de atamazsınız. Koyarsınız işte bir yere, durur orada öylece. Nasıl da kıymetli olduğundan zerre şüpheniz yoktur fakat hiçbir yer de onun yeri değildir. Yaptığı tek şey durmaktır, durur. Bu eşya, anılar evimde üzerinde bu şiir asılı olarak duruyor iki yıldır. Her gözüme iliştiğinde öyle küçük bir gülümserim, güzel şeyler dilerim O’nun için…o kadar.

Şiirin iki gündür beynimde deveran etmesinin sebebi belki de bu "zarif ruh"un aklının köşesinde bir yerlerde beni anarak kulağımı çınlatmasıdır. Belki de öyle değildir. Geldi işte aklıma, yazmasam olmazdı, yazdım.

Öne Çıkan Yayın

ÇOK GÜZELSİN GİTME DUR NOKTASI

Şahsi tarihimizin tekerrür ede ede gözümüze sokmaya çalıştığı toplamda sadece tek bir şey vardır belki de: O aslında öyle değil. Taz...