kaptan'ın seyir bönlüğüne ek :
aynı anlamda ne kadar da çok kelime var di mi? evet.
aynı tas aynı kimya üzre bermutad saatler, günler, saniyeler...şu seratonin azıcık yükselse ya.
en güvendiğim kişi-kurum-kavram ıskartaya çıkıverdi. tesis etmek zor yıkmak kolay.
bu ne kadar çok sıcak!
havuza gittik. muhabbet olmasa çekilir şey değil...suya girip tekrar geri dönmek üzere yüzerek yol almanın neresi zevkli olabilir ki? bronzlaşmak da saçma benim için çünkü doğuştan gelen (bir işe yaramasa da) bir bronzluğum var zaten. bornozum yok! (iğrenç) saçım olsaydı bi de...
düşünmekten, aynı şeyi düşünmekten, başka başka şeyleri aynı belirli şeyle karıştırarak düşünmekten sadece nutuk atarken muaf olabiliyorum. tuhaf aslında ama neden tuhaf olduğunu açıklayamam şimdi, çok sıcak.
15.10.2011 günü dışında beklediğim bir gün olsaydı keşke. hem başka yeni bir gün hem de mümkünse daha yakın bir gün. 15.10.2011'den 13 gün sonra da marduk geliyor zaten. (biliyorum marduk öyle bir şey değil ama anlaşılsın işte, ben anladım)
anlamak yok çocuğum anlar gibi olmak var, akla karşı son tavır saçlarını yolmak var.
günlük diye ayrı blog açtık ama burayı günlüğümsü havadan kurtaramadık. günlüğe tecavüz ediyor bu blog. kendinden katmayınca olmuyor azizim, neylersin.
en asık suratlı maymun ya da maymunluk yapan en asık suratlı insan ben miyimdir acaba? yok be vardır 7 milyarın içinde daha nice cevherler.
bela dildendir ol dildar elinden dadımız yoktur,
gönüldendir şikayet, kimseden feryadımız yoktur....ne muhteşem bir beyittir bu.
yeni, sabah, gün, güneş, ihtimal, muhtemel, güzel...bu kelimeler birleşip aralarına yeni kardeşlerini de alarak cümle kursunlar. lütfen. "gerçek" kelimesi de olsun o cümlenin içinde. lütfen.
secret'a mı sardım ki? tamamını bile okumadım yahu nasıl sararım. secret beni sarsın o zaman. lütfen.
ey secret sonuna kadar okunmadınsa tarafımdan bilesin ki buna sebep ben değil midemdir. kusuruna bakma lütfen. hastadır kendisi, üşütür dururum ben onu hep, üşütük yani.
secret! secter!
ahmet abi güzelim;
bir mendil nasıl kanar?
diş değil tırnak değil...
kevgirimde koca delikler.
fotoşok yapmam lazım ama yapasım yok.
serdar kaşıkçılar'dan bana gelsin o şarkı. çok sevdiğim hani. o biliyor.
anormal can ıkıntısı. (imla hatası, eksik harf yok, akr. var)
büyük konuşuyorum başıma geliyor. kınıyorum başıma geliyor. güzel şeyler diliyorum olmuyor. kötü şeyler geçiriyorum aklımdan oluyor. aklımdan geçirdiklerim ya boşa gidiyor ya geriye ok olarak dönüyor. tek kazancım nötr olanlar ki onlar da aklımdan geçirmediklerim, düşünmediklerimdir. düşünmedikçe kazanıyorum. ne kötü denklem. hele de benim için.
kapıcıyı arıyorum cepten su getirsin diye, telefonu dııt dııt diye çalmıyorda diyor ki : turkcelleee bağlan hayataaa!...hadi leyn:)
gerçekten takip edilen bir paranoyaktan daha kötüsü ne olabilir ki? tünelin ucunda görünen ışık da üzerine gelen trenin farları olabilir hem.
15 Ağustos 2010 Pazar
13 Ağustos 2010 Cuma
bi saniye
en sevmediğim sözlerdendir ki kendim de çok kullanırım : bi dakika, bi saniye..."bi saniye"yi kullanmam ama, o kadar kısa ki, bi saniye sonra o kişiye geri dönemeyceğiniz, istediğini yapamayacağınız çok aşikardır. telefonda beni "bi saniye" deyip bekleten her kişi için 1 saniye sonra "ee geçti 1 saniye, hani" derim. içimden tabi...
öylesine söylendiği çok belli bir cümlede bile ölçü arıyorum, bunun sebebi ölçülere çok düşkün oluşum değil de "öylesine" kavramını bir türlü içselleştiremememdir herhalde...
ben bunları yazmayacaktım ki, başlık kısmına "bi saniye" yazdım diye ciddi ciddi "bi saniye" geyiği çeviriyorum.
ben "en nefret ettiklerim" listesinin başlarında bulunan bir şeyden bahsedecektim, beklemekten bahsedecektim.
sabır konusudna pek iyi değilimdir, yaradan da sanırım bu konuda iyi olmam için bana egzersizler yaptırıyor, sınavlardan geçiyor olabilirim. şu ana dek 10 üzerinden 5 almışlığım vaki değil yalnız.
beklemek acayip bir şeydir, beklendiğine göre bir beklenti söz konusudur, bu hesapla beklemenin nihayete erdiği andan itibaren daha güzel şeylerle karşılaşacağınız, geçen vaktin artık daha güzel geçeceği gibi bir otomatik anlam yüklemesi vardır.
gerçek öyle değildir ama...tahlil sonucunu beklerken içinizde "kanser değildir" ümidi hala yaşıyorken beklemenin sonucunda pek fazla bir ömrünüzün kalmadığını öğrenebilrsiniz. ya da sınıfta kaldığınızı, ya da hastanın ameliyat masasında kaldığını...beklemeye devam etmek isteyeceğiniz durumlar olabilir, "beklerken daha iyiydim" diyebilrsiniz...ama bu ihtimaller düşünülmez, beklemekten hiç kimse hazzetmez, beklemenin bir an önce bitmesini, gerçekle bir an önce yüzleşmeyi ister herkes...ki burada "merak" denen tekinsiz kelime devreye girer ki başlıbaşına bir konudur ama burdaki konumuz değildir.
beklersiniz sevgiliniz gelir, beklersiniz uçaktan sevdiğiniz birileri iner, ankaradan abiniz gelir falan. normal bekleme budur, bekleme bittiğinde hayat güzelleşir.
nerden çıktı bu bekleme konusu? bekliyor oluşumdan, kendimi şu günlerde tek kelimeyle "bekliyorum." diye tarif ediyor oluşumdan...
bir haber almayı ya da birini beklemiyorum. beklediğim hiç bir şey yok. sadece geçmesini bekliyorum.
umudum fizik kurallarında, fizik kurallarının çalışmasını bekliyorum.
para yatırdığınız borsa kağıdının reel değerinden hiç inmediği kadar aşağılara indiği bir günde o kağıdı satmazsınız. "buradan aşağı düşemez" fikriyle fizik kuralları gereği, normal olarak, kendiliğinden yükselmesini beklersiniz. öyle bir siyah beklemek işte. olmayan değil de olan şeylerden nadim olmanın doğal rengi ise hiç bir boyahanenin tutturamayacağı kadar kuzguni.
ya da konsantrasyon gradyanının artık lehinize çalışacağı günlerdesinizdir. difüzyondan bahsediyorum, homojen olma zorunluluğu hareketi ve dolayısıyla seyrelmeyi emreder. emir otomatiktir, emrin verilmesini beklemiyorum, emrin sonuçlarını görmeyi bekliyorum.
bi de...eskiden aramız fena değil gibiydi ama...artık sevmiyorum sanırım kendimi.
8 makineden sadece 2 tanesi durdu diye aşağılarda bir yerlerdeki yazıya "34 lere iş lütfen" diye birden fazla kez yazmışım. şu an 8 makineden 6'sı duruyor, önümüz karanlık...ama makinelere iş gelmesini bile beklemiyorum. düşünsel kimyamın konsantrasyon gradyanı olmaması gereken şekilde bozulmuşken zamana bağlı konsantrasyon değişiminden medet ummak, beklemeyi bu şekilde arzetmek ne hayra alamet ne de zekice.
öylesine söylendiği çok belli bir cümlede bile ölçü arıyorum, bunun sebebi ölçülere çok düşkün oluşum değil de "öylesine" kavramını bir türlü içselleştiremememdir herhalde...
ben bunları yazmayacaktım ki, başlık kısmına "bi saniye" yazdım diye ciddi ciddi "bi saniye" geyiği çeviriyorum.
ben "en nefret ettiklerim" listesinin başlarında bulunan bir şeyden bahsedecektim, beklemekten bahsedecektim.
sabır konusudna pek iyi değilimdir, yaradan da sanırım bu konuda iyi olmam için bana egzersizler yaptırıyor, sınavlardan geçiyor olabilirim. şu ana dek 10 üzerinden 5 almışlığım vaki değil yalnız.
beklemek acayip bir şeydir, beklendiğine göre bir beklenti söz konusudur, bu hesapla beklemenin nihayete erdiği andan itibaren daha güzel şeylerle karşılaşacağınız, geçen vaktin artık daha güzel geçeceği gibi bir otomatik anlam yüklemesi vardır.
gerçek öyle değildir ama...tahlil sonucunu beklerken içinizde "kanser değildir" ümidi hala yaşıyorken beklemenin sonucunda pek fazla bir ömrünüzün kalmadığını öğrenebilrsiniz. ya da sınıfta kaldığınızı, ya da hastanın ameliyat masasında kaldığını...beklemeye devam etmek isteyeceğiniz durumlar olabilir, "beklerken daha iyiydim" diyebilrsiniz...ama bu ihtimaller düşünülmez, beklemekten hiç kimse hazzetmez, beklemenin bir an önce bitmesini, gerçekle bir an önce yüzleşmeyi ister herkes...ki burada "merak" denen tekinsiz kelime devreye girer ki başlıbaşına bir konudur ama burdaki konumuz değildir.
beklersiniz sevgiliniz gelir, beklersiniz uçaktan sevdiğiniz birileri iner, ankaradan abiniz gelir falan. normal bekleme budur, bekleme bittiğinde hayat güzelleşir.
nerden çıktı bu bekleme konusu? bekliyor oluşumdan, kendimi şu günlerde tek kelimeyle "bekliyorum." diye tarif ediyor oluşumdan...
bir haber almayı ya da birini beklemiyorum. beklediğim hiç bir şey yok. sadece geçmesini bekliyorum.
umudum fizik kurallarında, fizik kurallarının çalışmasını bekliyorum.
para yatırdığınız borsa kağıdının reel değerinden hiç inmediği kadar aşağılara indiği bir günde o kağıdı satmazsınız. "buradan aşağı düşemez" fikriyle fizik kuralları gereği, normal olarak, kendiliğinden yükselmesini beklersiniz. öyle bir siyah beklemek işte. olmayan değil de olan şeylerden nadim olmanın doğal rengi ise hiç bir boyahanenin tutturamayacağı kadar kuzguni.
ya da konsantrasyon gradyanının artık lehinize çalışacağı günlerdesinizdir. difüzyondan bahsediyorum, homojen olma zorunluluğu hareketi ve dolayısıyla seyrelmeyi emreder. emir otomatiktir, emrin verilmesini beklemiyorum, emrin sonuçlarını görmeyi bekliyorum.
bi de...eskiden aramız fena değil gibiydi ama...artık sevmiyorum sanırım kendimi.
8 makineden sadece 2 tanesi durdu diye aşağılarda bir yerlerdeki yazıya "34 lere iş lütfen" diye birden fazla kez yazmışım. şu an 8 makineden 6'sı duruyor, önümüz karanlık...ama makinelere iş gelmesini bile beklemiyorum. düşünsel kimyamın konsantrasyon gradyanı olmaması gereken şekilde bozulmuşken zamana bağlı konsantrasyon değişiminden medet ummak, beklemeyi bu şekilde arzetmek ne hayra alamet ne de zekice.
9 Ağustos 2010 Pazartesi
AZAT BUZAT
az önce (1 dk önce) muhtemelen hayatımda ilk defa duyduğum bir azeri türküsü dinliyordum. sözler dikkatimi çekti, bir soru düşürdü aklıma, türkünün kendisi de güzel değildi zaten, pause yaptım burayı açtım.
diyor ki türkü : azad bir guştum, yuvamdan uçtum, bu genç yaşımda, toprağa düştüm...
gerisini dinlemedim, başlangıç böyleydi.
saçma bu sözler. yuvan varsa azad (özgür) olamazsın ki!
ziya paşa "azade ser olurdum asib-i derd-i gamdan, ya dehre gelmeseydim ya aklım olmasaydı" derken tıpkı dertli'nin "tek başıma olsam şaha gedaya kul olmam, viran olası hanede evlad ü ıyal var" demesi gibi yuvası olmanın özgürlüğü imkansız kıldığının altını çizer.
yuva demek sorumluluk demektir, bağlılık ve dolayısıyla bağımlılık demektir ki insanların zaman zaman varlıklarından rahatsız oldukları şeyler olsa da asla vazgeçmek istemedikleri şeylerdir. yani insanlar özgür falan olmak istemezler. özgür olmamak, tutsak olmak diye tarif ettikleri şey sadece istedikleri şeylerin olmuyor oluşu ya da olan şeyleri istedikleri gibi olmayışıdır...
hapisteki bir adam tutsaktır, dışarıdaki özgürdür....ne demek bu? hapisteki adamın iradesi dahilinde hareket etme imkanı elinden alınmış dışarıdaki adamınki alınmamıştır öyle mi? tam olarak öyle değil. hapisteki adam volta atmak, konuşmak, susmak, göz kırpmak vs. konularında şahsi tercihlerini kullanabilir, istediğini yapabilir. dışarıdaki adamsa bir çok konuda istediğini yapabilir bu doğru ama yapabildiğinden çok daha fazlasını istiyor olsa bile yapamaz...parası yoksa lüks arabaya binemez, vizesi yoksa gitmek istediği ülkeye gidemez. uçamaz ya da ne kadar isterse istesin.
yani özgür olmak diye bir şey yoktur, bahsedilen özgürlük kesinlikle kısmi bir özgürlüktür, hapisteki adamla dışarıdakinin farkı sadece dışarıdakinin kısmi özgürlüğünün içeridekinden daha fazla olmasından başka bir şey değildir.
bununla da bitmiyor ama...insanlar özgürlük derecelerinin artması için değil azalması için çabalarlar. çocuk yapar ömür boyu peşinden koşarlar, ev parası biriktirebilmek için daha fazla çalışır daha fazla boyun eğerler, daha fazla yönetmek ve dolayısıyla daha fazla sorumlu olmak isterler. tercihleri özgürlükten yana değildir.
sadece deliler ve çocuklar özgürdür kafa olarak. onların özgürlükleri ancak fiziksel olarak kısıtlanabilir. (acı, duvar vs.)
ve en önemlisi....insan sevdiğinin yanındaysa, sevdiği yerdeyse, sevdiği şeyler yapıyorsa o şeyleri yapmaktan vazgeçmez, ordan ayrılmak istemez, o kişiden kopmak istemez...insan sevdiği şeyler tarafından bağlanmak ister, özgür olmak istemez!
diyor ki türkü : azad bir guştum, yuvamdan uçtum, bu genç yaşımda, toprağa düştüm...
gerisini dinlemedim, başlangıç böyleydi.
saçma bu sözler. yuvan varsa azad (özgür) olamazsın ki!
ziya paşa "azade ser olurdum asib-i derd-i gamdan, ya dehre gelmeseydim ya aklım olmasaydı" derken tıpkı dertli'nin "tek başıma olsam şaha gedaya kul olmam, viran olası hanede evlad ü ıyal var" demesi gibi yuvası olmanın özgürlüğü imkansız kıldığının altını çizer.
yuva demek sorumluluk demektir, bağlılık ve dolayısıyla bağımlılık demektir ki insanların zaman zaman varlıklarından rahatsız oldukları şeyler olsa da asla vazgeçmek istemedikleri şeylerdir. yani insanlar özgür falan olmak istemezler. özgür olmamak, tutsak olmak diye tarif ettikleri şey sadece istedikleri şeylerin olmuyor oluşu ya da olan şeyleri istedikleri gibi olmayışıdır...
hapisteki bir adam tutsaktır, dışarıdaki özgürdür....ne demek bu? hapisteki adamın iradesi dahilinde hareket etme imkanı elinden alınmış dışarıdaki adamınki alınmamıştır öyle mi? tam olarak öyle değil. hapisteki adam volta atmak, konuşmak, susmak, göz kırpmak vs. konularında şahsi tercihlerini kullanabilir, istediğini yapabilir. dışarıdaki adamsa bir çok konuda istediğini yapabilir bu doğru ama yapabildiğinden çok daha fazlasını istiyor olsa bile yapamaz...parası yoksa lüks arabaya binemez, vizesi yoksa gitmek istediği ülkeye gidemez. uçamaz ya da ne kadar isterse istesin.
yani özgür olmak diye bir şey yoktur, bahsedilen özgürlük kesinlikle kısmi bir özgürlüktür, hapisteki adamla dışarıdakinin farkı sadece dışarıdakinin kısmi özgürlüğünün içeridekinden daha fazla olmasından başka bir şey değildir.
bununla da bitmiyor ama...insanlar özgürlük derecelerinin artması için değil azalması için çabalarlar. çocuk yapar ömür boyu peşinden koşarlar, ev parası biriktirebilmek için daha fazla çalışır daha fazla boyun eğerler, daha fazla yönetmek ve dolayısıyla daha fazla sorumlu olmak isterler. tercihleri özgürlükten yana değildir.
sadece deliler ve çocuklar özgürdür kafa olarak. onların özgürlükleri ancak fiziksel olarak kısıtlanabilir. (acı, duvar vs.)
ve en önemlisi....insan sevdiğinin yanındaysa, sevdiği yerdeyse, sevdiği şeyler yapıyorsa o şeyleri yapmaktan vazgeçmez, ordan ayrılmak istemez, o kişiden kopmak istemez...insan sevdiği şeyler tarafından bağlanmak ister, özgür olmak istemez!
22 Temmuz 2010 Perşembe
16 Temmuz 2010 Cuma
embesilik firar
eşitsizliğin sağ-sol taraflarındaki şeyler değişse de eşitsizliğin risk-fayda hesaplamalarının seçimlere zorlaması değişmez. kompleksleri alınınca geriye bir şey kalmayacak yöntem tanımaz tiran adaylarıyla onların kurallarıyla savaşmak fikri coşkulu ve duygusal gelebilir, hoş da gelebilir ama fayda-risk hesabından çıkan sonuç tatminkar değilse akıl oradan uzaklaşmayı tavsiye eder. akıldan yana nasipsiz embesiller bile iç güdüleriyle bu hesabı yapabilir, karar alabilir, uzaklaşabilir. sabah köründe aklımca ikiye düşürdüğüm cephe sayısını embesillerin bile yapabileceği hesapları güç bela yapmayı başardıktan sonra teke düşürmek lazım geldiğini anlamam zor olsa da mümkün oldu çok şükür. cephelerin biribirleriyle ilişkisi de var üstüne üstlük... bulunmaman gereken bir mekanda bulunmanın yaratacağı olumsuz hissin hemen yanında bulunan bulunmaman gereken mekanda görmemen gereken kişiye rastlama ihtimalinden de yırtmış oluyorsun. sevinmelisin:p ses, ışık, uyarım vs. gelmeyince kaybolduğunu sanan bu ağlamaya her an hazır sızılı dimağı nefes almanın mantıklı olduğuna ikna etmenin yegane yolu yeni çıngıraklar üretmektir. birden fazla şeyden vazgeçmenin yarattığı ferahlık, etkisi belli bir zamanla sınırlı morfine dönüşüyor. bu kötü değil asla, kullanmak lazım, istifade etmek lazım bundan. beri yandan dil yeni çekilmiş dişin oyuğuna (nedense) gitmekten vazgeçmeyecektir bir süre. bir uzvu eksik özürli kişilerde o olmayan uzvun ağrıması diye bişi var, buna bişi sendromu deniyor hatırlamıyorum tam, sol kolu omuzdan kesik adamdaki sol kolun ağrıması hissinden bahsediyoruz, adı çok da önemli değil. morfinden sonra bu bişi sendromu ele alıyor işte yönetimi. eksikliklerin toplamının yarattığı bir varlık toplamından bahsediyorum, eksileri topladıktan mutlak değer alıyor olmalıyız. beri yandan bildiğini sandığını aslında bilmediğini öğrenmekten daha kötü bir şey varsa bildiğini sandığının öyle olmadığını da sanıyor olmak dersek doğru olmaz tam...en kötüsü bildiğini sandığının doğru olmadığından emin olamamak. insanın kendi yaptığı oku gözüne sokması gibi bir şey. başka faktörler de var ama..."sen bi dur hele" ikazlarına aldırışsız gurur, asi gurur en olmadık zamanlarda sahne alır mesela. zararlı olabileceklerini bildiğin bir güruhun çok daha zararlı olabileceğini müşahede etmek de kimya bozucu bir etki. neticede ormanda kaybolmuşsan, yön duygunu yitirmişsen (ne kolay yitiririm ben) ne tarafa doğru gittiğinin ne önemi olabilir ki senin için. önemi vardır kesinlikle ama senin için yoktur. bi de o yönsüz kaybolmuşların geçtikleri yerden tekrar geçmeleri şeklinde bir sendrom var, yani kaybolmuş kişi yay çiziyormuş! yaptıklarının yapacaklarının teminatı olması gibi olumsuz bir kendine güven sözkonusu yani. ama aslolan durmadan yürümek mecburiyeti, köpek balıkları gibi, duramıyorsun. her şeyi masada olması gereken yere koyduktan sonra kasketi önüne koyup (bende yok kasket) tekrar değerlendirmeler yapmak gerektiğini bütün gereksiz kişisel gelişim kitapları yazıyordur herhalde. "bir dakika yöneticisi" diye bi kitap vardı mesela. askerde "kısa durum muhakemesi" deniyordu buna, formülü falan vardı...uzunluğu önemsiz durum muhakemesini muhakemeden yoksunlaşmış bir dimağdan bekleyemeceğimize göre olması gereken şey dimağın beklemesidir. okunmayı bekleyen kitapların beklentisini karşılamak bu embesil dimağa iyi gelebilir misal. "iyi" kelimesi de rahatlıkla ucu sivriltilip bir mızrağa dönüşme potansiyeli taşıdığı için bu tarz tekinsiz kelimelerden uzak durmak da lazım. uçuşan polenlerin uçuşmaktan vazgeçmelerinin bir şartı yer çekiminin varlığı ise diğer şartı rüzgarın kesilmesidir. "yeter ki konsun" fikrinin sağlıksızlığını değerlendirebilecek zihin gücünden yoksunsan konmuş olmasını murat kabul edersin. etkisi, senin etkinin sonsuz katı olacak kadar büyük bir etkinin konma yeri konusunda senin için iyi bir tercih yapmış olmasını dilersin. yine "iyi" dedim. "iyi" demekten vazgeçmedikçe iyi olamayacak bir yorgun dimağın öz niteliği belki de sağlıklı değil de sağlıksız olmasıdır. mutlulukla anlam kelimelerinin yan yana duramamasının eşyanın tabiatından gelmesi gibi. hepsini geçelim tamam. nemli, sıcak bir rehavet beklentisiyle varılacak hedefe değil de sadece geçmiş olmaya odaklanmak mı lazımdır acaba? maymun bi dalda dur artık, lütfen! sazın perdelerinde dolanan parmağın herhangi bir perdeyi seçip ordaki konaklamasını daimi kılması müziğin gebermesine yol açacağı için mi durmuyor bu maymun? bilmiyorum ben bunları.
ilerdeki kendime not: kafayı yemedim, sadece kendimin anlayabileceği şekilde yazdım, özellikle böyle yaptım.
ilerdeki kendime not: kafayı yemedim, sadece kendimin anlayabileceği şekilde yazdım, özellikle böyle yaptım.
14 Temmuz 2010 Çarşamba
üşümüz gökte o yalnız bulut
desen ki denizin tuzu
çiğ düşmüş kadife donlu patlıcanlar
desen ki kendilerinden karga çığlılarıyla kaçanlar
en fakiri en zengini çirkini ve orospusu
seni unutmuş olsun
sen ki üşümüş gökte o yalnız bulutsun
kıskanmadığın cömert bir maviliğin ortasında o
bildiğin yalnızlığın ellerinden tutmuşsun
desen ki unutulmuşsun
..................
sisler bulvarına akşam çöküştü
omuzlarımıza çoktan çökmüştü
kesik birer kol gibi yalnızdık
...................
böyle şiir yazınca, hatta şiirleri parça parça yazınca daha havalı oluyor ihtimal...ama ondan değil başka bi şeyden dolayı yazmışımdır ben belki de.
arabeskin böyle tavan yaptığı günlerde gözüne dünya kaçmış ölümlüler gibi ordan oraya seğirtirken yapılacak son şey söylemek olmalıdır. söyleyesin çoksa en fazla şarkı türkü falan söylemelisin, şiir alıntıları falan yapmalısın...aksi türlüsü metal gözlüklere iyi gelmez.
içimizin derinlerinde bir yerlerinde bu dünyaya ait olmayan bir şeyleri taşıyor oluşumuz başlıca sorunumuzdur. başka bir alemden getirdiğimiz bu aleme ait olamayacak kadar gerçek ve kırılgan bir şeyden bahsediyorum. sorunun asıl sebebi bu olmakla birlikte sorunun aslı bu değil. o şeyin ağzına yesin de doysun diye bu dünyadan olan gıdalar sokuşturuyoruz ki bu dünyadan olmayan o güzel şey kusuyor haliyle. bu zorla tıkma işine sembolleştirme diyoruz. iyi...
sıkıldım, sonra yazarım belki...
türkü söylemek dedim ya...tam kapatırken aklıma geldi...
gezsem de dünyanın dört bucağını
vallahi gözüme yine boş gelir
gönül arzu eder dostu cananı
sızlar eski yaram gözden yaş gelir
el diyarı mesken olmaz insana
yürekten kul ise cananın sana
hal bilmez hoyratı sararsan cana
ağustos ayında başa kış gelir...
bedia akartürk çok fena güzel söyler bunu.
çiğ düşmüş kadife donlu patlıcanlar
desen ki kendilerinden karga çığlılarıyla kaçanlar
en fakiri en zengini çirkini ve orospusu
seni unutmuş olsun
sen ki üşümüş gökte o yalnız bulutsun
kıskanmadığın cömert bir maviliğin ortasında o
bildiğin yalnızlığın ellerinden tutmuşsun
desen ki unutulmuşsun
..................
sisler bulvarına akşam çöküştü
omuzlarımıza çoktan çökmüştü
kesik birer kol gibi yalnızdık
...................
böyle şiir yazınca, hatta şiirleri parça parça yazınca daha havalı oluyor ihtimal...ama ondan değil başka bi şeyden dolayı yazmışımdır ben belki de.
arabeskin böyle tavan yaptığı günlerde gözüne dünya kaçmış ölümlüler gibi ordan oraya seğirtirken yapılacak son şey söylemek olmalıdır. söyleyesin çoksa en fazla şarkı türkü falan söylemelisin, şiir alıntıları falan yapmalısın...aksi türlüsü metal gözlüklere iyi gelmez.
içimizin derinlerinde bir yerlerinde bu dünyaya ait olmayan bir şeyleri taşıyor oluşumuz başlıca sorunumuzdur. başka bir alemden getirdiğimiz bu aleme ait olamayacak kadar gerçek ve kırılgan bir şeyden bahsediyorum. sorunun asıl sebebi bu olmakla birlikte sorunun aslı bu değil. o şeyin ağzına yesin de doysun diye bu dünyadan olan gıdalar sokuşturuyoruz ki bu dünyadan olmayan o güzel şey kusuyor haliyle. bu zorla tıkma işine sembolleştirme diyoruz. iyi...
sıkıldım, sonra yazarım belki...
türkü söylemek dedim ya...tam kapatırken aklıma geldi...
gezsem de dünyanın dört bucağını
vallahi gözüme yine boş gelir
gönül arzu eder dostu cananı
sızlar eski yaram gözden yaş gelir
el diyarı mesken olmaz insana
yürekten kul ise cananın sana
hal bilmez hoyratı sararsan cana
ağustos ayında başa kış gelir...
bedia akartürk çok fena güzel söyler bunu.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
Öne Çıkan Yayın
ÇOK GÜZELSİN GİTME DUR NOKTASI
Şahsi tarihimizin tekerrür ede ede gözümüze sokmaya çalıştığı toplamda sadece tek bir şey vardır belki de: O aslında öyle değil. Taz...
-
sen istinye'de bekle ben buradayım içimde köpek gibi havlayan yalnızlığım belki gelmem gelemem 5 dakika bekle git çünkü ben bu...
-
Ger derse ki Fuzuli güzellerde vefa var, Aldanma ki şair sözü elbet yalandır. “Elbet” dediğine göre şairlerin “bütün” sözleri yalandı...
-
https://www.imdb.com/title/tt9059760/?ref_=nv_sr_srsg_0_tt_8_nm_0_in_0_q_normal%2520people Şöyle bir dizi, iki yıl önce ve yakın zam...